27 November 2012

beste, ahmet, kılık, kıyafet ve birkaç şey daha..




























İlk ve orta öğrenimim yaşıtım birçok çocuk gibi 12 yıl sürdü. Birinci sınıfı iki ayrı özel okulda okudum, ilk gittiğim okulun batacağına yönelik dedikodular çıkınca, ikinci dönemin başında bir diğerine geçtim. Yanlış hatırlamıyorsam, o dönemki okul ücreti 5500 liraydı, 5.5 milyon da olabilir, emin değilim. Emin olduğum tek şey, ikinci sınıfa geçerken okul ücretinin ikiye katlandığı ve bunun üzerine bizimkilerin, “Öyle bi’ para yok bizde” deyip beni bir devlet okuluna yazdırdığı; Karşıyaka Çarşı içindeki Ankara İlkokulu. 8 yaşındayım, Karşıyaka’nın ortasında neden bir ‘Ankara’ İlkokulu olduğunu çözebilecek durumda değilim ama havalı da geliyor bir yandan, başkent sonuçta. Sonradan öğreniyorum ki; okul, 1922 yılında kurulmuş, o sıralarda da Ankara başkent ilan edilmiş falan. İlk sene okula biraz uzak bi’ yerde oturuyorum. Öğlenciyim, Valide Hanım ve Peder Bey sabahları işe gidiyor, ben de okul saatine kadar evde takılıp, ödev falan varsa onları yapıp, ufaktan ufaktan okula doğru yol alıyorum. Ertesi sene okulun bir arka sokağına taşınıyoruz. Evin balkonundan üçüncü sınıfların camına silgi atabilecek mesafedeyim, büyük lüks. Öyle öyle geçiyor zaman. İlkokulu orada bitiriyor, bugüne kadar bana eşlik edecek en yakın yol arkadaşımı orada tanıyorum. 40 küsür kişi, birlikte dört sene geçiriyoruz, 40’ımız da birbirinden ayrı hayatlardan. Suyun bizim tarafına bakıyorum; anne öğretmen, baba eczacı, hayat standardı sınıf ortalamasının üstünde, yalan yok. Ama standardı benden yüksek olanlar da çok; kimilerinin ailesi otel, kimilerininki fabrika sahibi. O dönemler özel okullar bu kadar revaçta değil, herkes çocuğunu en yakın okula yollama derdinde. Sınıflar da olabildiğince karışık yani, neyse...

Mehmet mesela; babasının, okulun yanında küçük bir ayakkabı tamiri dükkanı var, okuldan çıkıp babasına yardıma gidiyor. Ama Beste de var; babası Alsancak’taki bir otelin sahibi. Ahmet var; annesi babası yok, çocuk yurdunda kalıyor. Ama Kemal var; bürokrat babanın küçük oğlu. Sezin var; üç sokak ötedeki bir apartmanın en küçük dairesinde yaşıyor, annesi ve babası apartmanın işlerini görüyor. Ama tüm bu sosyal eşitsizliğe rağmen, adı konmayan bir okul içi eşitlik de var; Emel Öğretmen kimseyi birbirinden ayırmıyor, annesi uzun teneffüste yemek getirenler hariç, herkes günü gevrek-gazoz (biliyorum, siz ‘simit’ diyorsunuz) ile geçiriyor. Arada Aslı Burger var yanda, oradan kaçamak yaptığımız oluyor ama genel düzeni kimse bozmuyor. Kıyafetler zaten aynı, malum. Varsa bi’ fark, bende aynısından iki, Ahmet’te ise tek önlük var, o kadar. Aynı dersi alıyor, aynı sınava giriyor, aynı topla (ya da gazoz kapağı, ya da ezilmiş kola kutusuyla) oynuyor, aynı kızların kuşağını çözüyor, aynı çocukları dövüyor, aynı çocuklardan dayak yiyoruz. Okula ayak bastığı andan itibaren, ne Ahmet çocuk yurdunda kalan Ahmet, ne Beste babası otel sahibi olan Beste. Herkes aynı, mutlak eşitlik, Ayn Rand’ın ‘Anthem’ romanındaki gibi. Tamam, Beste’nin kalem kutusu daha alımlı, silgileri kokulu, çantası Mickey Mouse’lu ama Ahmet’in de kafası rahat yani, kimsenin varlığı rahatsız etmiyor kimseyi.

Beşinci sınıfa geçiyoruz, Anadolu Lisesi sınavı yaklaşıyor. Bir sene sonra ortaokullu olacağımızın bilincine vardığımızdan hafif bi’ şımarma oluyor tabii, büyüme sancıları baş gösteriyor; şikayetler, kimseyi beğenmemeler, ebeveynlere hayatı dar etmeler falan. Üstümdeki önlük de dar geliyor o zamanlar, 11 yaşında üniformaya sövmeye başlıyorum. Dedim ya; annem öğretmen. İzmir’in ücra mahallelerinde, köylerinde yapıyor öğretmenliğini; Kaklıç’ta, Şakran’da ve diğer bazı “Ben n’apıyorum lan burada?” diyeceğiniz yerlerde. Bugün bi’ İzmirli çevir sor, o bile bilmez yerlerini, neyse. Ben şikayet ettikçe annem karşı argümanlarla geliyor; kendi öğrencilerinin durumundan, çocuk psikolojisinin ne kadar hassas ve çocukların aslında ne kadar acımasız olduğundan, düşüncesiz sözlerin bir çocuğu nasıl yaralayacağından, her çocuğun hayata eşit şartlarda hazırlanması gerektiğinden, bu yüzden görünürde de olsa bir önlüğün çocuk gözünde bu eşitsizliği bozabildiğinden falan bahsediyor. 10-11 yaşındayım, kafamı bunlara yoracak değilim ve bana sorsan, memur kafalı annemin anlattıkları düpedüz saçmalık. O yaşlarda başlıyor anlayışsızlığım, “Eahh bana ne!” deyip geçiyor, sızlanmaya devam ediyorum.

Okulun son günü, 40 kişi birbirimize sarılıp ağlıyoruz. Ben o zamanlar Nihal’i seviyorum, Nihal’den ayrı kalacak olmanın hüznüyle en çok ben ağlıyorum. Sonra 20 kişi falan sahilde biraz turlayıp, yolda dağılanlardan kalan 10-15 kişi Ogan’ın eve gidiyoruz. Nilgün Teyze köfte-patates koyuyor önümüze. Muhabbet sohbet falan derken hava kararmadan evlere dönüyoruz.

Anadolu Lisesi sınavı sonuçları açıklanıyor; yedi senemi geçireceğim yeni durağım, Bornova Anadolu Lisesi oluyor. Kayıt için okula gidiyoruz, bir ton belge, işlem falan derken sıra okul üniformasına geliyor. Pantolon, gömlek zaten belli. Ama okulun armalarını taşıyan süveter, ceket, kravat falan var bi’ de yanında. Ne gerekiyorsa alıyoruz ama ceketi sadece okulun ilk günü giyiyorum, süveteri belki birkaç kez. Kravatı hazırlık sınıfı dışında takmıyorum, Bugs Bunny’li kravatlar falan alıyorum. Bugün düşününce utanıyorum da o gün için şahane bi’ iş yapmışım gibi geliyor. Gri pantolonu da bırakıyorum hazırlık biter bitmez, siyaha geçiyorum.

Hayat standardı dağılımı açısından Bornova Anadolu Lisesi de Ankara İlkokulu’ndan farksız; her sosyal sınıftan insan var ve 3000 kişilik bir okulda, bunu kanlı canlı bi’ şekilde daha rahat fark edebiliyorsunuz. Benzin istasyonları olan da var, belediye bursuyla okul ihtiyaçlarını gideren de. Beden dersinde Reebok Kamikaze ayakkabılarını giyen de var, spor ayakkabısı olmadığı için kösele ayakkabısıyla gelen de. Ama bu eşitsizlik, bir beden derslerinde çıkıyor ortaya. Kalanında üç aşağı beş yukarı herkes aynı, herkes arkadaş, birlikte takılıyor. Zaten hazırlıktan sonra da kimse kravat takmıyor, gömlekler dışarıda, kiminin pantolunu gri, kimininki siyah, o farklı mesela, bi’ de lisede gömlek üstüne Lacoste kazak giyenle, annesinin ördüğü hırkayı geçirenin benzemezliği var, ama o kadar, fazlası değil. Gidebileceğin uçlar belli en nihayetinde, onların arasında mekik dokuyor herkes.

Bununla paralel, ergenlikle beraber bendeki ve diğer tüm yaşıtlarımdaki üniforma nefreti giderek büyüyor. Kravatlar ondan yok, pantolonlar ondan siyah, gömlekler ondan dışarıda, ondan okul ceketi yerine kafamıza göre kazaklarla geliyoruz okula. Adam gibi çıksa sakal da bırakırız ama o konuda elimiz zayıf, zorlamıyoruz. Efendi gibi okula gelenlere acırcasına bakıyor, ‘süt kuzusu’ diyoruz. Büyük büyük laflar ediyoruz sonra; “Genç değil miyim, özgür değil miyim? Niye kotla gelemiyorum? Niye istediğim tişörtü giyemiyorum?” falan, böyle böyle uzuyor liste. Arada valide yine anlatıyor bir şeyler ama 11 yaşımdan hırçın, 11 yaşımdan hadsizim. “Eahh” demek yerine, artık tersliyorum; “Ya siz çok geri kafalısınız, bu sistemsel bi’ sorun, tek tip insan yetiştirmek istiyorlar, anlamıyor musunuz?” diyorum. Kocaman kocaman cümleler. Siyasete, felsefeye kafa yormaya çalışıyoruz ama kafa taze, tam almıyor, tam almayınca da böyle şekilsiz tezler çıkıyor ortaya. Dedim ya; ergenlik işte, insanın başta annesine, babasına, daha sonra çevresindeki her şeye yabancılaştığı, onları yargıladığı ve kendini gerçekten ‘oldum’ sandığı dönemler. Bir bok olmadığını ilerleyen yıllarda anlıyorsun ama o dönemde sana bunu anlatabilecek herhangi bir insan ya da mekanizma yok işte.

Neyse, zaman geçiyor ve sosyal sınıflar arasındaki farklar belirginleşmeye, insanlar gruplaşmaya başlıyor. Kıyafetten değil ama; hafta sonunda buluşulup gidilen yerlerden, kiminin bütçe ayırabildiği kiminin ayıramadığı okul gezilerinden, benzer aileler arasında zamanla oluşan samimiyetten ve daha okul dışı birçok sebepten. Ama o okuldan içeri girdiğinde dengesizlik yine bi’ nebze bozuluyor. Gerçek hayata hazırlandığı yerde, herkes eşitleniyor.

Bu kadar şeyi neden anlattım? Bugün, öğrencilere kıyafet serbestliğinin getirileceği haberinin üstüne herkes bir yorumda bulunuyor. Sosyal farkların belirginleşmesini sağlayacağı için karşı çıkan da var, ‘özgürlük’ adı altında bunu destekleyen de. Ben biraz ilk taraftayım. 10-11 yaşlarında savunmaya başladığım ve üniversitenin bir dönemine kadar savunmaya devam ettiğim ‘isyan’ modundan vazgeçeli çok oldu. Valideye biraz daha kulak veriyorum, dinledikçe, düşündükçe “Bir bildiği varmış” diyorum. Gerçek hayatın, kavganın 18’den sonra başladığına ve o zamana, o kavgaya herkesin eşit şartlarda hazırlanması gerektiğine inanıyorum. Eğitim ve öğretimin eşit şartlarda alınmasını, her çocuğun en azından oturduğu sıralarda, ‘eşitmiş gibi’ hissetmesini elzem buluyorum. Var olan o büyük uçurumların, o büyük eşitsizliklerin, o yaştaki çocukların en önemli sosyal ortamından, yani okul bahçesi sınırlarından uzak kalmasını, çocukların hayattan nefret etmek için, hiç olmazsa mezuniyeti beklemelerini istiyorum.

Görüyorum; “Sanki üniforma olunca her şey düzeliyor! Çocukların cebindeki harçlık farklı değil mi? Ayakkabısının tabanı delik, pantolonunun rengi atmış çocuk yok mu?” diyenler var. Bir açıdan haklılar ama dediğim gibi; bir açıdan. Üstünü örttüğü eşitsizlik, müsaade ettiğinden fazla gibi geliyor bana.

“Hayatın her alanında eşitsizlik var” serzenişlerini de “Eyvallah, güzel söylüyorsun da çocukları tutabildiğimiz kadar uzak tutsak, çok mu kötü olur?” diye yanıtlıyorum.

Bir de ‘özgürlükçüler’ var, unutuyordum; “Sözde özgürlükleri savunan ama sırf iş olsun diye kıyafet serbestliğine karşı çıkanlar var” diyenler. Kendileriyle özgürlük anlayışımız biraz farklı, üzgünüm. 8 yaşında, hayatındaki kararların yüzde 90’ı annesi ve babası tarafından alınan bir çocuğun özgürlüğünü, okula giderken giydiği pantolona, tişörte ya da ayakkabıya bağlamak ne kadar sağlıklı olur bilmiyorum ama pek de anlamlı olmadığı kesin. Beste’yle Ahmet’e kendini eşitmiş gibi hissettiren, hayatın gerçeklerini o iki çocuğun yüzüne vurmayan bir uygulamaya destek vermek, bana daha mantıklı geliyor.

Bütün bunlar, kendi dönemimden yola çıkarak düşündüklerim. Ama bugüne döndüğümüzde, gereksiz bir kaygı olduğunu savunanlara da bir noktada yaklaşıyorum; 20 yıl öncesiyle bugün arasında, her açıdan bariz farklar var. Devlet okulları eskisi gibi değil, o okullardaki çocuklar da 20 yıl öncesindeki kadar farklı sosyal tabakalardan gelmiyor. Ahmet bugün yine Ankara İlkokulu’nda ama Beste’nin ailesi, kızlarını büyük ihtimalle bir özel okula yolladı. Hatta Besteler, eskisi gibi Karşıyaka Çarşı’nın üç sokak ötesinde de oturmuyor. Yine büyük ihtimal şehir dışındaki bir siteye taşındılar, çocukları da o civarda bir yerde okuyor. Ahmet’le Beste’nin hayatın herhangi bir alanında karşı karşıya gelmesi, şu saatten sonra tesadüflere bağlı. Beste, Beste gibilerle, Ahmet de kendi gibilerle büyüyor. Mevzuyu uç bir örnekle İstanbul'a taşırsak; Kemerburgaz’da büyüyen çocuklar, Gaziosmanpaşa’daki akranlarını tanımıyor, tanımayacak da. İzolasyon, ayrışma, ne derseniz deyin, almış başını gidiyor. Herkes kendi küçük dünyasını yaratıyor ve o dünyanın içinde benzerleriyle birlikte, kendine yeni bir yaşam kuruyor.

Üniforma konusundaki hassasiyetler, bu açıdan bakıldığında fazla duygusal gelebilir, doğrudur. Buna bir sözüm yok. Zira, bugün Gaziosmanpaşa’daki bir devlet okuluna gidip bakın; oradaki çocukların hepsi, üç aşağı beş yukarı aynı sosyal sınıftan geliyor. Tıpkı Nişantaşı’dakiler, tıpkı Kağıthane’dekiler, tıpkı Moda’dakiler ve tıpkı Kartal’dakiler gibi. Bir çocuk, özenebileceği başka bir çocuğu ancak sokakta görebiliyor artık, okulda değil. O da kırk yılda bir, denk gelirse. Zira, ne İstanbullu Beste bugün Avcılar’da dolanıyor, ne de İstanbullu Ahmet’in Arnavutköy’e gidesi var.

Son olarak devlet-sistem tarafına dönersek; devlet dediğin kurum ya da artık her ne ise, yapısı gereği elbette ki tek tip insan yetiştirme derdinde. İşine yarayan, kendine benzeyen, itaat edebilen insanlar. Ve bu, bugün devletin tepesine kurulanların getirdiği bir şey de değil üstelik. ‘Devlet’ mekanizması, var olduğu günden beri bu arzuyu taşıyor içinde. Bunun içinde okul üniforması da vardır elbet ama ne kadar vardır? Ondan emin değilim işte.

Birkaç soru geliyor aklıma; -hadi geçmişi de yok sayın, sadece bugünkü devlet yapısına bir bakın- gerçekten işe yarayan ve etkisi büyük bir uygulama olsaydı, bundan vazgeçilir miydi? Ve siz, gerçekten bunu bir lütuf ya da özgürlük iadesi olarak mı görüyorsunuz?

Yatak odanıza kadar giren, okuduğunuz-izlediğiniz şeyler hakkında ahkam kesen, söyleyeceğiniz söze karışan, kafasına göre insanları damgalayan, kendinden olmayanın çemberini giderek daraltan, yetinmeyen, hep daha fazlasını isteyen ve doymayan bu yapının, gerçekten çocuklarınızı, onların ‘birey’ olarak yetişmesini ve ‘özgürlük’ kavramını umursadığını mı düşünüyorsunuz?

Cevabınız ‘evet’ ise sözüm yok, pembe dünyanızda size mutluluklar dilerim. Yok, ‘hayır’ diyorsanız, neyin özgürlüğünden, hangi birey kavramından bahsediyorsunuz, onu da anlamadığımı söylemem lazım.

Böyle...


(Not: Bazı isimleri bilerek değiştirdim.)


1 comment:

Hiç kimse said...

En büyük derdi Kanuni'nin french kissleri olan bir düşünce yapısının özgürlüğü umursadığını falan tabii ki düşünmüyorum. Onların özgürlüğü, kendi özgürlüklerinin bittiği yere kadar.

Ancak eşitlikten çok uzak yaşanan dünyada bu gerçeğe ne kadar erken alışırsak o kadar iyi olacakmış gibi geliyor bana da. hele ki "eşitmiş gibi" hissetmek, daha sonra -benim yaşadığım gibi- duygusal açıdan büyük hayal kırıklıkları yaşatabiliyor. "Dünya bi s.kim değilmiş" gerçeğini ne kadar erken kavrarsak, kabul etmemiz ve bunu tersine çevirmek için mücadele etme sürecimiz o kadar erken başlar. amerika sovyetleri bu yüzden "yenmiştir" mesela. rekabetin çirkinliğine daha çabuk uyabildikleri için.

yorum butonunu işgal ettim azcık :)