25 February 2011

Apricot

fucking ace

hate it

j_r_my_berton


cycle


kaynak: bbbarze

Carmelo #7

the king of limbs / ilk üçüm -şimdilik- budur..

 Radiohead - Lotus Flower

 Radiohead - Little by Little

 Radiohead - Codex

Baz Luhrmann - Sunscreen





ladies and gentlemen of the class of ’97
wear sunscreen
if i could offer you only one tip for the future,
sunscreen would be it. 
the long term benefits of sunscreen have been proved by scientists, 
whereas the rest of my advice has no basis more reliable than my own meandering experience 
i will dispense this advice now.


enjoy the power and beauty of your youth, oh nevermind, 
you will not understand the power and beauty of your youth until they've faded. 
but trust me, in 20 years you’ll look back at photos of yourself 
and recall in a way you can’t grasp now, how much possibility lay before you 
and how fabulous you really looked, 
you are not as fat as you imagine.


don’t worry about the future, or worry, but know that worrying is as effective as trying to solve an algebra equation by chewing bubblegum. 
the real troubles in your life are apt to be things that never crossed your worried mind, the kind that blindside you at 4pm on some idle tuesday.


do one thing everyday that scares you


sing


don’t be reckless with other people’s hearts, 
don’t put up with people who are reckless with yours.


floss


don’t waste your time on jealousy, sometimes you’re ahead, sometimes you’re behind, 
the race is long, and in the end, it’s only with yourself.


remember the compliments you receive, forget the insults, 
if you succeed in doing this, tell me how.


keep your old love letters, throw away your old bank statements.


stretch


don’t feel guilty if you don’t know what you want to do with your life, 
the most interesting people i know didn’t know at 22 
what they wanted to do with their lives, 
some of the most interesting 40 year olds i know still don’t.


get plenty of calcium.


be kind to your knees, you’ll miss them when they’re gone.


maybe you’ll marry, maybe you won’t, maybe you’ll have children, maybe you won’t, 
maybe you’ll divorce at 40, 
maybe you’ll dance the funky chicken on your 75th wedding anniversary 
what ever you do, don’t congratulate yourself too much or berate yourself either 
your choices are half chance, so are everybody else’s. 
enjoy your body, use it every way you can, don’t be afraid of it, 
or what other people think of it, it’s the greatest instrument you’ll ever own


dance, even if you have nowhere to do it but in your own living room.


read the directions, even if you don’t follow them.


do not read beauty magazines, they will only make you feel ugly.


brother and sister together we'll make it through 
someday a spirit will take you and guide you there 
i know you've been hurtin, but i've been waitin' to be there for you 
and i'll be there just helping you out whenever i can


get to know your parents, you never know when they’ll be gone for good.


be nice to your siblings, they are the best link to your past 
and the people most likely to stick with you in the future.


understand that friends come and go, but for the precious few you should hold on. 
work hard to bridge the gaps in geography and lifestyle because the older you get, 
the more you need the people you knew when you were young.


live in new york city once, but leave before it makes you hard, 
live in northern california once, but leave before it makes you soft.


travel.


accept certain inalienable truths, prices will rise, politicians will philander, 
you too will get old, and when you do you’ll fantasize that when you were young 
prices were reasonable, politicians were noble and children respected their elders.


respect your elders.


don’t expect anyone else to support you. maybe you have a trust fund, 
maybe you have a wealthy spouse; but you never know when either one might run out.


don’t mess too much with your hair, or by the time you're 40, it will look 85.


be careful whose advice you buy, but, be patient with those who supply it. 
advice is a form of nostalgia, 
dispensing it is a way of fishing the past from the disposal, wiping it off, 
painting over the ugly parts and recycling it for more than it’s worth.


but trust me on the sunscreen



Arsene Wenger

"Bir pub'da büyümekten daha iyi bir psikolojik eğitim düşünemiyorum. Orada futbol konuşan insanlardan, taktik ve oyuncu seçimi hakkında çok şey öğrendim. Kimin sol kanatta oynaması gerektiğinden tutun, kimin o sırada sahada olması gerektiğine kadar..."

Arsenal tarihinin en başarılı menajeri Arsene Wenger, futbolla tanıştığı ortamı böyle özetliyordu. Strasbourg yakınlarındaki küçük bir kasabada; Duttlenheim'da büyüyen Wenger, futbolculuk kariyerinin ardından Strasbourg genç takımının başında menajerliğe adımını attı.
Cannes ve Nancy maceralarının devamında soluğu Monaco'nun başında aldı ve futbol dünyası, Wenger'in ilk mahsülleriyle tanışmaya başladı. Wenger atölyesinin ilk ürünleri, George Weah ve Victor Ikpeba'ydı. Monaco ile ilk sezonunda şampiyonluk yaşayan teknik adam, 1991'de de Fransa Kupası'nı kazandı. Wenger, Youri Djorkaeff'i de dünya futboluna sunduktan sonra kimsenin kolay kolay cesaret edemediği bir tercihe imza attı ve Japonya Ligi takımlarından Nagoya Grampus Eight'in başına geçti. Uzakdoğuda geçirdiği bir yıl, Wenger'i zihinsel anlamda doyururken, sadece saha içi değil, saha dışına dair farklı algılar geliştirmesine de katkıda bulundu.
Bir yıl sonra Arsenal'ın başına geçtiğinde, İngiliz futbol kamuoyu Japonya'dan gelen bu gizemli Fransız'ı tartışıyordu. Adı daha önce İngiltere Milli Takımı ile anıldığında kendisi için "Arsene Who?" başlığını kullanan gazetelere inat, 14 yıl sonra Emirates Stadı tribünlerinde 'In Arsene We Trust!' pankartları açılacaktı.
Eylül 1996 'da menajerlik görevine getirildiği andan itibaren,  'Topçular' için hiçbir şey eskisi gibi olmadı. Taktik zekasını entelektüel birikimiyle süsleyen, elektrik mühendisliğinin üstüne ekonomi master'ı yapan bir yabancı, Arsenal tarihinin Birleşik Krallık sınırları dışından gelen ilk menajeri oluyor ve gelenekçi Britanya futbolunda devrim yapmaya hazırlanıyordu.
Uzakdoğu mutfağından aldığı ilhamla futbolcularının beslenme düzenini değiştiren, alkol sorunlarıyla boğuşan savunma oyuncusu Tony Adams ile bire bir ilgilenen Wenger, altyapıyı da öncelik sırasının başına koydu.
İkinci sezonunda Arsenal'a kulüp tarihinin ikinci lig-kupa dublesini kazandırdı. Aynı başarıyı 2001-2002 sezonunda tekrarlayıp, 2003-2004 sezonunu namağlup şampiyon tamamladı. 4 FA Cup, 3 Premier Lig kupası, Wenger'i kulüp tarihinin en başarılı menajeri yaparken, 2000'de Galatasaray'a kaybettiği UEFA Kupası finali ile 2006'da Barcelona'ya kaptırdığı Şampiyonlar Ligi kupası, bu parlak kariyerin taçlandırılmasına engel oldu.
Wenger ayrıca, gençlere verdiği önemle sayısız yıldızı dünya futboluna kazandırdı. Anelka, Vieira, Toure, Henry, Pires ve Ljungberg gibi ilk dönem mahsüllerinin yerini, bugünlerde Fabregas, Van Persie, Nasri, Gael Clichy, Diaby ve Alex Song aldı. Wenger atölyesinin dünya futboluna sunduğu son yıldızlar ise Jack Wilshere, Carlos Vela ve Theo Walcott oldu.
Ülkesinde 'Legion d'Honneur' nişanıyla ödüllendirilen, İngiltere'de kraliçenin onur listesine giren, doğum günü 22 Ekim, Arsenal taraftarınca 'Wenger Günü' ilan edilen ve 2007 yılında bir astroide adı verilen Arsene Wenger, endüstriyel futbola imkanları dahilinde karşı koymaya çalışan bir Don Kişot gibi görülebilir. Ya da gençlere verdiği önem nedeniyle sonsuz gençlik için ruhundan vazgeçen Dorian Gray ile eş tutulabilir. İngiliz futbolundaki devrimine rağmen geri kafalılıkla suçlanabilir ve hatta Arsenal,  beş sezondur müzesine tek bir kupa dahi koyamamış olabilir.
'Sıkıcı, sıkıcı Arsenal!' tezahüratını yerle bir etmeyi başarmış bir teknik adam için bunlar ne kadar önemli detaylar bilinmez. Kesin olan bir şey var ki; bunların hiçbiri, Arsene Wenger'in modern zamanların en önemli futbol filozoflarından biri olduğu gerçeğini değiştirmek için yeterli değil. Zira, kendisini ve dünya futboluna etkilerini reddedenler zamana karışıp giderken, bu asil ve idealist Fransız, Arsenal tarihinde 'katkıda bulunanlar' köşesinin onur konuğu olmaya devam edecek.

Bayern Münih vs. Borussia Dortmund




Almanya'da ezeli rekabet denince akla ilk gelen Bayern Münih ile Borussia Dortmund arasındaki mücadele olmayabilir. Hatta, Bayern Münih adına 1860 Münih, Borussia Dortmund içinse Schalke 04 ile oynanan karşılaşmalar, 'ezeli rekabet' tanımının içini daha iyi doldurabilir.

Ancak, iki kulüp arasında 90'ların başından itibaren büyük bir çekişme yaşandığı da yadsınamaz bir gerçek.

İki takımın ilk buluşması, 1965-1966 sezonuna denk geliyor. Münih'te oynanan ilk maçtan galip ayrılan taraf,  2-0'lık sonuçla Borussia Dortmund oluyor. Derbinin tarihsel açıdan köklü bir geleneğe sahip olmadığını söyleyebiliriz. Ancak iki kulübün kaderleri, çok daha öncesinde kesişiyor.

Borussia Dortmund, 19 Aralık 1909'da kilisenin futbol üstündeki etkisinden rahatsız olan bir grup genç tarafından kuruldu. Kulübün ilk toplantısı 'Zum Wildschütz' isimli bir pub'da yapıldı. Borussia ismi, yerel bir bira fabrikasına da adını veren Latince 'prussia' kelimesinden geliyordu. 1930'larda, Nazi Partisi Alman futbolunu yeniden şekillendirirken, partiye katılmayı reddeden kulüp başkanı görevinden alındı ve kulüp binasında anti-Nazi propagandası için broşürler hazırlayan birkaç kulüp üyesi infaz edildi. 1900 yılında, Münih Jimnastik Kulübü üyeleri tarafından kurulan Bayern Münih de tıpkı Borussia Dortmund gibi Nazi döneminden büyük yaralarla ayrıldı. Kulübün musevi başkanı Kurt Landauer ve teknik direktörü Richard Dombi, baskılara dayanamayıp ülkeyi terk etmek zorunda kaldı.

İkinci Dünya Savaşı'nın ardından yeniden yapılanan Almanya'da futbol geri plana atılınca, iki takım da 60'lara kadar dünya futbol sahnesinin zirvedeki aktörleri arasında yer alma şansı yakalayamadı.

Ancak 1963'te Bundesliga'nın kurulmasıyla birlikte, Bayern Münih ve Borussia Dortmund'un ayak sesleri yeniden duyulmaya başladı. 

Profesyonel düzeydeki ilk kupasını 1965 yılında kazanan Borussia Dortmund, bir yıl sonra, Glasgow'da oynanan Kupa Galipleri Kupası finalinde Liverpool'u 2-1 mağlup ederek, Almanya'ya ilk Avrupa kupasını getirdi. 

1967 yılında, Zlatko Çaykovski yönetiminde Kupa Galipleri Kupası'nı kazanan Bayern Münih'i bir üst seviyeye taşıyan isimse, Çaykovski'nin ardından 1968 yılında göreve getirilen Branko Zebec oldu. Yugoslav teknik adam, Gerd Müller ve Franz Beckenbauer gibi gençlerin etrafında kurduğu takım ve hücuma yönelik oyun anlayışıyla, Bayern Münih'i 37 yıl aradan sonra şampiyonluğa taşıdı. Aynı Zebec, 1981-1982 sezonunda da Borussia Dortmund'u çalıştıracaktı.


70'li ve 80'li yıllar, Dortmund'lular için çok da iyi anılara sahne olmadı. Zira, finansal sorunlarla boğuşan kulüp, o yıllarda başarıya bir hayli uzaktı. Bayern Münih ise 1974 yılında ilk kez Avrupa'nın en büyüğü oldu. Şampiyon Kulüpler Kupası'nda Atletico Madrid'e karşı oynadığı ilk maçta, son dakikada Georg Schwarzenbeck'in golüyle beraberliği yakalayan Bayern Münih, tekrar maçından 4-0 galip ayrıldı ve kupayı müzesine götürdü. Takip eden sezonda Leeds United'ı finalde 2-0'la geçen Bavyera ekibi, 1976 finalinde de St. Etienne'i 1-0 mağlup edip, üst üste üçüncü Şampiyon Kulüpler Kupası zaferini yaşadı ki o günden bugüne, aynı başarıya ulaşabilen başka bir takım olmadı.



Bu dönemde geri planda kalan Borussia Dortmund, 1990'ların başında tekrar çıkışa geçerek, 'Bayern Münih'in ezeli rakibi' rolünü Borussia Mönchengladbach'dan devraldı. Takım, 1993'te UEFA Kupası finalinde Juventus'a mağlup olsa da o sezon kazanılan 25 milyon Alman Mark'ı, yeni yeteneklerin gelişimine ve transfere harcandı. Kadroya katılan isimlerden biri, Alman futbolu efsanelerinden Matthias Sammer'di. Kulüp 1995 yılında ilk Bundesliga şampiyonluğunu kazanırken, 1996'da aynı başarıyı tekrarlayan kadronun yıldızı Sammer de 'Avrupa'da Yılın Futbolcusu' seçildi. Sarı-Siyahlılar, bir yıl sonra, yine Juventus'la ancak bu kez Şampiyonlar Ligi finalinde karşı karşıya geldi. 3-1'lik galibiyetle kupayı müzesine götüren Ottmar Hitzfeld yönetimindeki takım, Kıtalararası kupa finalinde de Cruzeiro'yu mağlup etti.


Bayern Münih ise 90'lı yıllara iyi bir başlangıç yapamadı. 1990'da kazanılan şampiyonluğun ardından üç yılı kupasız geçiren Bayern Münih, Bundesliga'nın zirvesine çıkmak için Franz Beckenbauer'in takımın başına geçmesini ve 1994 yılını bekledi. 1994'te Bayern şampiyon olurken, Dortmund ligi dördüncü sırada tamamladı. O sezon, aynı zamanda 10 yıl sürecek azılı bir rekabetin de ilk adımları atıldı. Dortmund, 95 ve 96'da Ottmar Hitzfeld ile şampiyon olurken, 1997'de Bayern Münih emaneti geri aldı. 1998'de iki kulübün arasından sıyrılan Kaiserslautern, Bundesliga'ya yükseldiği ilk sezonda Otto Rehhagel yönetiminde zirveyi ele geçirdi. Ancak, Bayern Münih'in pes etmeye niyeti yoktu. Bavyeralılar, 1999, 2000 ve 2001'de üst üste üç kez şampiyonluk sevinci yaşadı. 2002'de Dortmund, bir kez daha Bayern Münih saltanatını yıkmayı başarsa da 'Kırmızılar'ın cevabı yine gecikmedi ve 2003 yılında şampiyonluk Münih'e gitti. 


İki takımın Avrupa kupalarındaki tek randevusu da aynı yıllara denk geliyor.


1997-1998 sezonunda Şampiyonlar Ligi çeyrek final ilk maçında Münih'te gol sesi çıkmıyor. Dortmund'da oynanan rövanş maçı da aynı skorla tamamlanınca uzatma bölümüne geçiliyor. Stephane Chapuisat'ın golü turu Borussia Dortmund'a getirirken, Bayern Münih Avrupa'ya veda ediyor.


90'ların sonu ve 2000'lerin başında kendilerini amansız bir rekabetin içinde bulan iki kulüpten Borussia Dortmund için, 2002'deki şampiyonluğun ardından işlerin pek de yolunda gittiğini söyleyemeyiz. Zira şampiyonluk sonrasında finansal darboğaza giren Sarı-Siyahlılar, yıldızlarını birer birer elden çıkarmak zorunda kaldı. Bu, borsaya açılan ilk Alman kulübü olma özelliğine sahip Dortmund'un sportif başarısını direkt olarak etkilerken, Thomas Doll ile başlayan yükseliş süreci, yaklaşık beş yıllık bir bekleyişin ardından Jürgen Klopp ile tavan yaptı. Genç oyunculara önem veren ve iyi bir scouting sistemiyle ucuz yetenekleri keşfeden Borussia Dortmund, bir yandan mali yapısını düzeltirken, bir yandan da bu sezon itibarıyla Bundesliga'da şampiyonluk adayları arasına ismini yazdırmayı başardı.




Bayern Münih'in ise özelikle 80'lerin ortasından itibaren bu tarz sorunları olmadı. Aksine, Almanya'nın süper gücüne dönüşen kulüp, mali yönden arayı giderek açıp, rakiplerinin yıldızlarını birer birer kadrosuna katmaya başladı. Bayern'in diğer kulüplere yaşama şansı vermeyen politikaları nedeniyle Almanya'da bir nefret objesine dönüştüğünü söylemek zor değil. Zira 80 milyon Alman vatandaşı içinde 10 milyon taraftara sahip Münih ekibi, nüfusun geri kalanı tarafından nefretle anılıyor.  Almanlar bu durumu, "Ya onlardansınızdır ya da onlardan nefret edersiniz" diyerek özetliyor. Yapılan bir araştırma da bunu doğrular nitelikte. Buna göre, -her ne kadar '10 milyon Bayern taraftarı' iddialarına ters düşse de- Almanların %92'sinin Bavyera ekibinden nefret ettiği iddia ediliyor. Sonuç bölümünde verilen mesaj ise yoğun ironi içermekte; "Nüfusun %8'i sizinle dost olmak ya da sizlerden biri gibi görünmek isteyebilir. Ancak bunun nedeni, başka bir arkadaş bulamamalarıdır".


Bayern'e duyulan antipatinin izlerine her yerde rastlamak mümkün. Ünlü Alman müzik grubu 'Die Toten Hosen', "Kesinlikle emin olduğum bir şey var ki; asla Bayern'e gitmeyeceğim!" sözleriyle başlayan 'Bayern' isimli şarkısında, toplumun geneline yayılan bu nefreti çok net bir biçimde ifade ediyor.


Gelinen noktada, -özellikle 2002 sonrasında yaşanan krizi de hesaba katarsak- yetiştirdiği ya da özenle araştırıp ucuza kapattığı genç yeteneklerle Bundesliga'nın zirvesine kurulan Borussia Dortmund'un, 'FC Hollywood' lakaplı rakibine oranla daha fazla alkış ve sempati topladığını söylemek mümkün.


Nuri Şahin de Dortmund'a duyulan bu sempatinin başaktörlerinden biri. Tıpkı, Bayern Münih'li taraftarlara 'Lammbock' filmine ilham verecek kadar kendini sevdirmeyi başaran Mehmet Scholl gibi, Nuri de 2000'lerin sonunda Dortmund'lu futbolseverlerin sevgisini kazanmış durumda.


Maça dönecek olursak; rakibinin 13 puan önünde yer alan Dortmund, karşılaşmadan mağlubiyetle ayrılmadığı takdirde şampiyonluk yarışında Bayern'i devre dışı bırakacak. Hatta aksi bir durumda bile çok büyük bir avantaja sahip olduklarını belirtmek gerekiyor.


Her sene kombine rekoru kıran Signal Iduna Park sakinlerinin Münih deplasmanında da takımlarını yalnız bırakmayacağı kesin. Allianz Arena'yı dolduracak Münih'liler de takımlarının galibiyeti adına ellerinden geleni yapacak.


Rekabetin saha içine nasıl yansıyacağını ise bilmiyoruz. Ancak eldeki veriler, son dokuz yılda iki kulübün hiç bu kadar denk bir mücadele içinde olmadığını gösteriyor. Bu da futbolseverlere kusursuz bir futbol ziyafetini işaret ediyor.

24 February 2011

22 February 2011

radiohead - morning mr. magpie



you know you should
but you don't
you know you should
but you don't


you got some nerve
coming here
you got some nerve
coming here


good morning mr. magpie
how are we today
they've stolen all my magic
and took my melody

17 February 2011

15 February 2011

Best of Ronaldo Luís Nazário de Lima



*Bu klip, ilk olarak NTV Spor'da yayınlanan 'Spor Gecesi' programında kullanılmıştır..

you say justin bieber, I say queen..



"I don't ever want to feel 
like I did that day
take me to the place I love
take me all the way.."


*Youtube'a girin, 'Under The Bridge' yazın, çıkan ilk videoya tıklayın..


Altta şu yorumu göreceksiniz;


"You say Lady Gaga, I say The Doors
You say Hannah Montana, I say The Rolling Stones
You say Owl City, I say Led Zeppelin
You say Jonas Brothers, I say The Beatles
You say Justin Bieber, I say Queen
You say Taylor Swift, I say AC/DC


95% of teens these days listen to the same crappy pop over and over again. If you're one of the 5% who still listens to real music, thumb this up, then copy & paste it to at least five videos. Don't let the spirit of rock and roll die!"


Adam haklı beyler!



09 February 2011

Ben Folds & Nick Hornby - From Above


Nick Hornby, sancılı bir kitap çıkarabilirdi bu hikayeden.. Uğraşmamış; şarkı sözüne bağlamayı tercih etmiş.. Beyne giden yol gözden değil, kulaktan geçiyor bu sefer.. Ama yine aynı yere çıkıyor.. Ağzının ortasına vuruyor sindirmeden önce.. "Sure we all have soulmates but we walk past them every day, oh no!" dediğinde iğneler batırıyor göğsüne.. "Maybe that's how books get written, maybe that's why songs get sung, maybe we owe the unlucky ones.." ile duvardan duvara vuruyor.. Bıraktığı yer ise sakıncalı, alabildiğine bataklık.. Çıkmak için çaba gerekiyor, hem de çok..


*****
They even looked at each other once across a crowded bar 
He was with Martha, she was with Tom 
Neither of them really knew what was going on 
Strange feeling of never 
Heartbeats becoming synchronized 
And staying that way forever
Most of the time it was just near misses 
Air kisses, once at a bookstore, once at a party 
She came in as he was leaving 
And years ago at the movies, she sat behind him 
A 6:30 showing of 'While You Were Sleeping' 
He never once looked around 
It's so easy from above 
You can really see it all 
People who belong together 
Lost and sad and small 
But there's nothing to be done for them 
It doesn't work that way 
Sure we all have soulmates but we walk past them every day, oh no 
And it's not like they were ever actually unhappy in the lives they lived
He married Martha, she married Tom 
Just this vague notion that something was wrong 
A naked absence, a phantom limb 
An itch that could never be scratched 
Neither of them knew what was going on 
A strange feeling of never 
Heartbeats becoming synchronized 
And staying that way forever 
Who knows whether that's how it should be 
Maybe our ghosts live in that vacancy 
Maybe that's how books get written 
Maybe that's why songs get sung 
Maybe we owe the unlucky ones 
Maybe that's how books get written 
Maybe that's why songs get sung 
Maybe we owe the unlucky ones

08 February 2011

kafama göre..



biri düştü, biri kalktı,
biri kış, biri yazdı,
biri söyler, biri dinler,
biri fazla, biri azdı..


gün geldi; konuştular..


hepsi yalandı..

Broken Bells - The High Road

 

Go down to wait all night
She's bound to run him out
The rest of the nothing of any how
To each his own
The garden is sorting out
She curls her lips on a bar
I don't know if you're dead or not
If you're anyone


Come on and get the minimum
Before you open up your eyes
It's all being served in your hands
Your addled eyes
Come on and get to open yours
Collected at the borderlines
They want to get up in your hair


Cause they know, so do I
The high road is hard to find
A detour in your new life
Tell all of your friends getting warm


The dogs who ran all night
The son who hoped it would
Break from the warfare in your house
To each his own
The soldier is bailing out
And curled his lips on a bar
And I don't know if the dead can talk
To anyone


Come on and get the minimum
Before you open up your eyes
It's all being served in your hands
Are you one of us
Come on and get to open yours
Collected at the borderlines
They want to get up in your hair


cause they know, so do I
The high road is hard to find
A detour in your new life
Tell all of your friends getting warm


It's too late to change your mind
You let laws be your guide