29 November 2012

Günday, Daltaban, Söyleşi



Hakan Günday ve Murat Daltaban'ın İKSV Salon'daki söyleşisinden notlar var aşağıda. Bir saatlik bir buluşma gibi düşünün; ilk yarım saatinde ikisinin konuştuğu, kalan bölümün soru cevapla geçtiği. İyi yani, güzel. Uzatmayayım...
__________________________________

(Murat Daltaban'la tanışmasını anlatıyor)
HG: “Murat'la, iş için bir iki kez konuşmuştuk. Sonra bir gün aradı; 'İKSV Salon'da bir konser var, gelir misin?' dedi. Tiger Lillies konseriymiş, o zamana kadar kendileriyle ilgili bir fikrim yoktu. 'Tamam' dedim, gittim. 1.5 saat falan sürdü herhalde. Konser bittiğinde Murat'ı tanıyordum... Sanatı, insan ilişkilerinde referans olarak alabilirsiniz. Kitap, müzik, tiyatro... Bunların hepsi, yarım kalan şeyleri tamamlar. Bazen sizin yerinize de konuşur, sizin yerinize de anlatır.”

(Edebiyat ve tiyatro arasındaki farkla ilgili)
HG: “Roman yazarken kendinizi, oyun yazarken başkasını dövüyorsunuz. Cop tutan el değişiyor. En temel fark bu sanırım... Tiyatro toplu ayinse, edebiyat meditasyondur.”

(Dinleyici sorusu: “Hangi ara 100 yaşına geldiniz? Bu dolulukla, sanki 100 yaşındaymışsınız gibi geliyor bana.” /
Alt Metin: “Dikkat ediyorsanız en öndeyim, 8'deki söyleşiye nereden baksanız 6'da geldim ve şu an size yazıyorum.”)
HG: “Bilmiyorum, uyumamakla ilgili olabilir belki, sonuçta zamanı ikiyle çarpıyorsunuz.”

(Soru: “Bir edebiyatçının tiyatro metni yazmaya gereksinimi var mıdır?”)
HG: “(Gülerek) Asla yoktur. Hatta şöyle söyleyeyim; roman yazmaya da gerek yoktur. İnanın... Hiç gerek yoktur. Ama benim için vardı.”

(Soru: “Biz okurken çok fena oluyoruz, siz yazarken ne yapıyorsunuz?”)
HG: “Çok içiyorum. Aslında şöyle; bankayı nasıl soyacağıma, bankaya girdikten sonra karar veriyorum. Her kitap bir veya birkaç soruyla başlıyor; çözümleyemediğiniz, anlamlandıramadığınız ne varsa onlarla. Dolayısıyla, yazdığım şeyler de bu yüzden bazen çok kötü oluyor. Ama bir yandan, o da güzel; istediğiniz her şeyi yazabiliyorsunuz... Ben klasik müzik değil, punk dinliyorum. Bu çalışmama da yansıyor ve doğal olarak çok sağlıklı olmuyor.”

(Soru: “Hakan Günday romanları endüstrileşiyor mu?”)
HG: “(Gülerek) Yoksa beni Harry Potter yazarı mı sandınız? Bu, tamamen yazara bağlı bir karar. Yazarın kendine kimi patron seçeceğine. Milli Eğitim Bakanlığı kitaplarına girmek isteyen bir yazar olabilirsiniz, parayı kendine patron seçen bir yazar olabilirsiniz ya da okuru patron belleyebilirsiniz. Ve bunların hepsine göre bir pozisyon alabilirsiniz. Ama kendinizi hikayenin emrinde çalışıyor gibi hissederseniz, size kimsenin patronluğu işlemez. Çünkü en sert patron, hikayenin kendisidir.”

(Soru: “Sokakla ilişkiniz nasıl?”)
HG: “Sokaklarla ilişkim banklardan ibaret. Hatta bir bank atlası yapmak istiyorum; dünyanın en iyi 100 bankı. Hangisinde içilir? Önünden günde kaç kişi geçer? Manzarası nasıldır? Bunu istiyorum.”

(Soru: “Kafası rahat, mutlu insan doyurucu bir metin yazabilir mi?”)
HG: “Kendisiyle arasına mesafe koyabiliyorsa fark etmez, yazabilir. Piyango kazanmış ya da bunalıma girmiş... Önemli değil.”

***Kişisel not: Sorunun cevabı beni tatmin etmedi. Daha doğrusu; duymak istediğim şeyi söylemedi. Çok da içinden gelerek söylediğini sanmıyorum ama neyse. Kişisel fikrim; yazar, yazma eylemini meslek edindiyse dediğinde haklı olabilir ama o zaman da yazdıkları ne kadar içten olur? Orası karışık. Mertcan'ın bu konu hakkında söyledikleri ise en güzeli: “Abi sanat dediğin alternatif gerçeklik üretmek değil mi? Var olan gerçeklikten memnun olan adam, neden yeni bir gerçeklik üretme ihtiyacı hissetsin?”

(Hatırlamadığım bir soru üzerine)
HG: “Hayat seni periyodik olarak hayal kurmaktan uzaklaştırır. Tam hayal kurarsın, gelip ensene bir fiske vurur, 'Şu faturayı öde', 'Askere git' gibi şeyler söyler. Bunlarla uğraşırken algın yeniden kapanır. Ama o algı açıkken, etkilenmek istediğin her şeyden etkilenebilirsin.”

(Soru: “Şu sıralar ne dinliyorsunuz?”)
HG: “Yat-Kha. (Doğru anladıysam tabii, ilk kez duydum)”


***Not: Murat Daltaban'ın söylediklerini not almadım, doğrudur. İyi, güzel, yetenekli insan ama bugün (özellikle başlarda) çok konuştu. Çok da değil de nasıl söylesem, iki dakikada anlatırdı da 15 dakikada anlattı gibi. Zaten süre 1 saat civarı, ben de kızdım, kendimce cezalandırıyorum. Tavşan, dağ hikayesi yani. Neyse...


1 comment:

Barakuda said...

***Kişisel not: Sorunun cevabı beni tatmin etmedi. Daha doğrusu; duymak istediğim şeyi söylemedi. Çok da içinden gelerek söylediğini sanmıyorum ama neyse. Kişisel fikrim; yazar, yazma eylemini meslek edindiyse dediğinde haklı olabilir ama o zaman da yazdıkları ne kadar içten olur? Orası karışık. Mertcan'ın bu konu hakkında söyledikleri ise en güzeli: “Abi sanat dediğin alternatif gerçeklik üretmek değil mi? Var olan gerçeklikten memnun olan adam, neden yeni bir gerçeklik üretme ihtiyacı hissetsin?”

bu çok iyi.. katılıyorum..