30 November 2012

the universal

oha.

evim.


dude #2


better things




































john & sean lennon






























eugene

12 Questions for Woody Allen

we don't really want what we think we desire.

illusion

flea & metallica

radiohead (live at roseland)

nothingman

diamonds

kaş


moss


zürafa


shuggie

no prayers



(via @tacibey)

le temps de l'amour, 1962



(via @caylayik)

full moon rising



(via @ebrucapa)

baba-oğul


kids



























(via @burak_sahin)

bisiklet #3







sahil
























(via @ezgiey)

havuz


sağdaki çocuğun hiç şansı yok.


bulut #2


moscow circus

(öldü)


popeye picasso


bisiklet #2


kış #2

CAsequoia11

29 November 2012

"I know this corner of the earth it smiles at me... I'll dream, 'til the stars shine."

Günday, Daltaban, Söyleşi



Hakan Günday ve Murat Daltaban'ın İKSV Salon'daki söyleşisinden notlar var aşağıda. Bir saatlik bir buluşma gibi düşünün; ilk yarım saatinde ikisinin konuştuğu, kalan bölümün soru cevapla geçtiği. İyi yani, güzel. Uzatmayayım...
__________________________________

(Murat Daltaban'la tanışmasını anlatıyor)
HG: “Murat'la, iş için bir iki kez konuşmuştuk. Sonra bir gün aradı; 'İKSV Salon'da bir konser var, gelir misin?' dedi. Tiger Lillies konseriymiş, o zamana kadar kendileriyle ilgili bir fikrim yoktu. 'Tamam' dedim, gittim. 1.5 saat falan sürdü herhalde. Konser bittiğinde Murat'ı tanıyordum... Sanatı, insan ilişkilerinde referans olarak alabilirsiniz. Kitap, müzik, tiyatro... Bunların hepsi, yarım kalan şeyleri tamamlar. Bazen sizin yerinize de konuşur, sizin yerinize de anlatır.”

(Edebiyat ve tiyatro arasındaki farkla ilgili)
HG: “Roman yazarken kendinizi, oyun yazarken başkasını dövüyorsunuz. Cop tutan el değişiyor. En temel fark bu sanırım... Tiyatro toplu ayinse, edebiyat meditasyondur.”

(Dinleyici sorusu: “Hangi ara 100 yaşına geldiniz? Bu dolulukla, sanki 100 yaşındaymışsınız gibi geliyor bana.” /
Alt Metin: “Dikkat ediyorsanız en öndeyim, 8'deki söyleşiye nereden baksanız 6'da geldim ve şu an size yazıyorum.”)
HG: “Bilmiyorum, uyumamakla ilgili olabilir belki, sonuçta zamanı ikiyle çarpıyorsunuz.”

(Soru: “Bir edebiyatçının tiyatro metni yazmaya gereksinimi var mıdır?”)
HG: “(Gülerek) Asla yoktur. Hatta şöyle söyleyeyim; roman yazmaya da gerek yoktur. İnanın... Hiç gerek yoktur. Ama benim için vardı.”

(Soru: “Biz okurken çok fena oluyoruz, siz yazarken ne yapıyorsunuz?”)
HG: “Çok içiyorum. Aslında şöyle; bankayı nasıl soyacağıma, bankaya girdikten sonra karar veriyorum. Her kitap bir veya birkaç soruyla başlıyor; çözümleyemediğiniz, anlamlandıramadığınız ne varsa onlarla. Dolayısıyla, yazdığım şeyler de bu yüzden bazen çok kötü oluyor. Ama bir yandan, o da güzel; istediğiniz her şeyi yazabiliyorsunuz... Ben klasik müzik değil, punk dinliyorum. Bu çalışmama da yansıyor ve doğal olarak çok sağlıklı olmuyor.”

(Soru: “Hakan Günday romanları endüstrileşiyor mu?”)
HG: “(Gülerek) Yoksa beni Harry Potter yazarı mı sandınız? Bu, tamamen yazara bağlı bir karar. Yazarın kendine kimi patron seçeceğine. Milli Eğitim Bakanlığı kitaplarına girmek isteyen bir yazar olabilirsiniz, parayı kendine patron seçen bir yazar olabilirsiniz ya da okuru patron belleyebilirsiniz. Ve bunların hepsine göre bir pozisyon alabilirsiniz. Ama kendinizi hikayenin emrinde çalışıyor gibi hissederseniz, size kimsenin patronluğu işlemez. Çünkü en sert patron, hikayenin kendisidir.”

(Soru: “Sokakla ilişkiniz nasıl?”)
HG: “Sokaklarla ilişkim banklardan ibaret. Hatta bir bank atlası yapmak istiyorum; dünyanın en iyi 100 bankı. Hangisinde içilir? Önünden günde kaç kişi geçer? Manzarası nasıldır? Bunu istiyorum.”

(Soru: “Kafası rahat, mutlu insan doyurucu bir metin yazabilir mi?”)
HG: “Kendisiyle arasına mesafe koyabiliyorsa fark etmez, yazabilir. Piyango kazanmış ya da bunalıma girmiş... Önemli değil.”

***Kişisel not: Sorunun cevabı beni tatmin etmedi. Daha doğrusu; duymak istediğim şeyi söylemedi. Çok da içinden gelerek söylediğini sanmıyorum ama neyse. Kişisel fikrim; yazar, yazma eylemini meslek edindiyse dediğinde haklı olabilir ama o zaman da yazdıkları ne kadar içten olur? Orası karışık. Mertcan'ın bu konu hakkında söyledikleri ise en güzeli: “Abi sanat dediğin alternatif gerçeklik üretmek değil mi? Var olan gerçeklikten memnun olan adam, neden yeni bir gerçeklik üretme ihtiyacı hissetsin?”

(Hatırlamadığım bir soru üzerine)
HG: “Hayat seni periyodik olarak hayal kurmaktan uzaklaştırır. Tam hayal kurarsın, gelip ensene bir fiske vurur, 'Şu faturayı öde', 'Askere git' gibi şeyler söyler. Bunlarla uğraşırken algın yeniden kapanır. Ama o algı açıkken, etkilenmek istediğin her şeyden etkilenebilirsin.”

(Soru: “Şu sıralar ne dinliyorsunuz?”)
HG: “Yat-Kha. (Doğru anladıysam tabii, ilk kez duydum)”


***Not: Murat Daltaban'ın söylediklerini not almadım, doğrudur. İyi, güzel, yetenekli insan ama bugün (özellikle başlarda) çok konuştu. Çok da değil de nasıl söylesem, iki dakikada anlatırdı da 15 dakikada anlattı gibi. Zaten süre 1 saat civarı, ben de kızdım, kendimce cezalandırıyorum. Tavşan, dağ hikayesi yani. Neyse...


27 November 2012

magpies - book trailer



(via @intweetion)

beste, ahmet, kılık, kıyafet ve birkaç şey daha..




























İlk ve orta öğrenimim yaşıtım birçok çocuk gibi 12 yıl sürdü. Birinci sınıfı iki ayrı özel okulda okudum, ilk gittiğim okulun batacağına yönelik dedikodular çıkınca, ikinci dönemin başında bir diğerine geçtim. Yanlış hatırlamıyorsam, o dönemki okul ücreti 5500 liraydı, 5.5 milyon da olabilir, emin değilim. Emin olduğum tek şey, ikinci sınıfa geçerken okul ücretinin ikiye katlandığı ve bunun üzerine bizimkilerin, “Öyle bi’ para yok bizde” deyip beni bir devlet okuluna yazdırdığı; Karşıyaka Çarşı içindeki Ankara İlkokulu. 8 yaşındayım, Karşıyaka’nın ortasında neden bir ‘Ankara’ İlkokulu olduğunu çözebilecek durumda değilim ama havalı da geliyor bir yandan, başkent sonuçta. Sonradan öğreniyorum ki; okul, 1922 yılında kurulmuş, o sıralarda da Ankara başkent ilan edilmiş falan. İlk sene okula biraz uzak bi’ yerde oturuyorum. Öğlenciyim, Valide Hanım ve Peder Bey sabahları işe gidiyor, ben de okul saatine kadar evde takılıp, ödev falan varsa onları yapıp, ufaktan ufaktan okula doğru yol alıyorum. Ertesi sene okulun bir arka sokağına taşınıyoruz. Evin balkonundan üçüncü sınıfların camına silgi atabilecek mesafedeyim, büyük lüks. Öyle öyle geçiyor zaman. İlkokulu orada bitiriyor, bugüne kadar bana eşlik edecek en yakın yol arkadaşımı orada tanıyorum. 40 küsür kişi, birlikte dört sene geçiriyoruz, 40’ımız da birbirinden ayrı hayatlardan. Suyun bizim tarafına bakıyorum; anne öğretmen, baba eczacı, hayat standardı sınıf ortalamasının üstünde, yalan yok. Ama standardı benden yüksek olanlar da çok; kimilerinin ailesi otel, kimilerininki fabrika sahibi. O dönemler özel okullar bu kadar revaçta değil, herkes çocuğunu en yakın okula yollama derdinde. Sınıflar da olabildiğince karışık yani, neyse...

Mehmet mesela; babasının, okulun yanında küçük bir ayakkabı tamiri dükkanı var, okuldan çıkıp babasına yardıma gidiyor. Ama Beste de var; babası Alsancak’taki bir otelin sahibi. Ahmet var; annesi babası yok, çocuk yurdunda kalıyor. Ama Kemal var; bürokrat babanın küçük oğlu. Sezin var; üç sokak ötedeki bir apartmanın en küçük dairesinde yaşıyor, annesi ve babası apartmanın işlerini görüyor. Ama tüm bu sosyal eşitsizliğe rağmen, adı konmayan bir okul içi eşitlik de var; Emel Öğretmen kimseyi birbirinden ayırmıyor, annesi uzun teneffüste yemek getirenler hariç, herkes günü gevrek-gazoz (biliyorum, siz ‘simit’ diyorsunuz) ile geçiriyor. Arada Aslı Burger var yanda, oradan kaçamak yaptığımız oluyor ama genel düzeni kimse bozmuyor. Kıyafetler zaten aynı, malum. Varsa bi’ fark, bende aynısından iki, Ahmet’te ise tek önlük var, o kadar. Aynı dersi alıyor, aynı sınava giriyor, aynı topla (ya da gazoz kapağı, ya da ezilmiş kola kutusuyla) oynuyor, aynı kızların kuşağını çözüyor, aynı çocukları dövüyor, aynı çocuklardan dayak yiyoruz. Okula ayak bastığı andan itibaren, ne Ahmet çocuk yurdunda kalan Ahmet, ne Beste babası otel sahibi olan Beste. Herkes aynı, mutlak eşitlik, Ayn Rand’ın ‘Anthem’ romanındaki gibi. Tamam, Beste’nin kalem kutusu daha alımlı, silgileri kokulu, çantası Mickey Mouse’lu ama Ahmet’in de kafası rahat yani, kimsenin varlığı rahatsız etmiyor kimseyi.

Beşinci sınıfa geçiyoruz, Anadolu Lisesi sınavı yaklaşıyor. Bir sene sonra ortaokullu olacağımızın bilincine vardığımızdan hafif bi’ şımarma oluyor tabii, büyüme sancıları baş gösteriyor; şikayetler, kimseyi beğenmemeler, ebeveynlere hayatı dar etmeler falan. Üstümdeki önlük de dar geliyor o zamanlar, 11 yaşında üniformaya sövmeye başlıyorum. Dedim ya; annem öğretmen. İzmir’in ücra mahallelerinde, köylerinde yapıyor öğretmenliğini; Kaklıç’ta, Şakran’da ve diğer bazı “Ben n’apıyorum lan burada?” diyeceğiniz yerlerde. Bugün bi’ İzmirli çevir sor, o bile bilmez yerlerini, neyse. Ben şikayet ettikçe annem karşı argümanlarla geliyor; kendi öğrencilerinin durumundan, çocuk psikolojisinin ne kadar hassas ve çocukların aslında ne kadar acımasız olduğundan, düşüncesiz sözlerin bir çocuğu nasıl yaralayacağından, her çocuğun hayata eşit şartlarda hazırlanması gerektiğinden, bu yüzden görünürde de olsa bir önlüğün çocuk gözünde bu eşitsizliği bozabildiğinden falan bahsediyor. 10-11 yaşındayım, kafamı bunlara yoracak değilim ve bana sorsan, memur kafalı annemin anlattıkları düpedüz saçmalık. O yaşlarda başlıyor anlayışsızlığım, “Eahh bana ne!” deyip geçiyor, sızlanmaya devam ediyorum.

Okulun son günü, 40 kişi birbirimize sarılıp ağlıyoruz. Ben o zamanlar Nihal’i seviyorum, Nihal’den ayrı kalacak olmanın hüznüyle en çok ben ağlıyorum. Sonra 20 kişi falan sahilde biraz turlayıp, yolda dağılanlardan kalan 10-15 kişi Ogan’ın eve gidiyoruz. Nilgün Teyze köfte-patates koyuyor önümüze. Muhabbet sohbet falan derken hava kararmadan evlere dönüyoruz.

Anadolu Lisesi sınavı sonuçları açıklanıyor; yedi senemi geçireceğim yeni durağım, Bornova Anadolu Lisesi oluyor. Kayıt için okula gidiyoruz, bir ton belge, işlem falan derken sıra okul üniformasına geliyor. Pantolon, gömlek zaten belli. Ama okulun armalarını taşıyan süveter, ceket, kravat falan var bi’ de yanında. Ne gerekiyorsa alıyoruz ama ceketi sadece okulun ilk günü giyiyorum, süveteri belki birkaç kez. Kravatı hazırlık sınıfı dışında takmıyorum, Bugs Bunny’li kravatlar falan alıyorum. Bugün düşününce utanıyorum da o gün için şahane bi’ iş yapmışım gibi geliyor. Gri pantolonu da bırakıyorum hazırlık biter bitmez, siyaha geçiyorum.

Hayat standardı dağılımı açısından Bornova Anadolu Lisesi de Ankara İlkokulu’ndan farksız; her sosyal sınıftan insan var ve 3000 kişilik bir okulda, bunu kanlı canlı bi’ şekilde daha rahat fark edebiliyorsunuz. Benzin istasyonları olan da var, belediye bursuyla okul ihtiyaçlarını gideren de. Beden dersinde Reebok Kamikaze ayakkabılarını giyen de var, spor ayakkabısı olmadığı için kösele ayakkabısıyla gelen de. Ama bu eşitsizlik, bir beden derslerinde çıkıyor ortaya. Kalanında üç aşağı beş yukarı herkes aynı, herkes arkadaş, birlikte takılıyor. Zaten hazırlıktan sonra da kimse kravat takmıyor, gömlekler dışarıda, kiminin pantolunu gri, kimininki siyah, o farklı mesela, bi’ de lisede gömlek üstüne Lacoste kazak giyenle, annesinin ördüğü hırkayı geçirenin benzemezliği var, ama o kadar, fazlası değil. Gidebileceğin uçlar belli en nihayetinde, onların arasında mekik dokuyor herkes.

Bununla paralel, ergenlikle beraber bendeki ve diğer tüm yaşıtlarımdaki üniforma nefreti giderek büyüyor. Kravatlar ondan yok, pantolonlar ondan siyah, gömlekler ondan dışarıda, ondan okul ceketi yerine kafamıza göre kazaklarla geliyoruz okula. Adam gibi çıksa sakal da bırakırız ama o konuda elimiz zayıf, zorlamıyoruz. Efendi gibi okula gelenlere acırcasına bakıyor, ‘süt kuzusu’ diyoruz. Büyük büyük laflar ediyoruz sonra; “Genç değil miyim, özgür değil miyim? Niye kotla gelemiyorum? Niye istediğim tişörtü giyemiyorum?” falan, böyle böyle uzuyor liste. Arada valide yine anlatıyor bir şeyler ama 11 yaşımdan hırçın, 11 yaşımdan hadsizim. “Eahh” demek yerine, artık tersliyorum; “Ya siz çok geri kafalısınız, bu sistemsel bi’ sorun, tek tip insan yetiştirmek istiyorlar, anlamıyor musunuz?” diyorum. Kocaman kocaman cümleler. Siyasete, felsefeye kafa yormaya çalışıyoruz ama kafa taze, tam almıyor, tam almayınca da böyle şekilsiz tezler çıkıyor ortaya. Dedim ya; ergenlik işte, insanın başta annesine, babasına, daha sonra çevresindeki her şeye yabancılaştığı, onları yargıladığı ve kendini gerçekten ‘oldum’ sandığı dönemler. Bir bok olmadığını ilerleyen yıllarda anlıyorsun ama o dönemde sana bunu anlatabilecek herhangi bir insan ya da mekanizma yok işte.

Neyse, zaman geçiyor ve sosyal sınıflar arasındaki farklar belirginleşmeye, insanlar gruplaşmaya başlıyor. Kıyafetten değil ama; hafta sonunda buluşulup gidilen yerlerden, kiminin bütçe ayırabildiği kiminin ayıramadığı okul gezilerinden, benzer aileler arasında zamanla oluşan samimiyetten ve daha okul dışı birçok sebepten. Ama o okuldan içeri girdiğinde dengesizlik yine bi’ nebze bozuluyor. Gerçek hayata hazırlandığı yerde, herkes eşitleniyor.

Bu kadar şeyi neden anlattım? Bugün, öğrencilere kıyafet serbestliğinin getirileceği haberinin üstüne herkes bir yorumda bulunuyor. Sosyal farkların belirginleşmesini sağlayacağı için karşı çıkan da var, ‘özgürlük’ adı altında bunu destekleyen de. Ben biraz ilk taraftayım. 10-11 yaşlarında savunmaya başladığım ve üniversitenin bir dönemine kadar savunmaya devam ettiğim ‘isyan’ modundan vazgeçeli çok oldu. Valideye biraz daha kulak veriyorum, dinledikçe, düşündükçe “Bir bildiği varmış” diyorum. Gerçek hayatın, kavganın 18’den sonra başladığına ve o zamana, o kavgaya herkesin eşit şartlarda hazırlanması gerektiğine inanıyorum. Eğitim ve öğretimin eşit şartlarda alınmasını, her çocuğun en azından oturduğu sıralarda, ‘eşitmiş gibi’ hissetmesini elzem buluyorum. Var olan o büyük uçurumların, o büyük eşitsizliklerin, o yaştaki çocukların en önemli sosyal ortamından, yani okul bahçesi sınırlarından uzak kalmasını, çocukların hayattan nefret etmek için, hiç olmazsa mezuniyeti beklemelerini istiyorum.

Görüyorum; “Sanki üniforma olunca her şey düzeliyor! Çocukların cebindeki harçlık farklı değil mi? Ayakkabısının tabanı delik, pantolonunun rengi atmış çocuk yok mu?” diyenler var. Bir açıdan haklılar ama dediğim gibi; bir açıdan. Üstünü örttüğü eşitsizlik, müsaade ettiğinden fazla gibi geliyor bana.

“Hayatın her alanında eşitsizlik var” serzenişlerini de “Eyvallah, güzel söylüyorsun da çocukları tutabildiğimiz kadar uzak tutsak, çok mu kötü olur?” diye yanıtlıyorum.

Bir de ‘özgürlükçüler’ var, unutuyordum; “Sözde özgürlükleri savunan ama sırf iş olsun diye kıyafet serbestliğine karşı çıkanlar var” diyenler. Kendileriyle özgürlük anlayışımız biraz farklı, üzgünüm. 8 yaşında, hayatındaki kararların yüzde 90’ı annesi ve babası tarafından alınan bir çocuğun özgürlüğünü, okula giderken giydiği pantolona, tişörte ya da ayakkabıya bağlamak ne kadar sağlıklı olur bilmiyorum ama pek de anlamlı olmadığı kesin. Beste’yle Ahmet’e kendini eşitmiş gibi hissettiren, hayatın gerçeklerini o iki çocuğun yüzüne vurmayan bir uygulamaya destek vermek, bana daha mantıklı geliyor.

Bütün bunlar, kendi dönemimden yola çıkarak düşündüklerim. Ama bugüne döndüğümüzde, gereksiz bir kaygı olduğunu savunanlara da bir noktada yaklaşıyorum; 20 yıl öncesiyle bugün arasında, her açıdan bariz farklar var. Devlet okulları eskisi gibi değil, o okullardaki çocuklar da 20 yıl öncesindeki kadar farklı sosyal tabakalardan gelmiyor. Ahmet bugün yine Ankara İlkokulu’nda ama Beste’nin ailesi, kızlarını büyük ihtimalle bir özel okula yolladı. Hatta Besteler, eskisi gibi Karşıyaka Çarşı’nın üç sokak ötesinde de oturmuyor. Yine büyük ihtimal şehir dışındaki bir siteye taşındılar, çocukları da o civarda bir yerde okuyor. Ahmet’le Beste’nin hayatın herhangi bir alanında karşı karşıya gelmesi, şu saatten sonra tesadüflere bağlı. Beste, Beste gibilerle, Ahmet de kendi gibilerle büyüyor. Mevzuyu uç bir örnekle İstanbul'a taşırsak; Kemerburgaz’da büyüyen çocuklar, Gaziosmanpaşa’daki akranlarını tanımıyor, tanımayacak da. İzolasyon, ayrışma, ne derseniz deyin, almış başını gidiyor. Herkes kendi küçük dünyasını yaratıyor ve o dünyanın içinde benzerleriyle birlikte, kendine yeni bir yaşam kuruyor.

Üniforma konusundaki hassasiyetler, bu açıdan bakıldığında fazla duygusal gelebilir, doğrudur. Buna bir sözüm yok. Zira, bugün Gaziosmanpaşa’daki bir devlet okuluna gidip bakın; oradaki çocukların hepsi, üç aşağı beş yukarı aynı sosyal sınıftan geliyor. Tıpkı Nişantaşı’dakiler, tıpkı Kağıthane’dekiler, tıpkı Moda’dakiler ve tıpkı Kartal’dakiler gibi. Bir çocuk, özenebileceği başka bir çocuğu ancak sokakta görebiliyor artık, okulda değil. O da kırk yılda bir, denk gelirse. Zira, ne İstanbullu Beste bugün Avcılar’da dolanıyor, ne de İstanbullu Ahmet’in Arnavutköy’e gidesi var.

Son olarak devlet-sistem tarafına dönersek; devlet dediğin kurum ya da artık her ne ise, yapısı gereği elbette ki tek tip insan yetiştirme derdinde. İşine yarayan, kendine benzeyen, itaat edebilen insanlar. Ve bu, bugün devletin tepesine kurulanların getirdiği bir şey de değil üstelik. ‘Devlet’ mekanizması, var olduğu günden beri bu arzuyu taşıyor içinde. Bunun içinde okul üniforması da vardır elbet ama ne kadar vardır? Ondan emin değilim işte.

Birkaç soru geliyor aklıma; -hadi geçmişi de yok sayın, sadece bugünkü devlet yapısına bir bakın- gerçekten işe yarayan ve etkisi büyük bir uygulama olsaydı, bundan vazgeçilir miydi? Ve siz, gerçekten bunu bir lütuf ya da özgürlük iadesi olarak mı görüyorsunuz?

Yatak odanıza kadar giren, okuduğunuz-izlediğiniz şeyler hakkında ahkam kesen, söyleyeceğiniz söze karışan, kafasına göre insanları damgalayan, kendinden olmayanın çemberini giderek daraltan, yetinmeyen, hep daha fazlasını isteyen ve doymayan bu yapının, gerçekten çocuklarınızı, onların ‘birey’ olarak yetişmesini ve ‘özgürlük’ kavramını umursadığını mı düşünüyorsunuz?

Cevabınız ‘evet’ ise sözüm yok, pembe dünyanızda size mutluluklar dilerim. Yok, ‘hayır’ diyorsanız, neyin özgürlüğünden, hangi birey kavramından bahsediyorsunuz, onu da anlamadığımı söylemem lazım.

Böyle...


(Not: Bazı isimleri bilerek değiştirdim.)


the muppets & cee lo green (2012 christmas video)

hangover'ınız bir insan olsa..

25 November 2012

pembe floyd



































(via @ulasgursat)

asım'dan çaldım..

paris is burning (dumbo session)

sgt. pepper's lonely hearts club band


nyc, 1988


sırt


Bangır Bangır Ferdi Çalıyor Evde...



































Melisa Kesmez, Radikal'deki incelemesinde "İnsan sevdiği şeyleri yazamıyor. Kaç dakikadır boş sayfaya bakarken bunu düşünüyorum. Yazarsam büyüsü bozulacak sanki" demiş bu kitap için. Ama nihayetinde bi' şekilde yazmış, bense yazamayan taraftayım hâlâ. Şimdilik öykülerden parçalarla yetineyim, doyurucu bi' şeyler okumak isteyenler de şuraya buyursun...

____________________________________


“(...) Hiç olmazsa ölmeseydi, gitmeseydi, babalık etseydi. Dursaydı, baba denecek biri olsaydı evin içinde. Ama gitti işte, ölüverdi adam, adına bile dillerini döndüremedikleri bir Bulgar kasabası girişinde. Gitmesinde sorun yok, asıl sorun bir daha gelmeyecek olmasında.” / kimi sevse gülderen

"(...) Erkek sevildiği zaman umurunda bile olmayan ne çok ayrıntıyı hatırlıyor vakit terk edilmeyi vurunca, o ayrıntılardan kurmaya çalışıyor geri dönüşünü kadının. Oluyor mu? Olmuyor." / biten bir aşkın ardından

“(...) Ne çok değişiyor dünya, sanki her sabah dünden akılda kaldığı kadarıyla yeniden kuruluyormuş gibi. Her gün biraz daha kendine benzememeye başlıyor her şey o yüzden.” / biten bir aşkın ardından

“(...) Aşk acısı çekmenin yeri de yok, yaşı da; nereye gitsen kafayı da taşıyorsun çünkü. Kaçarın yok... Kafamın içi öğlen uykusu gibi güzel, uyuşuk ama bir yandan da...” / bilye hikmet

“(...) Annem çıktı kapının önüne ilk önce, sabah. Uyumamıştı elbet, belki içi geçmiştir bir iki dakika. Sarıldık, ağladık uzun uzun. 'Ben' dedim, 'dönüyorum bugün.' Biraz da onun için ağladı başlamışken. Zaten gözünün önünde evlatlar değildik de, yine de birinin temelli gidişinin ardından öbürünün de eloğlu gibi izin isteyişine kırıldı. Belli etmedi ama. 'İşinin gücünün başına dön yavrum, yapacak bir şey yok burada artık' dedi. Ölümü kimse daha iyi anlatamazdı.” / bir konsomatrisin hikayesi

“(...) İlk o zaman göz göze geldik Şefika'yla. Gözleri, nasıl desem, camdan bilyeler gibi pırıl pırıldı. Çok üzgündü ama. Ben annesine üzülüyor sanmıştım baştan, değilmiş, o hep öyleymiş, üzgünmüş hep. İnsan üzülmekten yorulmaz mı?” / hep klinsmann'ın yüzünden

“(...) Her şeyin biteceği hakikatini aklına getirmeyebilecek kadar çocuk olmak ne büyük mutlulukmuş meğer.” / hep klinsmann'ın yüzünden

“(...) Klinsmann, Arjantinli Monzon'u oyundan attırınca dağıldı Arjantin. Bir de üstüne Rudi Völler kendini yere atıp yalandan bir penaltı kazandırdı takımına. O penaltıyla şampiyonluktan etti Arjantin'i Almanya. Hep Klinsmann'ın yüzünden.” / hep klinsmann'ın yüzünden

“(...) Evde, çokça büyük arasında bir çocukla bir yaşlıydık. Bizim bizden iyi dostumuz ve düşmanımız olamazdı. Oyunlarımız eğlenceliydi. Yaşlılar o terk edilmiş, gözden düşmüşlükleriyle evin içinde varlıklarını fark edenlere bunaltacak bir ilgiyle karşılık verirler de bu ilgiden yalnız çocuklar bunalmaz ya hani; öyleydi bizim hukukumuzun da esası.” / kadınlar hep olmadık zamanlarda

“(...) Ben çocukluğumdan beri hayatı annemin ölümüne kadar sanmışım, onu anladım ben de. Sanki o ölünce 'Son' yazısı çıkacak ve biz de, cennet mi cehennem mi, nereye gideceksek oraya gitmek üzere nakil araçlarına bindirilecektik. Şu ağzı burnu yumruklanası 'ölenle ölünmüyor'cular olmasa, farkına bile varmayacaktım annem ölünce, hepimizin ölmüş sayılmadığının.” / kadınlar hep olmadık zamanlarda

“(...) Saydım, sadece dört kez bakmıştım yüzüne. Aşık olacağım belliydi, bakmadım daha fazla.” / kadınlar hep olmadık zamanlarda

“(...) Ve bitti, gitti. Hiç kimseyi sevmedim ondan sonra, bir kendimi sevdim, dönmeye kalkarsa beni bıraktığından da iyi bulsun diye.” kadınlar hep olmadık zamanlarda

“(...) Opera'nın önünden geçiyorum. Ne güzel bina... Bir kere opera dinlemeye gelmişliğim yok. Boşanmasaydım belki gelirdik beraber. Evli insanlar hep sinemaya, tiyatroya gidememekten yakınırlar zaten. Bir kere olsun duymadım; “Ben de eşimin yanında şıkır şıkır süslenip operalara gitmek istiyorum” diyen kadını. Hani sorunca hepimiz sineması, tiyatrosu var diye büyük şehirlerde yaşıyoruz ya, onun için diyorum. Meraklısı olduğumdan değil. Gitmedikten sonra, Opera da işte eninde sonunda önünden geçilecek güzel bir bina, boşanmaya giderken.” / ben evlenmeyi boşanmaktan daha çok seviyorum

"(...) 'Dünyanın en zor işiymiş insanın çişini tutması arkadaş' demişti çok sonra bana anlatırken, 'Bir araba dayak yedim, bana mısın demedi de o, çiş tutmanın ıstırabını ömrümce unutmam, yaş olup gözümden akacak zannettim.'" / vakitlice gelmeyen çiş

"(...) 'Bu memlekette çişini bile vakitlice yapacaksın aga!' dedi hatta, kalkıp çişini yapmaya giderken rakı masamızdan. 'Bizim memlekette yoldan geçen, inşaata işeyen adamı bile zorla komünist yaparlar çünkü!'" / vakitlice gelmeyen çiş

"(...) Ne tuhaf adamlar şu zabıtalar; polis desen değil, belediye memuru desen değil. Ama tekmesi pek; polis gibi..." / biraz uzunca bir diyet hikayesi

"(...) İşe gidenlerden sadaka gelmezdi pek, sadaka aylakların, gezenlerin, gösterişçilerin ve dahi günahkarların işiydi daha çok. İşinde gücünde olanlardan bir kadınlar verirdi sadaka. O da işine gidenlerden değil, SSK'ya, belediyeye, bankalara gidenlerin arasından çıkardı bir. İşim bir an önce görülsün diye rüşvet verirlerdi dilenci kadına. Allah'a rüşvet vermenin yolu bu... Memura versen elli kuruşla iş mi olur, en iyisi bu yaşlı kadına çil çil mangırlarını döküp, hayrı Allah'a havale etmekti." / biraz uzunca bir diyet hikayesi


24 November 2012

sokak


ev.


deranged

şato


yangın


boom


la '60s


paket


Telesekretere konuşamayan..







4 Ağustos 2011: Teoman müziği bıraktı.

23 Kasım 2012: Teoman müziğe döndü.

Ve bir gün sonra ben, 'Sebep?' sorusuna cevap arıyorum.

GQ Türkiye'nin Mayıs/2012 sayısı kapağında yazlık elbiseleriyle Teoman var. Elleri ceplerinde, yüzü gülüyor, mutlu, rahatlamış. En azından, bir fotoğraftan çıkarabilecekleriniz bunlarla sınırlı. Dergi elimde ve biraz daha ipucu için iç sayfalara doğru ilerliyorum. Ebru Çapa'ya konuşmuş, içindekileri anlatmış; neden bıraktığını, dönüp dönmeyeceğini, mevcut ruh halini falan. Birkaç pasajla durumu özetleyeyim:


“Teoman tatilde; bundan böyle hakikaten öyle. Ben bazı şeyleri kaybetmişim ya... Böyle sayfalar dolusu anlatırım ama bir arkadaşım daha güzel özetledi: Eskiden inanıyordun, artık inanmıyorsun, dedi... Şarkı yazmakta zorlanıyordum. Eski yaptıklarım da başıma bela olmuş. Eski şarkılar, yeni şarkılarımı dövüyor; öyle bir şey de vardı, ondan da rahatsızdım.”

“Yıllarca kendime 'Ben kreatif birisiyim, hayatım boyunca da kreatif olacağım' demişim. O da biraz stres yaratıyormuş bende meğerse. 'Ben bir bok yapmayacağım' dediğim zaman, birden çok rahatladım. Müziği bırakınca şöyle bir 'Ben kimim?' dedim, hüzünlendim, sevdiğim bir şeyi terk ediyorum gibi geldi. Ama şu anda geçti o.”


(Ebru Çapa'nın notu: “Habire bir dönecek mi, dönecekse ne zaman dönecek sorusu. İşbu metin ve elinizde tuttuğunuz dergi de aksi bir örnek teşkil etmiyor malum. Önümüzdeki yıl için kendine çizdiği, yazın Londra'dan başlayıp Yunan Adaları'na, oradan Antalya'ya, sonra Hırvatistan'a, sonra belki Güney Amerika'ya, Goa'ya falan uzanacak olan, Türkiye'ye kış geldiğinde de onun dünyanın bir yerlerinde yaz kovalayacağı tatil güzergahını anlatırken, laf dönüp dolaşıp 'gitmek mi zor, kalmak mı zor'dan çıkıp, dönmek mevzusuna bağlanıyor.”)

“Bakalım hayat ne gösterecek, temkinli temkinli durduğum yerde onu bekliyorum. Ama benzeri şeyler yapmak istemiyorum. Çok yazma, üretme motivasyonu olan insanlar var, ben onlardan değilmişim. Bak, Leonard Cohen 78 yaşında yeni albümünü çıkardı, fıstık gibi de albüm yapmış. Gerçi onun da bir 10-15 senelik ayrılığı var. Öyle şeyler de oluyor, inşallah geri gelir benim hevesim de.”

Ebru Çapa: Ben bu konuda dönen iddialarda parasını döneceğin üzerine yatıranlardanım.
Teoman: Öyle mi diyorsun; başka arkadaşlarım da öyle söylüyorlar.

Yukarıdakiler, birebir Teoman'ın ağzından dökülenler. Açık bir kapı her zaman bırakıyor ama dönesi de yok, yılgınlığını, bıkkınlığını anlatıyor. Sancılı bir dönemi geride bıraktığını hayattan keyif almak istediğini söylüyor, hatta uzun vadeli planlar bile yapıyor. Pek de dönmeyi düşünen biri gibi değil anlayacağınız. Bunu bir kenara koyalım ve esas soruyu soralım; kim, gerçekten Teoman'ın müziğe dönmeyeceğine inanıyordu? Kendisinin etrafındakileri bilmem ama benim etrafımda böyle biri yoktu mesela, sadece dönüş tarihiyle ilgili tahminler değişiyordu. Ben de Ebru Çapa gibi, bir bahis varsa döneceğine oynuyordum ama bu kadar çabuk olacağına inanmıyordum. Daha doğrusu, bu kadar çabuk olmasını istemiyordum.

Benim için çok sevilecek bir figür olmadı hiçbir zaman ama şarkılarını sevdim, özellikle sözlerini. Malum; bu topraklarda nadir bulunan şeyler bunlar. Tekerlemeden öte; hissi, anlamı, derdi olan sözler. Saygım büyüktü anlayacağınız. Ama “Gidiyorum” dedikten sonra, keşke gerçekten gitseydi. Sözlerindeki o samimiyeti, burada sürdürseydi. Ya da hiç “Gidiyorum” demeseydi ki en güzeli de bu olurdu sanki.

Hoş; şarkılarında yalanları sevdiğini söylüyordu, bugün itiraz edenlere “Ben demiştim” diyebilecek kadar tekrar etmişti bunu;

Bazı yalanlar güzel...”

"Çok sevdiğim bir yalandın...”

Yalancıyımdır biraz ama bana inan...”

Hep bir yalana övgü vardı sözlerinde, söylemeyi de duymayı da sevdiğini söylüyordu. Ne kadar geçerli bir kaçış noktası bilmem ama bugün için elinde bir kozdur, orası kesin. Ama dedim ya; bugün için. Bundan sonra söyleyecekleri ve yazacakları hep bir soru işaretiyle başlayacak. 4 Ağustos 2011'le 23 Kasım 2012 arasındaki uçurum, bundan sonrakilere de yansıyacak. Ve o uçurumu aşmak o kadar kolay olmayacak.

Peki, bundan sonra ne yapacak? Yine aynı röportajın satır aralarında bunun da cevabı var.

Bunca hevesimle bir şey yaparken, sürekli kendimi tekrar edip kendi kendimin karikatürü olmaktan da korkar olmuştum. Müzik zevkim hakikaten soft'laşmış. Eric Satie, Leonard Cohen, Tom Waits falan dinliyorum. Müzikal zevkim değiştiği için, eğer ileride dönersem, müzik tarzımın değişmesi zorunlu. Hard rock falan, artık kafamı şişiriyor benim. Soft bir herifim yani. Farklı müzikleri ararken çok vakit kaybettim ben. Baştan başlasam, şimdiki zevkimle, çok daha akustik tınılı, çok daha klasik bir repertuar yapardım. Şarkıları yine aynı şekilde yazardım da onların aranjmanlarıyla ilgili kararlarım farklı olurdu. Belki modern olmayan ama hiçbir zaman da demode olmayacak şeylerin peşine düşerdim.”

Eh, neyin peşine düşeceği ortada en azından. Ortada olan tek şey hatta.

Zira dönüş notunda, şimdilik sadece sahneyi özlediğinden bahsetmiş. Üretme konusunu ise zamana bırakmış. Ama gel gör, o konu da biraz muamma;

Bir arkadaşım var, arada ona soruyorum; 'Beni 50 yaşında nasıl görmek istiyorsun?' diye. Bana şu anda çok uzak ama, 'Kayığını zımparalarken' dedi. Sahne gerilimine gereksinim duyacağıma, kayığı zımparalamak fena fikir değil.”

Röportajda sahneye gereksinim duymaktansa kayığını zımparalamayı tercih eden Teoman, dönüş notunda üretmekten öte sahneyi özlediğini söylüyor. Al sana bir çelişki daha.

Tamam, “Senin fikirlerin, hayallerin hiç değişmedi mi?” diyen çıkabilir ve cevabım samimiyetle “Evet, değişti, hem de çok kez” olur. Ama zaten bu da bir yargılama değil. Notların üzerinden geçmek sadece.

Bırakmıştım uzun zamandır
Ama ihtiyacım var şu anda"

Bir içki şişesine bunları söyleyen ve onu yaşam destek ünitesine dönüştüren adam, bugün de “İhtiyacım var, döndüm, kime ne?” diyebilir elbet. Ama dedim ya; biraz karışığım.

Yazın Londra'dan başlayıp Yunan Adaları'na, oradan Antalya'ya, sonra Hırvatistan'a, sonra belki Güney Amerika'ya, Goa'ya falan uzanacak olan, Türkiye'ye kış geldiğinde de dünyanın bir yerlerinde yaz kovalayacağın tatil güzergahı iyiymiş be abi, keşke hiç bozmasaydın” diyesim geliyor.

Neyse...



mont