30 June 2010

29 June 2010

Kobe - Jordan - #23 - Cigar




Andy Gray der ki;


"Kobe dons a Michael Jordan jersey and puffs a cigar. Don't see Magic doing this in a Bird jersey!"


Adam haklı beyler!

28 June 2010

Muhammad Ali vs. Cleveland Williams (1966)




































Kaynak: SI

Dennis Rodman & Michael Jordan

































Kaynak: SI

Woodcutter Larry!




































Kaynak: SI

Nicolas Mahut - John Isner

World Cup 2010: Portekiz






















Portekiz'de dikta rejiminin başında bulunan Salazar, halkı uyutmak için 3F'yi; yani fado, fiesta ve futbolu... Şaka, şaka!


Soruyla başlıyorum;


Futbolla ilişkisi kulüp takımları düzeyinde bir futbolsever düşünün. Milli takım performanslarından, uluslararası turnuvalardan vs. haberi olmasın. Göreviniz; kendisine Portekiz Milli Takımı'nı tarif edebilmek adına son 2-3 yıla bakarak beklenti/başarı eğrisi açısından benzer bir kulüp takımı seçmek. Bu durumda tercihiniz ne olurdu?


Bu soruya Arsenal cevabı verenler ya da Arsenal cevabını uygun bulanlar ile yola devam edelim. Zira, Euro 96'dan bu yana katıldığı her turnuvada kendisinden bir şeyler beklenen, "Ha oldu, ha olacak!" derken yılları deviren bir takımdan bahsediyoruz. Portekiz'in 'altın jenerasyonu' miâdını dolduralı çok oldu ancak alttan oyuncu yetiştirmeye devam ediyorlar ve bu beklentiyi aradan geçen 14 yıla rağmen taze tutmayı başarıyorlar. Mutlak başarı kavramı üstünden ilerlemeyeceksek, bunun da hatırı sayılır bir değeri olduğunu söylemek lazım. Lakin Portekizlilerin git gide daha da sabırsızlandığını görmemek için de ayrı bir meziyet gerekiyor. Güzel futbol, sükseli yıldızlar, yaratıcı ayaklar ve daha fazlası... Yıllardır her şeye sahipler (forvet hariç), ancak karşılığını bir türlü alamıyorlar. Acıklı bir senaryo olduğuna şüphe yok, ancak detaylara inmek için filmi biraz başa saralım; Euro 96'ya bol Pinto'lu, Folha'lı, Figo'lu, Rui Costa'lı kadrosuyla iştirak eden Portekiz'den ilk etapta kimse şampiyonluk beklemiyordu. Onlar da gruptan lider çıkıp Çek Cumhuriyeti'ne elenerek görevlerini yerine getirdi. Fransa 98'e ise katılamadılar. Zira Rui Costa, 1-0 önde götürdükleri Almanya maçında gördüğü kırmızı kartla takımını 10 kişi bırakmakla kalmadı, aynı zamanda yiyecekleri beraberlik golünün de sorumlusu olmayı başardı. Grubu üçüncü bitirip, kupayı televizyondan takip ettiler. Euro 2000 yarı finalinde şampiyonluğa ulaşacak Fransa'ya takıldılar. Japonya/Güney Kore 2002'de grubun son maçında beraberlik alsalar yetecekti, ancak bu kez de Joao Pinto ve Beto'nun gördüğü kırmızı kartların ardından 1-0'lık Güney Kore mağlubiyetiyle rüyadan uyandılar. Artık gözler, evlerinde düzenleyecekleri Euro 2004'e çevrilmişti. Finale kadar yükselmeyi başardılar lakin ilk grup maçında kendilerine çelme takan Yunanistan'a bir kez daha yenilmekten kurtulamadılar. Brezilyalılar için 1950 Dünya Kupası finali ne anlama geliyorsa, artık Portekizliler için de Euro 2004 finali aynı anlama geliyordu; yani "tarihin en karanlık sayfası"!


Almanya 2006'ya giderken beklentiler düşüktü, en azından Euro 2004'e göre. Yarı finale kadar çıktılar, ancak Euro 2000'de olduğu gibi Fransa engeline takıldılar. Kupayı dördüncü bitirip gözlerini Euro 2008'e çevirdiler. 'Altın jenerasyon' bir bir sahneden çekilirken, yeni yıldızlarla yola devam ediyorlardı. Figo'nun yerini Cristiano Ronaldo, Fernando Couto'nun yerini Ricardo Carvalho, Rui Costa'nın yerini Deco almıştı. Gruptan çıktılar, ancak bu kez "Dur!" diyen Almanya oldu.


İşte, Portekiz'in inişli-çıkışlı, büyük beklentilerle başlayıp hayal kırıklıklarıyla tamamlanan hikayesi. Kadife ayaklı naif yıldızların, filmin sonunda mahallenin ağır ağabeylerinden tokadı yediği bu hikayelere Güney Afrika'da bir yenisini mi ekleyecekler? Yoksa, naiflikten narsistliğe evrilen yıldızları (bkz. Cristiano Ronaldo) ve zaman zaman vahşete yelken açan görev adamlarıyla (bkz. Pepe) farklı bir son mu çekecekler? Bunu elbette ki zaman gösterecek. Ancak, neredeyse 'underdog' olarak bile anılmadan geldikleri bir turnuvada kafalarının rahat olacağını ve üzerlerindeki baskının rahatsız edici boyutlara ulaşmayacağını tahmin etmek zor değil. Bu da iyi değerlendirilebildiği takdirde, FIFA sıralamasında -her ne şart altında olursa olsun- 3. sırada yer alan bir takım için her an önemli bir avantaja dönüşebilir. Eh, onlar da zaten bunu kovalayacak.


Analiz

Eleme grubundaki ilk beş maçlık performansları ne kadar berbatsa (5 maç: 1 galibiyet, 3 beraberlik, 1 mağlubiyet), kalan beş maçtaki serileri de (5 maç: 4 galibiyet, 1 beraberlik) bir o kadar takdire şayandı. Bu seri onlara grup ikinciliğini, dolayısıyla da play-off biletini getirdi. Play-off'ta da Bosna Hersek'i 1-0'lık iki maç sonunda eleyerek kupaya geldiler. 12 maçlık resmi maç karnelerinin en dikkat çekici bölümü 'savunma'ya ait. Son beş resmi maçta gol yemeyen Portekiz, elemelerde oynadığı 12 maçı, -3'ü Danimarka'dan bir maçta olmak üzere- 5 gol yiyerek tamamladı. Hücuma dönük oyuncularının ışıltısıyla dikkat çeken bir takım için hayli keyifli bir tablo olsa gerek. Bosna Hersek ile oynadıkları iki play-off maçında Cristiano Ronaldo'dan faydalanamadıklarını da hatırlarsak, teknik direktör Carlos Queiroz'un öğrencilerinin 'özgüven' anlamında önemli adımlar attığını söylememiz gerekiyor. Ancak Güney Afrika'da ulaşacakları noktayı belirleyecek, yine yıldızlardan alacakları katkı olacak. Zira, başı ve sonu kayıp bir takımdan bahsediyoruz. Kaleci Eduardo'ya bu seviyede ne kadar güvenilebileceği meçhul. Forvet zaten kanayan yara. Bu şartlar altında, 'Gökkuşağı ülkesi' lakaplarının bu başı-sonu belirsiz yapıdan türediğini düşünmek en hafif ifadeyle saflık olacaktır, fazlası değil. Bu yüzden, milli takım forması altında bir türlü bekleneni veremeyen Ronaldo'sundan, Chelsea'de rol oyuncusuna dönüşen Deco'suna, Atletico Madrid'le Avrupa Ligi kupasını kaldıran Simao'sundan, savunmanın göbeğindeki Ricardo Carvalho'suna kadar bütün yıldızların taşın altına elini sokması gerektiğini söylemek çok da yanlış olmayacaktır. Eh bu şartlar altında da bu takım için bir taktik analiz yapılacaksa, sistem üzerinden değil de oyuncular üzerinden gitmek daha sağlıklı görünüyor. Oynayacakları oyun az-çok belli. Savunmadan orta ikiliye (Raul Meireles + Tiago ya da Moutinho) aktarılacak toplar, ilk etapta kanatlara gönderilecek. Ronaldo ve Simao'nun bireysel çabaları sonuç vermezse ortada yardım alabilecekleri Deco var. Kısa paslar ve savunma arkasına gönderilen toplarla hızlı adamlarını kullanmaya çalışacaklar ve kale önüne topluca gelip pozisyonu bitirmeye çalışacaklar. En azından, şu ana kadar yaptıkları bundan ibaret.


