18 November 2012

Sarı.





























“Bana bir cin tonik verir misin?” dedi barın gerisindeki kadına, üç dakika sonra elinde bardağıyla ayrıldığı noktaya geri döndü. Muhabbet sürüyordu, herkes bir şeyler anlatıyor ama kimse dinlemiyordu. Sıkıldı. Sıkıntısı büyüyordu. Sağa sola baktı, cin tonikten bir yudum aldı, bir yudum daha, saate baktı, üçü yirmi geçiyordu, bir yudum daha, tek yudumluk canı kalmıştı, orada bıraktı, cebinden paketini çıkardı, kaç sigarası kaldığına baktı; iki, sayması kolaydı, birini çekti, çakmağı dördüncü denemede yandı, derin bir nefes aldı, bir nefes daha, son bir nefes daha, sonra yere atıp üstüne bastı ve uzun bir boşluğun ardından ilk kez ağzını açtı:

“Sizin küçük hayatlarınızı sikeyim, samimiyetsiz piçler” dedi. Böyle bir çıkışı kimse beklemediği için, ortam bir anda buz kesti. Kimse söze nasıl gireceğini bilemiyor, herkes susuyordu. Sanki biri silahını çekmiş de teker teker hepsini vurmuştu. Öyle bir sessizlik; tek nefes, tek cümle, birkaç ölü... “Burama geldi artık” diye devam etti, eliyle çenesinin altını gösteriyordu. Durmadı:

“Ne iğrenç insanlar olup çıktınız lan siz, anlamıyorum. Durmadı yaygaranız, diliniz susmadı. Canınız azıcık yandı, fırtınalar kopardınız. Dünyanın en önemli şeyiymiş gibi anlattıklarınıza, sefil dertlerinize, çekişmelerinize başkalarını da kattınız. Üç kişilik sohbetlerde, yargılayıp adamlar astınız. Dinleyesiniz varmış gibi akıl istediniz. Ciddiye alıp anlattık, siklemediniz, yine önünüzdekini yediniz. Yetmedi; sığ muhabbetinize insanları meze ettiniz. Siteminiz de boldu malum; 'Sen de bize hiçbir şey anlatmıyorsun?' dediniz. 'Yavşaksınız, ondan' diyemedim. Hadi, o benim hıyarlığım. Bugün de geçmiş karşıma; anlatmadıklarımın hesabını, başkalarından duyduğunuz kadarıyla, umursarmış gibi, biriktirdiğiniz cümleler varmış gibi sormaya kalkıyorsunuz. İzansızlığa bak amına koyayım ya, hadsizliğe bak!”

Söz burada bitti, dünya yavaşladı, ölüler yerlerinden doğruldu, ayağa kalkıp teker teker nefes almaya başladı, bakışları tanıdık bir yüz ararcasına birbirine döndü, herkes yakaladığına tutundu.

O ana kadar, 'utanç' hiçbiri için ele gelen bir duygu olmamıştı. Şimdi ise avuçlarındaki şeyin rengine bakıyordu hepsi; yoğun bir sarı. Kırmızı derler utancın rengine ama sarıdır; Van Gogh tablolarındaki gibi, safra gibi, irin gibi, iltihap gibi. Biri vücutlarındaki pisliği çıkarıp avuçlarına koymuştu sanki, öyle bakıyordu hepsi. Tiksinme duyguları bulantıya dönerken, içini döken, bardağından son yudumu aldı, paketteki son sigarayı yaktı, arkasını dönüp uzaklaştı.

O giderken, diğerleri birbirinin üstüne kusuyordu. Zaman durdu.

__________________________________________________

(02:20 ve sonrası..)



"I lost my mind long ago
down that yellow brick road."

No comments: