27 April 2012

I'm a Taiwanese man in New York!


(Bu yazı, ilk olarak GQ Türkiye'nin Nisan ayı sayısında yayınlanmıştır.)

Sting'in affına sığınarak 'Englishman In New York'un sözlerinde ufak bir değişiklik yapsam ve "I'm an alien, I'm a legal alien, I'm a Taiwanese man in New York" desem, 2012'nin en güzel hikayelerinden birine iyi bir giriş yapabilirim belki...

Jeremy Lin, 4 Şubat 2012 gecesinden önce tanıması gerekenlerin tanıdığı ve bilmesi gerekenlerin bildiği bir basketbolcudan fazlası değildi. Ama o gece, tarihte öyle bir bükülme yaşandı ki; Jeremy, paralel bir evrendeki NBA yıldızı kimliğini üstüne geçiriverdi. Açıkçası, çıkarmaya da pek niyeti yok gibi...

Palo Alto/California'da iki Tayvan göçmeninin çocuğu olarak dünyaya gelen Jeremy'nin babası, 1707'de Çin'den Tayvan'a göçenlerin sekizinci kuşağıydı. Liseyi doğduğu yerde bitiren Jeremy ise Palo Alto Lisesi basketbol takımının yıldızı. Rüyası basketbol bursuyla UCLA'ye gitmekti ama reddedildi. Şanssızlıklar bununla da bitmedi; hiçbir okuldan basketbol bursu alamadı. Kendisine burs olanağı sağlayıp basketbol takımında oynama sözü veren sadece iki okul vardı; Brown ve Harvard. Harvard'ı seçip ekonomi okudu. 3.1 ortalamayla ekonomi bölümünden mezun olduktan sonra şansını NBA'de denemek istedi. İstatistikler, mezuniyet sonrası kendine koyacağı Amerikan Başkanlığı hedefinin daha gerçekçi olduğunu söylüyordu. Zira Harvard, bugüne kadar sekiz mezununu Beyaz Saray'a göndermişti, NBA'e ise sadece dört.

Jeremy'nin beklenen senaryoyla yüzleşmesi gecikmedi; hiçbir NBA takımı, draft gecesi Harvard mezunu Asya kökenli bir Amerikalıya şans vermedi. Ama o, alması gereken mesajı bir türlü almayıp şansını zorlamaya devam etti. 2010 Temmuz'unda Golden State Warriors'tan bir senesi garanti iki yıllık kontrat kapmayı başardı. Ancak, Warriors kariyerinin büyük bölümü yedek sırasını ısıtarak geçti. Sezon başında, Warriors opsiyonunu kullanmadı ve Jeremy'yi serbest bıraktı. Rotayı Houston'a çevirdiğinde kendisini yeni bir hayal kırıklığı bekliyordu. Sezonun başlamasına bir gün kala, bu kez Houston'dan dışlandı. Bir azınlık olarak hayattan bu tarz darbeler yemeye alışıktı ama umutları da yavaş yavaş tükeniyordu.

Bir gün sonra, 25 Aralık'ta, New York Knicks sezonun ilk maçında Boston Celtics'i ağırladı. 106-104 kazandılar ama Iman Shumpert'ın sakatlığı nedeniyle galibiyeti doyasıya kutlayamadılar. Çaylak oyuncunun sakatlık döneminde kadroyu doldurabilmek için 27 Aralık'ta Jeremy'yle 10 günlük kontrat imzaladılar. Lin'in ilk Knicks macerası üç hafta sürdü; 17 Ocak'ta NBA'in alt ligi kabul edilen D-League'de mücadele eden Erie Bayhawks'a gönderildi. 28 sayı, 11 ribaunt, 12 asistle triple-double yaptıktan üç gün sonra geri çağrıldı. Sonrası? Peri masalı...


4 Şubat'ta oynanan New York Knicks-New Jersey Nets maçı her şeyin başlangıcı oldu. O gün, kendisini sahaya süren koç Mike D'Antoni'nin bile Jeremy'den herhangi bir beklentisi yoktu. Sıfır beklentiyle kendini Madison Square Garden'ın parkelerinde bulan Jeremy, yedekten geldiği maçı 25 sayı, 5 ribaunt, 7 asistle tamamlayıp takımını galibiyete taşıdığında bu sadece basit bir tesadüf olarak algılandı. Bir sonraki maç Utah'a karşı ilk beşte sahaya çıkıp, 28 sayı-8 asistle oynadığındaysa işler değişmeye başladı.

Zira, ilk beşte sahaya çıktığı ilk NBA maçında 28 sayı-8 asist barajını aşan son oyuncuyu bulmak için 31 yıl geriye dönmek gerekiyordu ve karşımıza Detroit Pistons efsanesi Isiah Thomas çıkıyordu. Washington'la oynadıkları üçüncü maçta TV rating'leri yüzde 36 artış gösterdi.

'Jeremy Spoke In Class Today' manşetleri çoğalıyordu. Lakers'a karşı oynadıkları ve 38 sayı atıp, takımını son saniye basketiyle galibiyete taşıdığı dördüncü maç Çin, Tayvan ve Filipinler'de topluluklar halinde izlendi. Beşinci maçta, 20 sayı, 6 ribaund, 8 asistle takımını Minnesota deplasmanında galibiyete taşıdı. 85 yaşındaki büyükannesi Lin Chu A Muen, peri masalının Sevgililer Günü'ne denk gelen altıncı ayağı Raptors-Knicks maçını Taipei'de bir restoranda, New York Times muhabiri ve fotoğrafçısıyla birlikte izleyecekti. "Basketbol hakkında çok şey bilmiyorum," diyordu Lin Chu, "Bildiğim tek şey; Jeremy'nin attığı topun çemberden geçmesinin iyi bir şey olduğu" diye ekliyordu.

Jeremy, Sevgililer Günü'nü  28 sayı-11 asistle kapattı. 13 gün sonra TIME Dergisi'nin kapağında kendini görecekti ve fotoğrafının altında küçük bir not: "1976'dan bu yana, sahaya ilk beşte çıktığı ilk beş maçta ondan daha fazla skor üreten kimse olmadı. Buna Jordan ve LeBron da dahil."

İkinci maçtan önce "Böyle bir şeyi ben bile hayal etmemiştim" diyen Jeremy'nin hikayenin devamında küçük çapta bir akıl tutulması yaşamış olabileceğini tahmin etmek zor değil. Sonuçta, 4 Şubat öncesinde New York Üniversitesi'nde dişçilik okuyan kardeşi Josh'ın Lower East Side'daki tek odalı öğrenci evinde kalan ve salondaki koltukta uyuyan birinden bahsediyoruz. Hatta, ilk beş çıktığı ilk maçtan önce kardeşinin şehir dışından gelen misafirleri nedeniyle geceyi takım arkadaşı Landry Fields'ın evinde geçirmek zorunda kalan.



Linsanity, Lincredible, Linfinity, Linderella, Linmania, Va'Lin'tine's Day, Linvincible, Linning, Linsational, Linspirational, Linexplicable, Limpossible, Linfographic, Lintendo, Lin Diesel, Linsatiable vs.

Yukarıdakilerin hepsi 4 Şubat sonrasında türetilen sözcükler... Hatta, 'yeni bir sözcük bul' butonuna her basışınızda içinde 'Lin' geçen bir sözcük türetebildiğiniz (http://linwords.com/generator.php) gibi bir site bile mevcut;. Boston Globe ve The New York Times Magazine'de dilbilgisi üzerine köşe yazan Ben Zimmer, 'Linsanity' sözcüğünü ilk olarak 4 Şubat gecesi New York Daily News'ta Frank Isola imzasıyla yayınlanan maç haberinde gördüğünü söylüyor. (Magazin blogger'ı Perez Hilton, Ocak 2009'da Lindsay Lohan'la ilgili bir yorumunda 'Linsanity'yi kullanmış ama kendi yarattığı sözcüğü kısa süre içinde 'Lindsanity'ye çevirmiş.) Zimmer'a göre 'Lin', Amerikan Diyalektik Topluluğu tarafından verilen 'yılın en kullanışlı sözcüğü' ödülünün en büyük adayı. Ödülün 2008 yılındaki sahibinin Lin'le aynı okuldan mezun 'Obama' olduğunu hatırlatmakta da fayda var.

Bunlar hikayenin cilalı bölümleri. İrdelenmesi gereken noktalar ise "Ner'den çıktı bu adam?" sorusunda gizli. Time'ın 'Ideas' bölümü yazarlarından Touré, 28 Şubat tarihli yazısında Lin'in başarısını farklı bir noktadan yakaladı. "O'nun hikayesinin en güzel yanı, kalıplaşmış yargılara karşı kazandığı zafer" diyen Touré, insanların kendilerini limitli beklentilerle sınırlayan sosyal çevreyi aşmakta zorlandığına dikkat çekiyor. Ve Touré, bunu yaparken bir başka önyargıdan yola çıkıyor; siyahların, entelektüel açıdan beyazlara nazaran daha az gelişmiş olduğu kabulünü örneklerle inceliyor.  'Outliers: The Story of Success' kitabının yazarı Malcolm Gladwell'den alıntı yapan Touré, SAT sınavı sonuçlarının genel kabulü yansıtmadığını ve buradan yola çıkarak ırklar arasında bir kıyaslama yapılamayacağını savunuyor. Ancak, Touré'nin Gladwell'ın kitabından verdiği örnek de hayli şaşırtıcı. Aynı sınav -bu kez herkesin kağıdına ırkını yazması şartıyla- bir kez daha uygulanıyor ve siyahilerin ilk sınava oranla daha kötü dereceler elde ettiği görülüyor. Gladwell, benzer bir kurguyu beyazların siyahlara nazaran kötü kabul edilen sıçrama kabiliyetleri üzerine gerçekleştirmiş ve yine  benzer bir sonuçla karşılaşmış. Özetle; Gladwell ve Touré, tektipleştirmenin ve kalıplaşmış yargılar üretmenin bireyleri sınırlandırdığını ve toplumun onlara bakış açısını değiştirip beklentileri azalttığını savunuyorlar ki bu örnekler ışığında çok da haksız sayılmazlar. Ama Touré bununla da yetinmiyor; tezini güçlendirmek için Tiger Woods ile Venus-Serena Williams kardeşlerin de benzer bir yoldan ilerlediğine dikkat çekiyor. Woods öncesi bir siyahinin dünyanın en iyi golf oyuncusu olacağını söyleseniz, iyimser bir tahminle alacağınız tek karşılık -çevrenizdekilerin medeni insanlar olduğu varsayımıyla- küçük ve alaycı bir tebessüm olurdu. Venus-Serena Williams kardeşler için de aynısı geçerli; teniste kariyer yapmaya çalışırken, onlar da benzer önyargılarla baş etmek zorunda kaldılar, az ya da çok.

Asya kökenli Amerikalılar da kalıplaşmış bu yargılardan paylarına düşeni aldılar elbet; Michael Chang'in tenis, Michelle Kwan'ın buz pateni ya da Dat Nguyen'in Amerikan futbolundaki başarılarını bir yana koyarsak, sıradan bir dünya vatandaşı için Asya kökenli Amerikalıların performans sporlarında başarısız olması sürpriz değil, aksine olması gerekenin ta kendisi. Touré, herkesin kafasını kurcalayan "Jeremy Lin 4 Şubat 2012'den önce neredeydi?" ve "Nasıl oldu da bugüne kadar kimse bu yeteneği fark etmedi?" gibi soruların da bu örnekler ışığında değerlendirilmesinden yana. Jeremy Lin, basketbol kariyeri boyunca Beetlejuice'taki hayalet çift gibi etrafındakilere kendini göstermeye çalışıyor, ancak onların gözündeki 'önyargı perdesi'ni kaldırmayı başaramıyor. Ve bir gün, ansızın, tesadüfen kendi Lydia'sını buluyor (ya da yaratıyor?) ve her şey değişiyor. Tek bir örnek içinde, hayata dair genelgeçer kabulleri değiştirmenin ne kadar zor ve aslında ne kadar kolay olduğunu görebilmek mümkün.


Jeremy'nin annesi Shirley, bu gerçeğin farkında olanlardan biri. "İnsanların şaşırmasını anlayabiliyorum, çünkü onlar Jeremy'yi tanımıyor" diyor Shirley Lin ve devam ediyor: "Ama belki de o bir öncü olacak. İnsanlar, bir Harvard mezunundan ya da Asya kökenli bir Amerikalıdan böyle bir performans görmeye alışkın değil. Jeremy, bugüne kadar hep favori olmayan ve göz ardı edilendi. Ama çok sıkı çalıştı ve sonunda başardı."

'Social Issues In Sports' kitabının yazarı Dr. Ronald B. Woods ise konuya ailelerin penceresinden yaklaşıyor. "Diğer ırk gruplarıyla kıyaslarsak; Asya kökenliler, ün yapmış sporcular kategorisinde diğer ırk gruplarına kıyasla daha küçük bir yer kaplıyor" diyen Woods'a göre, bunun nedenlerinden biri de ailelerin çocuklarına avukatlık, doktorluk ve bilim insanlığı gibi profesyonel meslek gruplarında ilerleme yönünde telkinde bulunmaları. Ailelerin, içinde bulundukları sosyal çevrelerin kabullerinden etkilendiği gerçeğini masaya koyarsak, Woods'un söylediklerine hak vermemek mümkün değil.



Hayat, herkesin yüzüne tıpkı bir gün Jeremy'ninkine güldüğü gibi güler mi bilinmez. Ama bundan sonrası için, Harvard'dan mezun Asya kökenli bir Amerikalının basketbol sahnesindeki yolunun, Jeremy'ninkinden daha az engebeli olacağı kesin.

Jeremy Lin'in istatistikleri, bugünlerde peri masalının ilk günleri kadar parlak değil ama hala ortalama bir NBA oyuncusundan daha iyi bir performans sergilediğini söylemek mümkün. Her şey yavaş yavaş rayına otururken, o da lig içindeki yerini ve ortalamalarını buluyor. O, artık dünyayı birbirine katan bir süperstar olmayabilir ama kendini herkese kabul ettirmiş, tanınan ve saygı gören bir oyuncu. Bu da normal olarak sahadaki işini zorlaştırıyor. Zira, rakipleri artık Jeremy'nin sahadaki mevcudiyetine değil, zaaflarına odaklanıyor.

Jeremy, bundan sonra belki biraz daha iyi, belki biraz daha kötü olacak ama NBA organizasyonu içindeki yerini her zaman koruyacak. Ve hiçbir olumsuz senaryo, 23 yaşındaki Harvard mezununun uzun yıllar hatırlanacak bir hikayenin başrolünü oynadığı gerçeğini değiştiremeyecek.

New York Times'a konuşan 35 yaşındaki Kore kökenli Amerikan vatandaşı Carl Park'ın dediği gibi; "Basketbol sahasında rastladığınız Asya kökenli Amerikalıların lakabı, 80'lerde 'Bruce' (Lee), 90'larda Jackie (Chan), 2000'lerde ise Yao'ydu (Ming). Ama artık onların, yeni bir ismi var; Jeremy!"



08 April 2012

04 April 2012

03 April 2012

Mario Balotelli ve onun tuhaf hikayesi...

























(GQ Türkiye / Mart 2012)


İki yaşında, öz anne ve babasından ayrılan Afrika kökenli bir İtalyan o... Kimilerine göre aptal ve tek derdi eğlenmek olan bir çocuk, kimilerine göre umursamaz bir ergen, kimilerine göre ise postmodern bir Robin Hood... Ama herkesin ortak fikri; futbol sahasına çıktığında -ve belki de en önemlisi oynamak istediğinde- onun önünde durabilecek kimse yok...


Thomas ve Rose Barwuah çifti, 1990 yılının 12 Ağustos günü ilk kez kucakladıkları çocukları için elbette farklı bir gelecek düşlüyordu. Ancak Gana göçmeni bir ailenin çocuğu olarak Sicilya'da hayata gözlerini açan Mario, bağırsağındaki rahatsızlık nedeniyle hayatının ilk iki yılını yaşam mücadelesiyle geçirdi. 1992 ilkbaharında Brescia'ya taşınan Barwuah'lar, iki yılın sonunda Balotelli'nin hayatla kavgasına daha fazla destek veremez duruma geldiğinde, Sosyal Hizmetler Servisi'nin kapısını çaldılar. Bürokratik sürecin sonunda, metal işçisi Thomas Barwuah ve eşi Rose'a, yakın zamanda yeni bir operasyon geçirmiş Mario'nun evlatlık olarak başka bir aileye teslim edilmesi önerildi. Baba Barwuah, o günleri anlatırken "İlk başta emin değildik, ancak düşününce bunun Mario için daha iyi olacağına karar verdik. İşleri yoluna koyarsak, kısa bir süre sonra Mario'yu geri alabiliriz diye düşündük" sözleriyle, istemeden de olsa çocuklarının ellerinden kayıp gitmesine izin verdiklerini söyleyecekti.















Ancak, işler pek de Barwuah'ların beklediği gibi gelişmedi. İlk etapta bir yıllığına Francesco-Silvia Balotelli çiftine teslim edilen Mario, gün geçtikçe yeni ailesine alışıyordu. Öz ailesi 10 yıl boyunca çocuklarını geri alabilmek umuduyla yasal yolları zorladı ama Mario'yu geri getirebilecek bir avukata ödeyecek kadar bile paraları yoktu. Balotelli'ler her seferinde evlatlık süresini uzatmayı başardı. Francesco-Silvia çiftinin elinde büyümeye devam eden Mario, belirli aralıklarla öz ailesiyle görüşmeyi sürdürdü. Eski yuvasına döndüğü zamanlarda kardeşleriyle vakit geçiriyor, buna karşın öz anne ve babasına zaman ayırmaktan kaçınıyordu. Ve gelinen son noktada 'Balotelli' soyadını alarak, bir anlamda seçimini yapmış oldu. Rose Barwuah, "O İtalya'da doğup büyüdü ama aynı zamanda hep bir yabancı olarak kabul edildi ve bundan dolayı hakaretlere maruz kaldı" sözleriyle oğlunun seçimine bir anlam yüklemeye çalışıyor. Mario'nun, bir anlamda içinde bulunduğu çevreye kendini kabul ettirebilmek amacıyla bu yolu seçtiğini düşünüyor. Belki de haklıdır... Zira bugün geldiğimiz noktada, Barwuah ailesi içindeki adıyla 'Super Mario'nun kimseye kendini kanıtlamak gibi bir gereksinimi yok. Karanlık bir gelecek ihtimaliyle dünyaya gözlerini açan, hayatının ilk iki yılını yaşam mücadelesiyle geçiren Mario Balotelli, şu sıralarda dünya futbolunun en dikkat çekici figürlerinden biri. Ve açıkçası, kaybettiğini düşündüğü zamanların acısını çıkarmak için de hayli sabırsız görünüyor.


Kariyerine Lumezzane altyapısında başlayan, 15 yaşında A takıma yükselen, 2005 yılında Barcelona tarafından denenen ancak başarısız bulunan Mario, bir yıl sonra Inter'e imza atarken gelecek vaat eden bir oyuncudan ibaretti. Şimdi ise geleceğin ta kendisi... Küçük arızalarıyla birlikte tabii.. Mario'yu bu kadar uyumsuz yapan, içindeki Barwuah'la Balotelli'nin kapışması belki de. Inter'de oynadığı dönemde kendi tribünleriyle restleştiğinde, herkes 'arıza' bir futbolcunun daha kapılarını çaldığını fark etmişti. Ama o bununla da yetinmedi; "Milano denince aklıma Milan geliyor!" diyerek Inter'in ezeli rakibine duyduğu sempatiyi dile getirdi. Yetmedi; Milan Store'dan torbalar dolusu alışveriş yaptı. İtalya Milli Takımı'nın Faroe Adaları ile oynadığı maçta yedek kulübesindeki Mario'yu oyuna sokmaya hazırlanan teknik direktör Cesare Prandelli, elindeki I-Pad'i kurcalayan bir futbolcuyla karşılaşmayı beklemiyordu. Tıpkı, Brescia'daki kadınlar cezaevinin güvenlik görevlileri gibi. Ama o, hep beklenmedik zamanlarda geliyordu. Kardeşi Enoch'a "Hapishanenin içini görmek ister misin?" demiş, onay alınca da arabasıyla açık gördüğü kapıdan içeri girivermişti. Güvenlik görevlileri, ilk şaşkınlıklarını atlatıp kendilerini durduğunda "Özel izin almamıza gerek olduğunu düşünmemiştim, kapıyı açık görünce bir bakalım dedik" diyecekti. Ve işin garibi, tüm bu söylediklerinde samimiydi. Ve biraz da saftı; hem de bir mafya soruşturmasıyla ilgili ifadesinde, ziyaret ettiği mafya üyesinin evinde bir masanın üstünü kaplayacak kadar uyuşturucu gördüğünü söyleyecek kadar.




























Mario, yirminci yaş gününde; 12 Ağustos 2010'da 30 milyon euro karşılığında Manchester City'ye imza attığında, sıradan bir insanın 20 yıla sığdıramayacağı kadar çelişki ve anıyı da arkasında bırakıyordu. İçindeki Barwuah ve Balotelli'nin kavgası ise peşinden gelecekti. Manchester'a yerleştikten kısa bir süre sonra, "Burada kendimi iyi hissetmiyorum, evimi özledim ki evim Brescia'dır, Milan değil" diyerek ilk sinyali verdi.  Inter'deki teknik direktörü Jose Mourinho, onun için "Çok yetenekli ama beyni yok" demişti. Dinamo Kiev'le oynadıkları Avrupa Ligi maçı öncesinde ısınma yeleğini giyemediği görüntüler, Mourinho'yu doğrular nitelikteydi. -6 °C'de oynadıkları maçın ikinci yarısında "Çime alerjim var" diyerek oyundan çıktığında, sadece üşüdüğü için böyle bir yalana başvurduğunu söyleyenler oldu. Çocukça bir yalan? Belki de... Genç takım oyuncularına odasının penceresinden dart oku fırlattığı için 100 bin pound ceza aldı. Çocukça bir şaka? Kesinlikle...


Aslında, Mario için bugüne kadar birçok olumsuz sıfat kullanıldı. Karıştığı bir trafik kazasının ardından üstünü arayan polisin "Neden 5 bin sterlin nakit taşıyorsun?" sorusuna "Çünkü zenginim" diyecek kadar görgüsüz, 'FIFA Yılın Genç Futbolcusu Ödülü' için çekiştiği rakibi Jack Wilshere'ı tanımadığını söyleyecek kadar kibirliydi. Kız arkadaşı hafta sonu için İtalya'ya gittiğinde bir porno yıldızıyla buluştuğu için sadakatsiz, takım arkadaşı Micah Richards ile antrenmanda yumruk yumruğa kavga ettiği için saldırgan oldu. Los Angeles Galaxy ile oynadıkları bir hazırlık maçının ilk yarısında, boş pozisyonda topuğuyla gol atmak isteyecek kadar saygısızdı aynı zamanda. Ya  da Tottenham'la oynadıkları maçta rakibi Scott Parker'ın suratına basacak kadar gaddar.


Onunla ilgili en doğru söz ise City'deki teknik direktörü Roberto Mancini'ye ait. Mario'nun bir gece kulübünde sigara içerken görüntülendiği hatırlatıldığında, İtalyan teknik adamın cevabı "Annesi ya da babası değilim ama benim oğlum olsaydı, kıçına tekmeyi basardım" olmuştu. Bunlar, kağıt üstünde ikişer anne ve babaya sahip Mario'nun, asla gerçek bir ebeveyne sahip olmamasının getirileri belki de... Ya da götürüleri... Arkadaşlarıyla havai fişek ateşlemeye çalışırken evinin banyosunu yakan 21 yaşındaki bir bireyin, içindeki çocukla henüz hesabını göremediğini söylemek çok da yanlış olmaz. 36 saat sonra çıktığı Manchester derbisinde  attığı golden sonra formasını başına geçirip, içine giydiği tişörtteki "Neden hep ben?" yazısını göstermesi de bu isyanın bir parçası.















Her şeye rağmen Mario'nun 'kötü' bir öze sahip olduğunu söylemekte zorlanıyorsak, bu ve bunun gibi detaylar yüzünden. Manchester'da bir pub'a girip herkese bira ısmarlayan, oradan kiliseye geçip yüklü bir bağış yapan, Christmas'ta Noel Baba kıyafetiyle arabasına atlayıp şehrin varoşlarında önüne gelene para dağıtan, uğradığı benzincide arabasından inerek "Herkes deposunu doldursun, ücreti ben ödüyorum" diyen, sıkıştığı için önüne çıkan ilk okula dalıp çocuklara tuvaletin yerini soran, çıkışta öğretmenler odasına uğrayıp öğrencilerle muhabbet eden, üniversite kütüphanesine girip herkesin kitap borcunu kapatmak isteyen bir adam ne kadar kötü olabilir ki? Doğrudur; içindeki Barwuah ve Balotelli'nin kavgası sürdükçe, Mario da bu gelgitleri yaşamaya devam edecek. Bazen yaramaz bir çocuk, bazen uslanmaz bir aptal, bazense herkesi mutlu etmek için uğraş veren kendi çapında bir Robin Hood olacak. Ama neredeyse her parçası birbirine benzeyen futbol dünyasının içinde, 'özel' bir renk olarak kalacak. Bu bile onu sevmeye yetmez mi?


Bonus: Mario Balotelli & Noel Gallagher