26 October 2012

Dünyanın En Uzun Adamı


İki sene önceydi; “Hadi lunaparka gidelim” dedi telefonun diğer ucundaki ses, yapacak başka bir işim yoktu, “Tamam” dedim. İkiyüzonyedi santimetrelik bir adam olarak lunaparka gitme fikri bile komikti, kabul ediyorum ama az sonra anlatacaklarımı ben bile beklemiyordum.

İçeri gireli iki dakika olmuştu ki üç çocuk etrafımı sardı. En uzunu benden bi'buçuk metre kısa veletler, benden bahsediyordu; “Hey, şuna bak!” dedi biri, biraz geç anladım ama galiba beni lunaparkın bir parçası sanıyorlardı. Dünyanın en uzun adamı!” dedi diğeri, sonra bağıra bağıra etrafımda koşuşturmaya başladılar, sebep oldukları hareketlilik kalabalığı daha da artırdı. Ebeveynlerin, çocuklarına sirk ve lunapark arasındaki farkı öğretmiş olmalarını dilerdim, lakin onlar da peşlerinde bitap düştükleri üç yaşındaki canavarlara yeni bir açıklama yapmak istemiyorlardı.

O sırada biri bacağıma yapıştı ve annesine bağırdı; “Çek hadi, fotoğrafımızı çek” diyordu, işin kötüsü annesi de makinaya davranma konusunda en az çocuğu kadar arsızdı. Her şey bir anda geliştiği için tepki veremedim.

O gün üst üste 48 fotoğraf çektirdim; omuzlarımda bir çocuk, sağ kolumda bir çocuk, sol kolumda bir çocuk, bana yumruk atarken poz veren bir çocuk, kendisini havaya kaldırmamı isteyen bir çocuk ve diğerleri... Bostancı'da en az Eyfel kadar ilgi görüyordum. Atlıkarıncalar, dönme dolaplar, gondollar yalan olmuştu, lunaparkın yeni kralı bendim.

Gördüğüm ilgi lunaparkın sahibini de etkilemiş olacak ki bir süre sonra yanıma geldi. “Bizimle çalışmak ister misin?” dedi. Daha önce birçok işte çalışmıştım ama ilk kez birisi bana iş teklif ediyordu. “Ne kadar vereceksiniz?” dedim, söylediği rakam hiç de fena değildi. Üstelik, bu parayı sadece durarak kazanacaktım.

“Peluş oyuncak standının yanında bir yer ayarlarız sana, hatta bi' de pankart yaptırırız; 'DÜNYANIN EN UZUN ADAMI', nasıl, sence de iyi bi' teklif değil mi?” dedi. Gözündeki ışığı o ana kadarki hiçbir patronumun gözünde görmemiştim, beni o kadar istiyordu ki; dünyanın en büyük lunapark zincirine giden yoldaki ilk adımını benimle atacağına inandığına yemin bile edebilirdim.

Şimdi anlatınca çok aptalca geliyor, biliyorum ama hevesinden etkilenip “Tamam” dedim, “Ne zaman başlıyoruz?”.

Ertesi hafta lunaparktaki yerimi aldım; hafta içi evde yatıyor, hafta sonu iki gün çalışıyordum, daha doğrusu duruyordum. Her gün 40-50 kadar çocukla fotoğraf çektiriyor ve anlamsız sorularını, yüzümdeki anlamsız gülümsemeyle cevaplıyordum.

“Bulutlara değebilir misin?”, “Balonum kaçtı, alır mısın?”, “Uçakları tutar mısın?” gibi şeyler. Üç yaşındaki çocukların nasıl bir hayal gücüne sahip olduğu hakkında en ufak bir fikriniz olmadığına dair bahse girebilirim. Ya da sizden beklentileri konusunda.

Ama en garibi (ve şimdi düşünüyorum da en ağırı) “Sen niye böyle oldun?” sorusuydu galiba. Gerçekten, ben niye böyle olmuştum?

Soruyu soran, diğerlerinden biraz daha büyüktü; Ahmet. Altı yaşındaydı ve evi yakın olduğu için, bulduğu her fırsatta lunaparka geliyordu. Bir süre sonra muhabbetimiz ilerledi. Hatta bir keresinde beni arkadaşlarıyla oynadığı basketbol maçına bile çağırdı. Tamam, beni çok sevdiği için değil, arkadaşlarıyla girdiği iddiayı kazanabilmek için çağırıyordu ama yalan yok, bi' anlık da olsa gitmeyi düşünmüştüm.

“Sen niye böyle oldun, söylesene!” diye tekrarladı. Bu çocuklar arsız, gürültücü ve hayalci olmalarının yanında, aynı zamanda ısrarcıydı. “Bilmiyorum” dedim, “Neden basketbolcu olmadın?” diye devam etti. O gün Ahmet'ten kurtuluş yoktu. “Aslında 10 sene oynadım ama olmadı” gibi bi' cümle çıktı ağzımdan, sonra kendime geldim, resmen altı yaşında bi' çocuğa hesap veriyordum. Sinirimi belli ederek “Ahmet siktir git hadi, beni rahat bırak!” dedim. Ağlayarak uzaklaştı. Ama keşke uzaklaşmakla kalsaydı...

Benden yediği fırçadan sonra eve gidip annesini çağırmış, sonra beraber lunaparka dönüp beni patrona şikayet etmişler. Kafamı kaldırdığımda patron, Ahmet ve Ahmet'in annesinin, kararlı adımlarla bana doğru yürüdüğünü gördüm. Suratlarından pek de hayırlı bi' iş için gelmedikleri belli oluyordu. Ben patron başlar diye tahmin ediyordum ama Ahmet'in annesi daha hızlı çıktı, “Sen kimsin de benim oğluma küfrediyorsun hayvan!” dedi. “Ama siz de hayvan dediniz şimdi” diyecek oldum, araya patron girdi, “Çabuk özür dile!” diye bağırdı. O bağırınca Ahmet de ağlamaya başladı. İşler giderek karışıyordu. Altı yaşındaki şımarık bir velet, resmen ağzıma sıçmıştı. Gururuma yediremedim, “Özür dilemiyorum, hatta şimdi siktirip gidiyorum buradan” dedim. Yetinmedim; Ahmet'in annesine dönüp “Oğlunuz gerçek bir gerizekalı” diyerek kapanışı yaptım ve intikamımı almış olmanın gururuyla peluş oyuncakların yanındaki standımı terk edip lunaparktan uzaklaştım.

O sahneyi şimdi bi' daha gözümün önüne getiriyorum da; tam bir utanç tablosu. Benden yirmi yaş küçük ve 100 santimetre kısa bi' çocukla kavga edip, işimden olmuştum. Tarihe altın harflerle kazınacak bir salaklık örneği.

O gece iki şişe şarap alıp eve geldim, birinci şişeden sonra ertesi gün lunaparka gidip Ahmet'i dövmeyi düşündüm ama ikinci şişenin sonunda mayışıp bu fikrimden vazgeçtim. Galiba o süre içinde aldığım en mantıklı karar da bu oldu.

Ertesi hafta eski işime döndüm ve hayatıma kaldığım yerden devam ettim. Arada hala lunaparkın etrafına gidip içeriyi gözlüyorum. Benden sonra atlıkarınca, dönme dolap ve gondol yeniden ilgi odağı olmuş. Hayalleri sekteye uğramış olsa da patronun da keyfi yerinde görünüyor. Ahmet mi? Son gördüğümde atlıkarıncanın bacağına işiyordu. Sevimsiz piç.

No comments: