28 September 2012

Arsenal-City



Dün, Jamie Redknapp maç sonrası yayınında "You'd pay to watch Arsenal's midfield" ifadesini kullandı. 1-1 tamamlanan Manchester City maçından sonra yapılabilecek en iyi yorum da buydu sanırım.

Arteta-Diaby-Cazorla üçlüsü öyle bir top oynuyor ki; işi gücü bırakıp izleyeseniz geliyor. Bir yerden sonra dalıp, kurdukları küçük üçgenlerde kayboluyorsunuz. Bu, her futbolsever için büyük keyif, en azından öyle olmalı. Zira, Song'un gidişinden sonra kimse Arsenal orta sahasının böylesine uyumlu bir birliktelik yakalayabileceğini düşünmüyordu. Aksine, (ben de dahil) herkes Song'dan boşalan yerin doldurulması gerektiğine inanıyordu. Tekrar düşünüyorum da; o an için çok da berbat bir talepte bulunmuyorduk aslında...

Arteta? Takıma geçen sezon transferin son dakikasında katıldı. Bir sezon boyunca birlikte oynadığı adamlar; Song, Rosicky ve Ramsey oldu. Song, bugün Barcelona'da. Rosicky, bildiğiniz Rosicky; bir var, bir yok. Ramsey de 11'deki yerini kaybetmiş gözüküyor. Yani, Arteta'nın geçen seneden hiçbir sabiti yok. Diaby? İki sezonu boş geçirdi, bu yıl sakatlıktan kurtuldu (tahtaya vur!), canavar gibi top oynuyor ama onun da geçmiş yıllardan herhangi bir sabiti yok. Cazorla? Londra'ya bu sezonun başında geldi. Yeni bir ülke, yeni bir takım, yeni arkadaşlar...

Normal şartlarda bu üçlünün birbirine alışması, birlikte oynamayı öğrenmesi için zamana ihtiyacı olduğunu düşünürsünüz. Ama onların böyle bir sıkıntısı yok, aksine uzun süredir birlikte oynuyor, birbirlerini gayet iyi tanıyor gibiler. "Peki bu nasıl oluyor?" sorusuna  "Arsene Wenger" dışında mantıklı bir cevap bulmakta zorlanıyorum, o kadar garip.

Garip, çünkü bu üçlü kendi uyumlarını sahaya yansıtmak dışında yanlarındakileri de bir 'tık' yukarı taşıyorlar. Geçen sezonun top ezme canavarı Ramsey'nin, Manchester City deplasmanında paspas olması oldukça muhtemeldi. Ama o maçın yıldızlarından biri olmayı seçti. Pas trafiğine girdi, boş alana kaçtı, top aldı, top verdi, kademeye girdi. Özetle; bir orta saha oyuncusunun yapması gereken her şeyi yaptı. Gibbs, sol bekte sezon başından bu yana muazzam top oynuyor. "Emirates'te su satamaz" dediğim Jenkinson, Liverpool maçının 30. dakikasından bu yana çıkışta. Çıkış dediğim de basit bir performans iyileşmesi gibi algılanmasın; City deplasmanında birçok kişi tarafından maçın oyuncusu gösterildi, o düzeyde. Ve onu bu kadar iyi yapan da orta üçlü aslında. Top, hangi maç olursa olsun Arsenal hakimiyetinde olduğu için, artık ani kararlar vermek zorunda değil. En büyük eksiği oyun zekası, en büyük zararı yanlış kararlar olan bir futbolcu için büyük avantaj. Ve savunmanın merkezinde Vermaelen, Koscielny ya da Mertesacker oynamış, fark etmiyor. Dünkü maç, bunun için iyi bir örnek. Bu üçlüden ikisi sahada olduğu sürece, takım savunması ayakta kalmayı başarıyor.

Ve hepsinden önemlisi; bu yıl Arsenal'ı izlerken her şeyin belli bir hesap-kitap içinde yapıldığını görebiliyorsunuz. 'Gelişine' hareketler yok oyunda. Savunmadan topun çıkışı, orta sahada nasıl dolaşacağı, hücuma nasıl ulaşacağı, savunmada alanın nasıl parselleneceği, hepsi belli, hepsi çalışılmış. Prematüre bir Barcelona izler gibisiniz, öyle diyeyim.

Walcott yedekten geliyor, The Ox, Giroud öyle, Vermaelen yok, Sagna yok, Szczesny yok... Ama City deplasmanında, son şampiyona karşı, geriye düştüğünüz maçta, yenilmeden dönmeyi başarıyorsunuz. Neresinden baksanız büyük iş...

Sezonun devamına ilişkin tek soru işareti ise bitirici bir forvetin eksikliği, biraz da muhtemel sakatlıklar. Büyük talihsizlikler yaşanmazsa, kara bulutlar Kuzey Londra'nın üstünde dolaşmazsa, şampiyonluk yine uzak ama Arsenal bu yılın en 'güzel' takımı olur, o belli.

Unutmadan şunu da ekleyeyim; takımın son haline bakınca, birbirine güvenen, inanan ve kendilerini bırakıp gidenlere inat ortaya karakter koyan, maçın her anında oyuna tutunan ve atılan gollerden sonra on kişi birbirinin üstüne atlayıp yumak olan bir topluluktan bahsediyoruz. Zirve hedefi fazla iyimser, yol da uzun ve zorlu olabilir ama takımın heyecan verdiği kesin. Sağlıklı kalsınlar, bildiklerini oynasınlar, bana yeter. Sanırım size de...

Not:  Golden sonra dizlerinin üstünde kaymaya çalışan, sonra çime takılıp bi' anlığına korkan, kendi ekseninde bi' tur atıp arkadaşlarının üstünde sevincini tamamlayan 2.5 metrelik Mertesacker sevimli değil de nedir? Şu takımı nasıl sevmezsiniz anlamıyorum...


No comments: