31 October 2012

Mancho


01) Barış Manço & Kaygısızlar - Karanlıklar İçinde (You Keep Me Hangin' On)
02) Barış Manço - Trip (Fairground)
03) Barış Manço - Lady of The Seventh Sky
04) Barış Manço & Kaygısızlar - Flower of Love
05) Barış Manço - Ride On Miranda
06) Barış Manço - Lonelyman
07) Barış Manço - Keep Lookin'
08) Barış Manço & Kaygısızlar - I'll Go Crazy
09) Barış Manço - Dragon Fly
10) Barış Manço & Kaygısızlar - Big Boss Man
11) Barış Manço - Babysitter
12) Barış Manço - Blue Morning Angel
13) Barış Manço - Jenny Jenny
14) Barış Manço - Nick The Chopper
15) Barış Manço - Little Darling
16) Barış Manço - Lucky Road
17) Barış Manço & Les Mistigris - Une Fille
18) Barış Manço & Les Mistigris - Je te Retrouverais
19) Barış Manço & Les Mistigris - Il Arriva
20) Barış Manço & Rimsky Korsakov - Scheherazade


_____________________________________________________________________










































30 October 2012

Bir Masa - Dört Adam


























Dördü, bir ay sonra ilk kez bir araya geliyordu. Lise ve üniversite dönemlerini birlikte geçirmiş ve 20'li yaşların ortalarına kadar en kötü ihtimalle haftada bir görüşmüşlerdi. Ama iş hayatına girdiklerinde hesap şaştı; hepsi hafta içi çalışıyor, hafta sonlarını da sevgilileri ya da aileleri ile geçiriyordu. Bu şartlarda bir aylık ara yine iyiydi, zira ondan önceki üç ayı bulmuştu.

Buluşmadan bir gün önce plan yaptılar; dışarı çıkmayacaklardı, “Muhabbet ederiz, biraz içip poker oynarız” dediler. Sonra hepsi, bir ay içinde biriktirdiklerini hesaplamaya koyuldu. Kiminin az, kiminin çok; ertesi gün için anlatacak hikayeleri olmalıydı.

Bekar olanlardan birinin evinde buluştular, ilk gelen evli olandı. Onu sevgilisiyle akşam yemeği yedikten sonra yola koyulan takip etti. Ekürinin en iti, 15 yıllık istikrarını bozmadı ve aralarına katılan son isim oldu.

Herkes eli dolu gelmişti. Yuvarlak masanın etrafına oturup muhabbete başladılar. Grup içi diyalogu (inside joke?) yıllar içinde ilerletmişlerdi, öyle ki; aralarında bir beşinci olsa, neler döndüğünü anlayamazdı. Tamam, hepsi Türkçe konuşuyordu ama söyledikleriyle anlatmak istedikleri arasında büyük farklar vardı ve dördü de bu farkları ayırt edebilmek için 15’er sene harcamıştı.

Herkes birer hikaye anlattıktan sonra, sıra Evli'ye geldi. Hiçbiri, “Çocuk bekliyoruz” gibi iddialı bir açılış beklemiyordu. Ama Evli, diğerlerini şaşırtmayı başardı. Bu, gecenin o ana kadarki en ciddi konu başlığıydı. Buna rağmen üç kişiden ikisi sesli şekilde güldü, biriyse gülümsedi. “Taşak mı geçiyorsun?” dedi İt, “Sen daha kendi götünü toplayamıyorsun” diye ekledi. Evli bozulmuştu ama belli etmedi, “Siktir lan” deyip kapattı mevzuyu. Gülümseyen Sevgilisiolan'dı, “Oğlum sen ciddi misin? Öyleyse çok acayip lan, amca mı olacağım ben şimdi?” diyerek heyecanını belli etti. 'Amcalık', onlara göre ciddi bir müesseseydi. Sorumluluk gerektiriyordu. Çocuk erkek olursa maça götürülecek, kız olursa türlü şebekliklerle mutlu edilecek ama ne olursa olsun, en nihayetinde hafta sonları parkta gezdirilecek ve bu sayede, 'özverili, sevimli amca' imajının ekmeği yenecekti. Ucuz ve sığ hesaplar, tam da olması gerektiği gibi.

Evet abi, biz de geçen hafta öğrendik, yüz yüze anlatırım diye hiçbirinize söylemedim” dedi Evli. İt, yaptığı densizliği affetirmek için “Hadi şerefe o zaman” diyerek kadehini kaldırdı. Tam altı çarpışma sesi duyuldu. 'Dibini görmeyen' ekolünden geldikleri için, bardakları sıfırlayıp masaya vurdular. Keyifleri yerine gelmişti.

Biraz daha sohbet edip oyuna başladılar. Dostluklarının ilk yılları şişe Efes'lerin eşlik ettiği King fırtınalarına sahne olmuştu ama yıllar içinde bu fırtınanın yerini viskili poker seansları almıştı. Aslında hiçbiri iyi birer oyuncu sayılmazdı, her masadan farklı bir galip çıkması da bunun kanıtıydı. Ama işin goygoy kısmını iyi biliyorlardı. Bir yandan oyuna devam ederken, bir yandan başarısız aşk hikayelerini, ereksiyon problemlerini, yataktaki pozisyon zenginliklerini, ofisteki iri göğüslü kızın kime verdiğini, esnek çalışma saatlerini, aldıkları iş tekliflerini, spor salonu mesailerini, halterde kaç kilonun altına girdiklerini, indirdikleri albümleri, gittikleri filmleri, yaklaşan konserleri, giderek artan kahve tüketimlerini, kullandıkları sakinleştiricileri, heveslerini, umutlarını ve pişmanlıklarını araya sıkıştırabiliyorlardı.

Sevgilisiolan girdi söze; “Bu aralar çok kavga ediyoruz, elimden gelen her şeyi yapıyorum ama bir türlü mutlu olmuyor” dedi. Karşılaştığı her tutarsızlıkta Adorno’ya sığınan Evli, yine “Yanlış hayat doğru yaşanmaz” önermesini sürdü masaya. İt acımadı, tersledi; “Allaşkına ne sikime söyledin ki bunu? Anlamı ne yani? Başka kitap okumadın mı oğlum sen” dedi. “Ne, yalan mı?” gibi pasif bir karşılıkla geri adım attı Evli ve hep birlikte Sevgilisiolan'a döndüler.

Mutsuz görünüyordu, lise yıllarını Sabah Gazetesi’nde ‘Hıncal’ın Yeri’ni okuyarak geçirmiş, ‘Hıncal’ın Yeri’ serisini 13. kitaba kadar takip etmiş, aşk ve sevgiyle ilgili tüm temel birikimlerini Hıncal Uluç’tan edinmişti. O’nun Holly Hartquist’le yaşadığı ilişkiden kalan anıların her birini en az yirmi kez okumuş ve artık sindirmişti. Ama iki tanesi vardı ki; onları ayrı seviyordu. İlki, Holly’nin kendisini sinemanın önünde bekleyen Hıncal Uluç için boş kağıt vererek sınavdan çıkmasıydı. Holly, başta da sinema teklifine karşılık “Hangi filme gideriz?” dememiş ve Hıncal’ın aklını çelmişti. Çünkü o’nun için önemli olan film değil, o filme birlikte gitmekti. İkincisi ise hüzünlü bir anıydı; kaderin ayırdığı Hıncal ve Holly yıllar sonra sokakta karşılaşmıştı. Ama Holly’nin önünde bir bebek arabası vardı, bir an birbirlerine bakmış ve gözleriyle “Bu bizim bebeğimiz olabilirdi” demiş ama gururları, bunu dile getirmelerini engellemişti. Sevgilisi olanın aşk hayatını şekillendiren de bu hikayeler oldu; o, asla sevgililerine ne yapacaklarını sormadı, çünkü önemli olan o şeyin birlikte yapılmasıydı. Kendisine soran olursa da üzülür, gerçekten sevilmediğini düşünürdü. Ve birini seviyorsa saklamaz, hemen söylerdi. İleride bir gün Hıncal ve Holly gibi sokak ortasında, bir bebek arabasının iki tarafında karşı karşıya gelmek istemezdi. Her okuduğunda gözlerini dolduran bu hikayenin gerçeğine, yüreğinin yetmeyeceğini bilirdi. Yıllar sonra bir internet sitesinde ‘İşte Holly'nin görüntüsü!’ başlıklı habere denk geldiğinde, kafasında yarattığı imaj bozulmasın diye Holly’nin ‘Faize Hücum’ filminden kesilmiş sahnelerini bile izleyememişti. Evet, o iyi bir sevgiliydi; vefasıyla, sadakatiyle, adanmışlığıyla herkesin takdirini toplar, ‘ideal sevgili’ dendiğinde parmakla gösterilirdi. Ama ne şans; bu dörtlü içinde en büyük kazıkları da o yemişti. Ayrıldığı sevgilisi lezbiyen olan kaç erkek tanıyorsunuz? Biri o'ydu. Kız arkadaşıyla güreşirken (evet, sevişirken değil güreşirken), kızın annesi tarafından basılan, süpürgeyle dövülen, gömleğini alamadan Aralık ortasında üstü çıplak evden kovulan? Biri o'ydu. Arkadaşlarında kaldıkları bir gecenin sabahında, sevgilisini başka birinin koynunda bulan? Biri o'ydu. Narkotik bir sevgili edinip, sırf sevgilisinin gönlü olsun diye gece Hacıhüsrev'e giden ve malı aldıktan sonra sivil polislere enselenen? Biri o'ydu. Şu ana kadar yedi ilişki yaşayan ve hepsinde ya terk edilen ya da aldatılan? Evet, biri o'ydu. Ama lanetini kabullenmişti; İt, altıncı kazığın sonunda “Oğlum senin çoktan gay olman lazımdı, neyi kovalıyorsun hala?” demişti de bir tebessümle geçiştirmişti. Şimdi sekizinciyi deniyordu ve anlaşılan bunda da işler yolunda gitmiyordu. “Abi çok seviyorum ama yok; mümkün değil inandıramıyorum, güvenini kazanamıyorum. Geçen gün çalıştığı ofise çiçek yolladım, en sevdiği grubun konserine bilet aldım, hafta sonlarımı tamamen ona ayırmak için kombinemi bile sattım ama bi' türlü yaranamadım, 'Beni sevmiyorsun, inanmıyorum' diyor, artık ne yapacağımı bilmiyorum” diye devam etti. Şu haliyle, Günlerin Köpüğü kitabının kahramanı Colin gibiydi; akciğerlerinde çıkan zambak çiçeği nedeniyle amansız bir hastalığa tutulan ve yaşamak için her yanının çiçeklerle donatılması gereken Chloe için varını yoğunu harcayan, ama makus talihin önüne bir türlü geçemeyen Colin gibi. Diğerleri her şeyin farkındaydı; ufukta yine ayrılık görünüyordu. “Ayrıl o zaman” kozunu daha önce oynamışlardı ama işe yaramıyordu. Sanki acı çekmek hoşuna gidiyordu. Sonunu bile bile, her seferinde karanlığa gidiyordu.

İt yine de şansını denemek istedi, paltosuna uzanıp cebinden bir kitap çıkardı ve “Hesse'yi sever misiniz?” dedi. Evli ilk başta 'Hässler' anlayıp, “Thomas Hässler mi?” diye araya girdi ama İt, “Yok Klinsmann amk” diyerek, Evli'yi bir kez daha tersledi. “Hesse lan Hesse, Hermann Hesse” diye devam edip, elindeki 'Bozkırın Kurdu' kitabının sayfalarını karıştırmaya başladı. Ucunu kıvırdığı sayfalardan birini açtı. O, satırların altını çizmez, sayfaların uçlarını kıvırırdı. “Altını çizecek kadar önemli bi' şeyse, sayfaya tekrar göz gezdirdiğimde yine dikkatimi çeker zaten” derdi. Parmaklarını şöyle bi' sayfanın üzerinde gezdirdi ve bir noktada durdu. “Bak, şimdi bir bölüm okuyacağım, senin sorununu anlatmış” diye devam etti; “Kitapta Bozkırın Kurdu, kaldığı evin sahibinin yeğenine Novalis'ten bir cümle okuyor; 'Gerçekte çekilen acılardan gurur duymak gerekir, her acı bize yüksek bir aşamada olduğumuzu hatırlatır', işte sen de çektiği acılardan gurur duyan bir gerizekalısın, bunların bir anlamı olduğuna inanıyorsun, seni daha güçlü bir adam yaptığına falan, ama açık konuşuyorum, bu düpedüz gerizekalılık, başka bir şey değil” dedi. Ağır girmişti mevzuya, kısa bir sessizlik oldu. Evsahibi, ortamı sakinleştirmek için “Tamam abi kapatalım mevzuyu, herifin canı sıkkın zaten, sen de kalk viskileri tazele” diyerek İt'i mutfağa yolladı ve devam etti:

- Bunların hepsi, fazla iyi olduğun için başına geliyor. O kadar çok iyilik yapıyorsun ki; karşındaki insan asla bunun karşılığını veremeyeceğini düşünmeye başlıyor ve her borçlu gibi senden uzaklaşıyor. En ağır darbeleri vurarak gitmelerinin sebebi budur belki; içindeki sevginin öldüğünden emin olmak istiyorlar, onlardan nefret etme ihtimalini, ödeşme ihtimaline tercih ediyorlar.

- Bilmiyorum. Haklı da olsan bu çok saçma değil mi? Ne yapmam gerekiyor yani, bir pislik gibi mi davranayım?

- Hayır, kimse senden bunu beklemiyor. Sadece bu iki taraflı bir oyun, tahterevalli gibi düşün. Ama sen kucağında o kadar büyük iyiliklerle oturuyorsun ki; karşındakinin ayakları yere basmıyor bir yerden sonra. Ve her ne kadar ‘ayaklarını yerden kesmek’ güzel bir deyim gibi gözükse de herkes ara sıra da olsa ayaklarının yere basmasını istiyor. Bu, insanın güven duygusunu tazeler. Anne ya da baba olsaydın, bu yaptıklarının bir anlamı olurdu belki. Karşılıksız sevgiden, bir tek o noktada bahsedebilirsin. Çünkü karşındaki, bir anlamda senin devamındır. Burada ise sen ne kadar itiraz edersen et, bir yabancı oturuyor diğer tarafta. “Çok muhabbet, tez ayrılık” getirir diyordu ya Barış Manço, fazla iyilik için de aynısı geçerli.

Bilmiyorum abi, gerçekten bilmiyorum” dedi, o sırada İt mutfaktan dönüyordu ve keyfi yerinde değildi; “Buz kalmamış” diye söylendi. Viskiyi iki buzla içer, içine kola karıştıran evliyle her seferinde taşak geçerdi ama racon bildiğinden değil, uğraşmayı sevdiğinden. Elinde dört bardak, söylene söylene dönüp masaya oturdu. Muhabbet arasında oyun da ilerlemiş, dengeler bozulmuştu. “Eee, benim para suyunu çekmiş, 50 liralık daha alıyorum” dedi Evsahibi. Sevgilisiolan masa lideriydi ama hiçbiri “Aşkta kaybeden kumarda kazanır” klişesini dillendirecek kadar sığ değildi. Bi' kere hepsi 'Aylak Adam'ı okumuştu; orada dalga geçilen, yılbaşı gecesi tombalada kaybeden kadınlara “Üzülmeyin; kumarda kaybeden aşkta kazanır” diyen ve bu sözü diğerinden önce söyleyemediği için kıvranan adamlara benzemek istemiyorlardı. Yusuf Atılgan farkında olmadan, bu dörtlünün hayatlarının bir bölümü için önemli bir çizgi çekmişti. Ama çizgiyi kendilerine göre eğip büktükleri de oluyordu; 'ellerinde paketlerle eve dönen adamlardan olmamak' gibi bir hedefleri vardı mesela. Ama Evli, zinciri bozmuştu bi' kere. Sevgilisiolan da dünden razıydı buna. Evsahibi'yle İt ise son kalelerdi ve Allah'ı var, onlar da iyi direniyordu. Ama Evsahibi'nin direnişi, bununla da sınırlı değildi.

Çocukluğu boktan bir evliliğin içinde geçtiği için, 'aile' kavramına mesafeliydi. Şu ana kadar iki ilişki eskitmiş, ama biri dört yıllık olmasına rağmen asla sonunu düşünmemişti. Halinden memnundu. Kendine kurduğu hayatta, kendiyle mutluydu. Diğerleri de çok sorgulamıyordu bu durumu, alışmışlardı. Bir iki kere kabuğundan çıkması için o'nu zorlamış, sonra peşini bırakmışlardı. Siyasi kitaplar okuyan, felsefeye kafa yoran ve dünyanın ne kadar boktan bir yer olduğuyla ilgili konuşmaktan zevk duyan bir adamdı. O'nun bu kötümserliği, diğerlerini bazen boğulma noktasına getiriyor, buna rağmen boş konuşmadığını da biliyorlardı. Ama bu sefer hiç o toplara girmemişti, sessizdi. İt o'nu da muhabbete dahil etmek için bir hamle yaptı ve “Sokrat ne diyorsun, şu çocukları hapisten çıkaracaklar mı?” dedi. Protesto gösterisinde tutuklanan öğrencilerden bahsediyordu. “Çok da sikimde” diye gördü Evsahibi, “Ne değişecek ki?” diyerek artırdı. Kıvama geliyordu. “Niye lan? Hiç mi umudun yok, bu düzen değişmez mi, bu memleket bi' gün daha adaletli bir yer olmaz mı?” diye karşılık geldi Evli'den. “Bu memleket, bu dünya, tek bi' şartla daha adaletli bir yer olur, o da herkes aynı anda ölürse, mutlak eşitlik” diye cevapladı. Söylediği, İt'in aklına yatmıştı. “Herkes aynı anda ölecekse eyvallah” dedi, “Ama bi' hafta önceden herkesin haberi olacak ve arkada kimse kalmayacak, o zaman tamam” diye devam etti. Duydukları, Evli'yle Sevgilisiolan'ın hoşuna gitmemişti. “Niye abi? Kaybetmekten korktuğun hiçbir şey yok mu senin? O kadar mı değersiz her şey?” diyerek tepki gösterdiler. Ama İt bu fikri sevmişti, söylediklerinin arkasında durdu:

- Bana giren çıkan olmaz, açık konuşuyorum. Kimseyle kapatacak bir hesabım yok, kimseye söyleyecek bir sözüm de. Kime ne söylemem gerekiyorsa söyledim, en fazla iki-üç kişi vardır, onları da bir haftada hallederim zaten, sorun değil. Kalan bölümde valideyle biraz vakit geçiririm, sevdiklerimi arar, sevmediklerime söver sayarım. İnsanlığımdan ödün vermemek için şiddete hiç bulaşmadım ama madem defteri kapatıyoruz, dövsem iyi olur dediğim iki kişi vardı, yakalar mıyım diye o ihtimali kovalarım. Youtube'u açar; Bergkamp'ın, Batistuta'nın, Jordan'ın videolarına bakarım, en sevdiğim kitabı son bi' kez daha okurum, sokağa çıkar basketbol oynarım, denize girerim, sevdiğim yemekleri yer, sevdiğim şarkılardan bi' liste yapıp keyfime bakarım. Hatta yasaklı olanlar vardı, giderayak onları da listeye koyarım. Size de altı gün süre, ne işiniz varsa görürsünüz, 24 saat kaldığında da oturup içmeye başlarız. Ayık kafayla gitmemem lazım.

İt bunları söylerken, birinin aklından karısı ve doğacak çocuğu, bir diğerinin sevgilisi geçiyordu. Evsahibi'nin ise o an için düşünmek gibi bir kaygısı yoktu. İt'e ilk karşı çıkan Evli oldu:

- Ben hayatımdan memnunum, kaybetmek istemediğim şeyler var, bunların tadını çıkarmak varken neden vazgeçeyim? Hem yakında çocuğum olacak, yeni bir hayat beni bekliyor, daha ona başlamadan elimdekinden vazgeçmek? Çok saçma. Bu hayat bir şans ve ben bir şekilde bu şansı yakaladım, sonuna kadar da gitmek istiyorum. Sen öl, ben buradayım.

- Ne var abi kaybetmek istemediğin? Muhteşem bir hayat yaşıyorsun da haberimiz mi yok? Senin hayatının bir eksik bir fazlasını yaşayan milyar tane insan var lan dünyada. Onların da eşi, onların da çocukları, onların da kendilerine yetecek kadar geliri, bayıla bayıla gitmedikleri işleri var. Bu yıl kaç gün tatil yaptın? Söylesene, 15 mi? Harika yaa! O vazgeçemediğin muhteşem hayatın var ya; onun 350 gününü satmışsın oğlum zaten, farkında değilsin ama çoktan vazgeçmişsin. Eve girmenle uyumaya başladığın süre arasında altı saat var mesela. “Çocuğum olacak” diyorsun, bir süre sonra o da kalmayacak. Başkasının hayatını yaşamaya başlayacaksın. Bayrak yarışlarında, bayrağı taşıyanla almak için bekleyen arka arkaya koşmaya başlar ya; sen de o yola gireceksin. Biraz daha koşacak, tüm gücünü tüketecek, o bayrağı çocuğuna verecek ve öleceksin. Nefes nefese, koştura koştura geçecek, göt kadar bir mesafe. Senin hayatın bitti oğlum! Yaşadın, bitti. Bundan sonrası sana ait değil. “Vazgeçmiyorum” desen ne olur?

- Konuş amk, konuş. İt'ten hayatın anlamı; büyük büyük laflar, süslü cümleler, 15 yıldır aynı. Benim anlattıklarımdan hangisini yaşadın abi, bi’ söylesene? Sevdin mi, evlendin mi, çocuk mu bekliyorsun? Söyle ya, cidden. Hangisi? Hiç deneyimlemediğin şeyler hakkında nasıl ahkam kesiyorsun? Benim adıma nasıl karar veriyorsun? En uzun ilişkin bir ay sürdü lan! Ama doğru, hepsinde kadınlar suçluydu di’ mi? Anlamıyorlardı seni. Neydi; seni olduğun şekilde seviyor ama sonra değiştirmek istiyorlardı. Öyle bi’ şeydi. Çağan Irmak bi’ film çekti, klişe oldu diye ıssızlıktan bile vazgeçtin amk. Kime ne anlatıyorsun?

Evli bu kez sağlam girmişti. İt ancak, “Yaa uzatma tamam, dağıt şu kartları” diyebildi. 10-15 dakika konuşmadılar. Gerçeklerin yerini; “Bob”, “Beş artırdım”, “Gördüm”, “Yok” gibi oyuna dair cümleler aldı. Ama Evli'nin söyledikleri İt'in içine oturmuştu, aniden kafasını kaldırıp söze girdi:

- İbneye bak ya; evlilikle ilgili konuşmak için evlenmem mi gerekiyor? 10 yıl önce aynı odada şarap içip Nirvana dinlerken çok özgür ruhluydun amk, n’oldu? Evlilik çok boktan bi’ şeydi o zaman, öyle diyordun. Kurt Cobain’in sonunu da evlilik getirmişti hani? Courtney Love’a sövüyordun. “Bitirdi oğlum adamı, kadın resmen yedi bitirdi adamı” diyordun. Bıraktığı mektubu okuyordun bana; “Sönüp gitmektense yanmak iyidir” yazıyordu ya hani, “Şu duruma gelirsem siksinler beni” diyordun. Ama yook, haklısın. Hep ben büyük konuşuyorum di’ mi? Süslü süslü cümleler kuruyorum. Oldu...

İt'in ayarsız çıkışı, Evsahibi'ni güldürmeyi başarmıştı, “Tamam abi, kimse ölmüyor, konu kapandı” dedi. Sonra kalkıp laptop'ını aldı. “Müzik yok, hepiniz raydan çıktınız, sakinleşin biraz” dedikten sonra önündeki listeye döndü. Nick Hornby'yi çok seviyordu. O'nun, hayatındaki bazı anları şarkılarla simgeleştirdiği '31 Şarkı' kitabına bayılıyordu. Ama ilgisini asıl çeken, şarkı seçimlerinden öte kitabın konseptiydi. O da bir benzerini yapmak istiyordu. Hayatında, bir şarkıyla eşleştirebileceği çok 'an' vardı, sadece bunları sözcüklere dökmek gerekiyordu. Hornby kadar maharetli olmadığını biliyordu ama deneyecekti, bir gün içindekileri kağıda dökecekti. Bunları düşünürken, eli Patti Smith'in 'Pissing In a River' şarkısına gitti. Doğrusu, bu pek de istemsiz bir hareket sayılmazdı.

Evet, biri dört yıllık iki ilişki yaşamıştı ama hayatının en karanlık günlerini geçirmesine neden olan kadın, bu iki ilişkinin taraflarından biri değildi. Üniversitede tanışmışlardı; farklı arkadaş grupları içindeydiler ama ortak dersleri vardı. Final dönemi, iki saat sonraki sınava çalışmak için kantinde otururken masaya yaklaşmış ve yanına oturup oturamayacağını sormuştu. Sorunun bitmesiyle, “Elbette!” demesi arasındaki süre milisaniyelerle ölçülüyordu. Hikaye de o gün başladı. Final döneminin sonuna kadar her gün görüştüler, havadan-sudan, gerekli-gereksiz birçok şeyden konuştular. Kağıt üzerinde her şey iyi gidiyordu ama hayat da kağıt üstünde yaşanmıyordu işte. Bu dersi, girdiği binlerce sınavdan almış olması gerekiyordu. Final dönemi bitince, ayrılık vakti geldi. Kız, Ankara'ya gidecekti. Eylül'de görüşmek üzere sözleştiler. Ayrılıktan sonraki günleri, onu düşünerek geçti. Arada konuşup hasret gideriyorlardı ama yetmiyordu. Uyanık olduğu saatlerin büyük bir bölümünü dokunamadığı bu kadına ayırdığını anladığında, “Yok, böyle yürümeyecek” deyip savunma mekanizmasını devreye soktu; her gün onu düşünmektense, yavaş yavaş hafızasından silecekti, görüşmeyecek, konuşmayacak ve kimse hatırlatmadığı sürece planı başarıyla işleyecekti. Arada, ne durumda olduklarını soran biri çıkıyordu. Onlara da “Abi kız Patti Smith'e benziyor. Tamam, Patti Smith'i çok seviyorum ama benim de Robert olasım yok” diyordu. Böyle böyle, içinde biriktirdiği ne varsa yok etmeyi başardı. Her şeyi sıfırlayıp rahatladı. Daha doğrusu rahatladığını sandı. Ta ki okulun ilk günü, o haberi alana kadar. Arkadaşlarından birini gördüğünde, gözü yanında Patti'yi aramış ama bulamamıştı. Cesaretini toplayıp nerede olduğunu sordu ama aldığı yanıt bir taş gibi göğsüne oturdu. Patti okuldan ayrılmış, Kanada'ya yerleşmişti. Çok sevdiği 'No Regrets'in son satırlarında “The love we once had is officially dead” diyordu ve şarkı gerçek olmuştu. Sonraları Patti'ye ulaşmaya çalıştıysa da başaramadı. Tıpkı bugüne kadar göğsüne oturan o taştan kurtulmayı başaramadığı gibi. Yıllar sonra Hornby'nin kitabını eline aldığında, son hikayede kendisini Patti Smith karşıladı. Hornby, evinin yakınlarında gittiği konserden çok etkilenmişti. Özellikle de 'Pissing In a River' şarkısındaki “Everything I've done, I've done for you, Oh I give my life for you” dizelerinden. Kitap, resmen son dakikada doksana çakmıştı. Ve haliyle o golü, bugüne kadar çıkaramadı.

Şimdi eli yine o şarkının üstündeydi, canının yanmasından korkan bir adam olsa denemezdi belki ama İt'inki gibi bir 'yasaklılar' listesi yoktu. Denk gelirse, kader deyip boynunu eğerdi. O yüzden daha fazla düşünmedi, play'e bastı. Oyun devam ediyordu...

Saat 02'yi gösterdiğinde Evli kıpırdanmaya başladı; “Kalksam iyi olur” derken, eli telefonuna yöneldi. İt durdurdu o'nu, “Bekle, bi' kadeh daha içelim birlikte kalkarız” dedi. Masayı bırakıp koltuklara geçtiler. İt, bardakları doldurup Sevgilisiolan'ın yanına oturdu. Anlatacak bir şeyi varmış da tereddüt ediyor gibiydi. “İnsan delirdiğini nasıl anlar?” diye girdi söze. Üç çift göz, boş bakışlarla kendisine döndü, “Ne demek nasıl?” dedi Evsahibi. “Ne demek, ne demek? Basit bi' soru sordum; insan delirdiğini nasıl anlar?” diye karşılık verdi İt. “Delirdiğini anlayacak kadar aklı başında olan adamın deli olacağını sanmıyorum” dedi Evli, kulağa mantıklı geliyordu. “Öyle kolay değil işte” dedi İt ve devam etti:

Birkaç yıl oluyor; avukat bir kız, Boğaz Köprüsü'nden atlayıp intihar etmiş. Arabasında bir not bulmuşlar; “Yavaş yavaş delirdim, kimse anlamadı” yazıyormuş. Nisan'da sike sike askere gideceğim, biliyorsunuz. Dün okudum; son on yılda 934 asker intihar etmiş, çatışmada ölenlerin sayısı 818. Benim durumum malum; orada zor tutunurum bu kafayla. Dün de bunu okuyunca, gittiğimde kafayı yer miyim diye korktum. Yersem anlar mıyım? Anlarsam ne yaparım falan? O yüzden soruyorum.

- Valla, delirmezsin herhalde. Yani, umuyorum ama insan alışıyor bir süre sonra. Bir de dönüşün için bi' motivasyon bul kendine, zaman öyle daha çabuk geçiyor. Benim evlilik muhabbeti vardı, biliyorsun. Öyle öyle yedim beş ayı ama çok kafaya takanları da gördüm, intihar eden olmadı ama döndükten sonra iki-üç ayda ancak kendine gelmiştir bazıları, ondan eminim.

- Abi, Ziyan'ı okudum geçen gün bok varmış gibi. Adam anlatmış da anlatmış, “Gideceğine öl, daha iyi” dememiş bi' tek. “Delilik hayat geçirmiyor” yazmış bi' de bir yerde. Onu yazacağına sik beni daha iyi yani. İyice kuruldum.

Ya bi' şey olmaz, ben gittim geldim işte. N'oldu?

- Gittin, geldin, evlendin amk, daha n'olcak?

Ya, siktir git hadi!” dedi Evli ve gülmeye başladılar. “İyi hadi dağılalım” diyerek kalktı İt, onu Evli ve Sevgilisiolan takip etti. Evsahibi, üçünü kapıya kadar uğurladı. 'En kısa sürede tekrar bir araya gelmek üzere' ayrıldılar.

Sevgilisiolan, çıkar çıkmaz mesaj attı sevdiğine; “Özledim” yazdı sadece. Sabah “Günaydın” diye karşılık geldi. Onun yerine, “Ben de”yi tercih ederdi.

Evli evine döndü, kapıyı ses çıkarmadan açıp, parmak uçlarında yatağın yanına kadar geldi. Karanlıkta pijamasını bulamadığı için üstündekileri çıkarıp yatak örtüsünün altına girdi. Karısının sıcaklığına sığınırken, elini çocuğunun üstüne koydu.

Evsahibi, sabah rahat uyanmak için dolaptan Alka-Seltzer kutusunu çıkardı. Bir bardak su ve bir efervesan tablet, geceyi onun için kolaylaştıracaktı. Masaya oturdu, son bir kez 'Pissing In a River'ı açtı ve önündeki kağıda, aklından çıkmayan o İskoç atasözünü yazdı: “Fools look to tomorrow. Wise men use tonight.”

İt, evden çıktıktan sonra “Yürüyeceğim biraz” diyerek diğerlerinin taksiye binmesini bekledi. Sonra sessiz sokakları teker teker geride bırakarak evine doğru yürümeye başladı. Her köşeyi dönüşünde, soğuk, bir alçı gibi bedenini sarıyordu. Isınmak için adımlarını hızlandırdı. Eve girdiğinde titriyordu. Bir bardak viski koydu kendine, bu kez buzluğa bakmak aklına bile gelmemişti.

Diğerlerini düşündü; Evli'nin kendi meşrebince boktan bir hayatı vardı ama mutluydu, Sevgilisiolan'ın çekilecek çilesi çoktu ama razıydı, Evsahibi'nin önünde ise parlak bir gelecek yoktu. Tıpkı daimi ümitsizliğinin çözümü olmadığı gibi. Murat Menteş ne güzel demişti; tek kelimeyle zor, iki kelimeyle çok zordu.


26 October 2012

Dünyanın En Uzun Adamı


İki sene önceydi; “Hadi lunaparka gidelim” dedi telefonun diğer ucundaki ses, yapacak başka bir işim yoktu, “Tamam” dedim. İkiyüzonyedi santimetrelik bir adam olarak lunaparka gitme fikri bile komikti, kabul ediyorum ama az sonra anlatacaklarımı ben bile beklemiyordum.

İçeri gireli iki dakika olmuştu ki üç çocuk etrafımı sardı. En uzunu benden bi'buçuk metre kısa veletler, benden bahsediyordu; “Hey, şuna bak!” dedi biri, biraz geç anladım ama galiba beni lunaparkın bir parçası sanıyorlardı. Dünyanın en uzun adamı!” dedi diğeri, sonra bağıra bağıra etrafımda koşuşturmaya başladılar, sebep oldukları hareketlilik kalabalığı daha da artırdı. Ebeveynlerin, çocuklarına sirk ve lunapark arasındaki farkı öğretmiş olmalarını dilerdim, lakin onlar da peşlerinde bitap düştükleri üç yaşındaki canavarlara yeni bir açıklama yapmak istemiyorlardı.

O sırada biri bacağıma yapıştı ve annesine bağırdı; “Çek hadi, fotoğrafımızı çek” diyordu, işin kötüsü annesi de makinaya davranma konusunda en az çocuğu kadar arsızdı. Her şey bir anda geliştiği için tepki veremedim.

O gün üst üste 48 fotoğraf çektirdim; omuzlarımda bir çocuk, sağ kolumda bir çocuk, sol kolumda bir çocuk, bana yumruk atarken poz veren bir çocuk, kendisini havaya kaldırmamı isteyen bir çocuk ve diğerleri... Bostancı'da en az Eyfel kadar ilgi görüyordum. Atlıkarıncalar, dönme dolaplar, gondollar yalan olmuştu, lunaparkın yeni kralı bendim.

Gördüğüm ilgi lunaparkın sahibini de etkilemiş olacak ki bir süre sonra yanıma geldi. “Bizimle çalışmak ister misin?” dedi. Daha önce birçok işte çalışmıştım ama ilk kez birisi bana iş teklif ediyordu. “Ne kadar vereceksiniz?” dedim, söylediği rakam hiç de fena değildi. Üstelik, bu parayı sadece durarak kazanacaktım.

“Peluş oyuncak standının yanında bir yer ayarlarız sana, hatta bi' de pankart yaptırırız; 'DÜNYANIN EN UZUN ADAMI', nasıl, sence de iyi bi' teklif değil mi?” dedi. Gözündeki ışığı o ana kadarki hiçbir patronumun gözünde görmemiştim, beni o kadar istiyordu ki; dünyanın en büyük lunapark zincirine giden yoldaki ilk adımını benimle atacağına inandığına yemin bile edebilirdim.

Şimdi anlatınca çok aptalca geliyor, biliyorum ama hevesinden etkilenip “Tamam” dedim, “Ne zaman başlıyoruz?”.

Ertesi hafta lunaparktaki yerimi aldım; hafta içi evde yatıyor, hafta sonu iki gün çalışıyordum, daha doğrusu duruyordum. Her gün 40-50 kadar çocukla fotoğraf çektiriyor ve anlamsız sorularını, yüzümdeki anlamsız gülümsemeyle cevaplıyordum.

“Bulutlara değebilir misin?”, “Balonum kaçtı, alır mısın?”, “Uçakları tutar mısın?” gibi şeyler. Üç yaşındaki çocukların nasıl bir hayal gücüne sahip olduğu hakkında en ufak bir fikriniz olmadığına dair bahse girebilirim. Ya da sizden beklentileri konusunda.

Ama en garibi (ve şimdi düşünüyorum da en ağırı) “Sen niye böyle oldun?” sorusuydu galiba. Gerçekten, ben niye böyle olmuştum?

Soruyu soran, diğerlerinden biraz daha büyüktü; Ahmet. Altı yaşındaydı ve evi yakın olduğu için, bulduğu her fırsatta lunaparka geliyordu. Bir süre sonra muhabbetimiz ilerledi. Hatta bir keresinde beni arkadaşlarıyla oynadığı basketbol maçına bile çağırdı. Tamam, beni çok sevdiği için değil, arkadaşlarıyla girdiği iddiayı kazanabilmek için çağırıyordu ama yalan yok, bi' anlık da olsa gitmeyi düşünmüştüm.

“Sen niye böyle oldun, söylesene!” diye tekrarladı. Bu çocuklar arsız, gürültücü ve hayalci olmalarının yanında, aynı zamanda ısrarcıydı. “Bilmiyorum” dedim, “Neden basketbolcu olmadın?” diye devam etti. O gün Ahmet'ten kurtuluş yoktu. “Aslında 10 sene oynadım ama olmadı” gibi bi' cümle çıktı ağzımdan, sonra kendime geldim, resmen altı yaşında bi' çocuğa hesap veriyordum. Sinirimi belli ederek “Ahmet siktir git hadi, beni rahat bırak!” dedim. Ağlayarak uzaklaştı. Ama keşke uzaklaşmakla kalsaydı...

Benden yediği fırçadan sonra eve gidip annesini çağırmış, sonra beraber lunaparka dönüp beni patrona şikayet etmişler. Kafamı kaldırdığımda patron, Ahmet ve Ahmet'in annesinin, kararlı adımlarla bana doğru yürüdüğünü gördüm. Suratlarından pek de hayırlı bi' iş için gelmedikleri belli oluyordu. Ben patron başlar diye tahmin ediyordum ama Ahmet'in annesi daha hızlı çıktı, “Sen kimsin de benim oğluma küfrediyorsun hayvan!” dedi. “Ama siz de hayvan dediniz şimdi” diyecek oldum, araya patron girdi, “Çabuk özür dile!” diye bağırdı. O bağırınca Ahmet de ağlamaya başladı. İşler giderek karışıyordu. Altı yaşındaki şımarık bir velet, resmen ağzıma sıçmıştı. Gururuma yediremedim, “Özür dilemiyorum, hatta şimdi siktirip gidiyorum buradan” dedim. Yetinmedim; Ahmet'in annesine dönüp “Oğlunuz gerçek bir gerizekalı” diyerek kapanışı yaptım ve intikamımı almış olmanın gururuyla peluş oyuncakların yanındaki standımı terk edip lunaparktan uzaklaştım.

O sahneyi şimdi bi' daha gözümün önüne getiriyorum da; tam bir utanç tablosu. Benden yirmi yaş küçük ve 100 santimetre kısa bi' çocukla kavga edip, işimden olmuştum. Tarihe altın harflerle kazınacak bir salaklık örneği.

O gece iki şişe şarap alıp eve geldim, birinci şişeden sonra ertesi gün lunaparka gidip Ahmet'i dövmeyi düşündüm ama ikinci şişenin sonunda mayışıp bu fikrimden vazgeçtim. Galiba o süre içinde aldığım en mantıklı karar da bu oldu.

Ertesi hafta eski işime döndüm ve hayatıma kaldığım yerden devam ettim. Arada hala lunaparkın etrafına gidip içeriyi gözlüyorum. Benden sonra atlıkarınca, dönme dolap ve gondol yeniden ilgi odağı olmuş. Hayalleri sekteye uğramış olsa da patronun da keyfi yerinde görünüyor. Ahmet mi? Son gördüğümde atlıkarıncanın bacağına işiyordu. Sevimsiz piç.

25 October 2012

funky monks



hayatımda geçirdiğim en güzel 'bir saat'lerden biriydi, en başa onu yazayım. belgesel demişler ama bu bildiğin anı işte. hoş, belgeseller de bi' yerde anı tabii ama dümdüz belgesel demek hoşuma gitmedi, neyse. 'blood sugar sex magik' albümünün kayıtları sırasında filme alınmış görüntüler hepsi; içinde john var, flea var, anthony var, chad var, bir albüm nasıl kaydedilir, bir grup nasıl olunur var, dümdüz erkek muhabbeti var, los angeles var, altta da parça parça bazı bölümler var... neyini anlatıyorsam, oturun izleyin işte...



(00:04-00:42)
john ve dördüncü boyut..
“it's, it's like I'm in the fourth dimension and somebody is asking me to describe it verbally and that's what the fourth dimension is all about, is no words, no symbols, no images, all pure, real energy and vibrations. and, and if I thought about how cruel of a world this is, I would probably just commit suicide after a while, if that was what I spent my energy thinking about. I would definitely not have any strength left to create music."

(08:30-08:55)
john, sir psycho sexy'nin back vokalini çalışıyor..

(08:59-09:51)
john ve ereksiyon-müzik bağlantısı..
"my main thought that I was concentrating on in my head was that there is this really beautiful girl there, in the studio, and I was thinking if anthony doesn’t fuck tonight then I’m not doing my job as a guitar player ‘cause that’s the sexiest song, you know, that I’ve ever heard in my life. and a lot of the times, you know, I’ll get an erection when I’m working on something or writing on my guitar, and I’ll just go masturbate. or, sometimes, I’ll try to hold back because I’ll see the orgasm as something that will be detrimental to my strength creatively. so sometimes I will, you know, I’ll see that erection as being my enemy."

(14:02-14:22)
yine john; burroughs'tan el alıp insanın en büyük düşmanını anlatıyor..
"william burroughs always talks about the world is nothing but allies and enemies. and it`s important to understand what things around you are the enemies and a lot of the time your worst enemy is your ego."

(14:22-16:33)
soul to squeeze'in kayıtları..

(18:42-18:48)
anthony, john'a elindeki porno dergiyi gösteriyor..
“what the fuck? 6 inches? what the fuck? what is this?!”

(20:04-20:56)
flea, kızı clara balzary'yle..

(23:08)
magic johnson

(24:33-29:07)
give it away kayıtları + fotoğraf çekimi

(32:48-33:20)
john + solo

(34:25-35:18)
john, anyhony'ye fisting tecrübelerini anlatıyor..
"this is the most amazing part, we're just standing up here like "oh!", and she takes her fist out and the girl's pussy is just a black hole."

(36:55-38:01)
anthony'ye göre seks-ses ilişkisi..
“the correlation between sound and sex is undeniable if you let it be.”

(40:04-40:15)
"what was that? what was that? somebody yelling in car, yelling in car, girls in car!"

(44:08-45:00)
flea & john (sir psycho sexy)

(47:38-48:00)
anthony'yle akupunktur seansı..

(48:13-52:38)
john, under the bridge'e girer, devamında anthony şarkının çıkış hikayesini anlatır..
“I was what you might call a hard-core junkie for many years, and during that point my life was a very sad time… I’ve been clean for three years now, but during that time I reached some ultimately low depths of incomprehensible demoralization; this incredibly deep sense of loneliness, of emptiness that you’re trying to fill up with whatever it is you can find. in my case it was drugs.
“one day I was driving back from rehearsals, and I got one of those bursts of loneliness and I just felt like I was all by myself. so I started singing to myself on the hollywood freeway, and the entire song came through my head. when I got home I wrote it down.
“and what I was referring to in the song was a point in my life about five years ago. all I had was this connection named mario, who was mexican mafia, ex-convict. and one particular afternoon, it was very hot in the middle of the summer, and I’d been up for days, and he and I found what we’d been looking for. we went to this bridge that was downtown in the middle of los angeles in this ghetto; this freeway bridge, and a little passageway you had to go through to get under the bridge, and only certain members of this mexican gang were allowed to go in there. and we lied just so we could get in there and do what we wanted to do.
“and that’s always stuck in my brain as a low point in my life. when I talk in the song about being taken to the place I love, that’s here. that’s where I am now, the most sacred place, making sounds with my best friends.”

(55:44)
chad'in piyanosu eşliğinde veda zamanı, duvardan indirilen abbey road posteri, bagajdaki tazmanya canavarı ve diğer birkaç şey daha..

(57:05-57:36)
john'un veda konuşması..
“it’s like, fucking somebody may be the most beautiful experience in the world but, I personally wouldn’t wanna fuck even the most beautiful girl in the world for like, you can only fuck her for so long, like, what may be a beautiful sexual experience in an hour, you may not want it to go on for 7 hours or it may not like, be as beautiful, like, now is gonna be the time to go on tour, so that’s just another thing.. ”

(58:33)
ve son..
"take this fucking picture!"


woody allen, playboy magazine, 1966



























































(via @swinging60s)

18 October 2012