Hazırlık maçlarındaki görüntüleri, bu anlayışın ne kadar sağlıklı olduğu konusunda pek bir fikir vermese de Cape Verde karşısında alınan 0-0'lık beraberliğin mantıklı bir izahı varmış gibi durmuyor. Queiroz ise Cape Verde maçı sonrasındaki açıklamalarında genel kanını aksine oyuncularının istediklerini harfiyen yerine getirdiğini ve disiplinli+organize bir oyun sergilediklerini söylüyor. Ne kadar inandırıcı bilemiyorum. Zira Portekiz'de yayın yapan Maisfutebol Gazetesi'nin manşeti, Portekizlilerin Güney Afrika'dan pek de ümitli olmadığını gösteriyor: 'Não cheira a Mundial'. Yani; "Bu hiç de Dünya Kupası gibi kokmuyor!". Kupa öncesinde tek olumlu gelişme ise suların az da olsa durulmasını sağlayan 3-1'lik Kamerun ve 3-0'lık Mozambik galibiyetleri.


İkinci Adam
Kupadan bir hafta önce bu bölümü yazarken, söze "Nani'yi 'Thriller' klibine koysanız kimsenin ruhu duymayabilir lakin Portekiz kadrosundan çıkardığınız takdirde büyük bir infial yaratacağınız kesin" diyerek başlamıştım. Hikayenin devamını ise biliyorsunuz; sakatlanan Nani, Dünya Kupası'nda yok. Bu durumda, ikinci adam rolü de otomatikman Deco'ya geçiyor. 'Monçiçi', Nani gibi enerjisiyle değil de tecrübesi ve oyun zekasıyla öne çıkıyor. Ronaldo'nun patlayıcılığını kontrol altına alması ve takımı yönlendirmesi gerekiyor. Başarabildiği sürece oyunda kalırlar. Aksi takdirde, bir sonraki turnuva için 'insert coin' lütfen!


Kuvvetli Mevki
Hücum hattında bireyselliğin ön plana çıktığı Portekiz'de, savunma hattı görev adamlarından oluşuyor. Son beş resmi maçtır gol yemeyen savunmanın bel kemiği Ricardo Carvalho'nun partnerinin sakatlıktan kurtulan Pepe olması beklense de Bruno Alves'e de ayrı bir parantez açmak gerekiyor. Elemelerde, Arnavutluk deplasmanında son dakikada galibiyeti getiren gole imza atan Alves, takımına grup ikinciliği yolunda altın değerinde iki puan kazandırmakla kalmadı, play-off ilk maçında da Bosna Hersek'i deviren isim oldu. Alves'in, istikrarlı grafiğini Porto'da da sürdürüp son dört Şampiyonlar Ligi sezonunda 34 maçlık bir seri yakaladığını da hesaba katarsak, her an rakibin sırtını çiğneyebilecek Pepe'den çok daha güvenli bir tercih olacağını söyleyebiliriz. Savunmanın sağ kanadında Bosingwa'nın sakatlığı, Paolo Ferreira'nın esas mevkisine dönüşünü sağlarken, Ferreira'nın boşalttığı sol bek pozisyonunu Malaga'lı Duda'nın doldurması bekleniyor. Hücum özellikleri, duran toplar ve uzaktan şutlardaki başarısıyla öne çıkan Duda'nın defansif açıdan nasıl bir performans sergileyeceği ise merak konusu. Hele ki Brezilya ve Fildişi Sahili gibi iki 'akıncı' rakip karşısında. Özetle; bu dörtlünün uyumu Portekiz için başarının anahtarı olacak. Savunmadaki ikilide sorun yok, doğrudur. Lakin beklerin de kafalardaki soru işaretlerini silecek bir performans sergilemeleri gerekiyor. Tersi bir senaryo, 1996'dan bu yana katıldığı altı turnuvanın beşinde gruptan çıkma başarısı gösteren Portekiz için pek hayırlı olmayabilir.


Teknik Direktöre Mesaj
Jose Mourinho, Portekiz'in Dünya Kupası'nda şampiyonluğa ulaşıp ulaşamayacağı ile ilgili bir soruya "Böyle bir ihtimal yok!" cevabını verdi. İlk bakışta doğru bir tespit gibi duruyor; en azından, Portekiz'den önce sayılabilecek İngiltere, İspanya, Brezilya, Arjantin, Almanya, Hollanda gibi ülkelerin varlığını düşündükçe... Güney Afrika'nın yanı başında Mozambik'te dünyaya gelen Carlos Queiroz'un, bu sözleri Mourinho'ya yedirebilmesi için şans meleklerine ve zorlu bir mesaiye ihtiyacı olacak. Nasıl başaracağını ise kendisinden başka kimse bilmiyor. 1989'da ve 1991'de genç takımla kazandığı dünya şampiyonluklarının üstünden neredeyse 20 sene geçti ve Queiroz'un artık yeni bir formül bulması gerekiyor. Taktiksel yapının Portekiz özelinde birinci dereceden hayati önemi olduğuna inanmıyorum. Bu sebeple, Queiroz'un başarması gereken ilk şey takımı bir arada tutabilmek ve muhtemel baskıları oyunculardan uzaklaştırmak olacak. Meksika 1986'da 'Saltillo Olayı' olarak kayıtlara geçen skandalı hatırladıkça, Portekizlilerin öncelikli olarak disipline ihtiyaç duyduklarını söyleyebiliriz. 1966'daki dünya üçüncülüğünün ardından 20 seneyi boş geçiren Portekiz, Meksika 1986'daki ilk maçında İngiltere'yi yendiğinde herkesin beklentileri yükselmişti. Ancak, kamp sırasında yapılan kontrollerde Antonio Veloso'nın 'anabolic steroid' kullandığının saptanması, kaleci Bento'nun kolunun kırılması ve futbolcuların federasyonla prim anlaşmazlığına düşmesi Portekiz'in rüyasının kabusa dönmesine neden olmuştu. Kalan iki maçında Polonya ve Fas'a yenilen takım gruptan çıkamamış, takip eden dönemde birçok oyuncunun milli takımla ilişiği kesilmişti. Queiroz'un da ilk etapta, dönemin teknik direktörü Jose Torres'in hatalarına düşmemesi ve takımı bir arada tutarak arkadaşlık ortamını kuvvetlendirmesi gerekiyor. Aksi takdirde, halihazırda onlarca soru işaretiyle kupaya gelen Portekizli futbolculardan verim alabilmek imkansız görünüyor. 


Kişisel 11

Eduardo: Seçenekler arasında en elle tutuluru.


Paolo Ferreira: Bosingwa'nın sakatlığıyla esas pozisyonuna geçebilir.


Ricardo Carvalho: Takım savunmasının generalliğini üstlenecek.


Bruno Alves: Yerine Pepe'nin tercih edilmesi muhtemel. Ancak, Arnavutluk ve Bosna Hersek'e attığı goller ve istikrarı nedeniyle formayı daha çok hak ediyor. Aksini düşünen, Pepe'nin Casquero üstündeki deneyini hatırlasın.


Duda: Kendisi için garip bir deneyim olacağı kesin. Malaga'da daha çok rakip yarı alanda cirit atarken görmeye alışmıştık. Esas sınavını Brezilya değil, Fildişi Sahili önünde verecek.


Raul Meireles: İstikrarlı, temiz top oynuyor. Daha n'olsun?


Manuel Fernandes: Moutinho'dan da Tiago'dan da çok severim. Tamamen duygusal.


Simao: Nani'nin yokluğunda kanatlardan biri ona emanet. Atletico Madrid'de vasatın üstünde bir sezon geçirdi. Vitesi bir kademe daha yükseltirse Nani'nin eksikliğinden doğacak zararı minimuma indirebilir.


Deco: Ronaldo'yu ve beraberinde takımın geri kalanını çekip çevirecek birine ihtiyaç var. Eh, o da Deco işte.


Cristiano Ronaldo: 'Dünyanın gelmiş geçmiş en iyi futbolcusu' anketlerinde adı geçmez oldu. 'Portekiz'in gelmiş geçmiş en iyi futbolcusu' anketinde ise Eusebio'ya geçildi (%56-%44). Reklamlardaki gibi heykelini diktirmek istiyorsa, Eusebio'nun 1966 çeyrek finalindeki Kuzey Kore maçı performansına yakın bir şeyler üretmek zorunda. Hadi tamam; dört gol atıp 3-0'dan maç çevirmesin ama iki maçı da tek başına alıversin.


Liedson: Bu düzen 'pırpır' adama ihtiyaç duyuyor. Liedson da bu sayede Hugo Almeida'nın önüne geçiyor.


Takımın Ağabeyi & Çaylağı

Takımı Deco-Carvalho-Simao üçlüsü yönlendirecek. Ellerinden geleni yapsalar iyi olur, zira üçü de muhtemelen son kez Dünya Kupası sahnesinde boy gösterecek.


Miguel Veloso & Joao Moutinho ikilisi bir türlü beklenen patlamayı yapamadı. En büyük sahnede şanslarını bir kez daha deneyecekler. Ne kadar fırsat bulabileceklerine ise Queiroz karar verecek. 

Rakiplere Mesaj

Forvet yok, kaleci yok, Nani yok, Bosingwa yok.. Hadi hepsini geçtim; koskoca Portekiz takımında bi' tane bile 'Pinto' yok.. Valla biz bile utandık bu kadroyla gelmeye..



Bunları biliyor muydunuz?

* Ronaldo'nun adının Ronald Reagan'dan geldiğini ve babası Jose Diniz'in 52 yaşında alkolden öldüğünü.. (E. Ş.'ye bir selam da burada çakalım!)


* Ronaldo'nun "İnsanların senden nefret ettiğine inanıyor musun?" sorusuna, "İnsanların benden nefret etmesi umrumda değil. Beni mutsuz eden tek şey kötü oynamak. Ne mutlu ki o da nadiren oluyor!" cevabını vererek narsistliğin sınırlarını bir kez daha çizdiğini..


* Frontier Economics'in verilerine göre; Portekiz'in kupaya katılan takımların muhtemel 11 değerleri sıralamasında 201 milyon euro ile beşinci sırada yer aldığını ve ilk dört sıranın İspanya (303), Arjantin (293), İngiltere (263) ve Brezilya'dan (223) oluştuğunu..


* Kişi başına milli gelirde G Grubu'nun kupanın en kötü istatistiğine sahip olduğunu.. Portekiz'in ise 21900 euro'luk gelirle, Brezilya (10500), Kuzey Kore (1800) ve Fildişi Sahili'nin (1670) önünde grup liderliğinde bulunduğunu..


* Portekiz'in gruptaki rakiplerinden Brezilya'nın 1822'de Portekiz sömürgeliğinden kurtulup bağımsızlığını ilan ettiğini..


* Portekiz'in kupa boyunca kullanacağı takım otobüsünün üstündeki sloganın, "Um sonho, uma ambição... Portekiz campeão!"; yani "Bir rüya, bir amaç... Şampiyon Portekiz!" olduğunu..


İyi Senaryo
FIFA sıralamasında 3. sırada yer alan Portekiz, iyi bir senaryo için 'ölüm grubu'nu lider bitirmek zorunda. Bu yolda rakipleri FIFA sıralamasında zirveyi elinde bulunduran Brezilya. Aksi takdirde son 16'da 2. İspanya'ya yem olmaları muhtemel. Gerçek bir Leviathan ile karşı karşıyalar ve bunun üstesinden nasıl geleceklerini tahmin ediyorum ki kendileri bile bilmiyor. Lider bitirdiklerini varsayalım; son 16'yı geçip çeyrek finalde Hollanda'nın karşısına çıkar, 2006'daki 16 sarı, 4 kırmızı kartlı Nürnberg Muharebesi'nin rövanşını vermemek için uğraşırlar. 


Kötü Senaryo
Net; gruptan çıkamazlar. Carlos Queiroz kovulur. Ronaldo "Nasılsa bir faydam dokunmuyor?" diyerek milli takımı bırakır. Altyapılarda kaleci ve forvet eğitimine ağırlık verirler. 

24 June 2010

22 June 2010

World Cup 2010: Sırbistan





















"Another World Cup, another name.."


Futbol özelinde leziz yazılara rastlayabileceğiniz twohundredpercent.net'teki Sırbistan değerlendirmesi, yukarıdaki cümle ile başlıyor. Açıkçası, 1930'dan bu yana süregelen bir serüveni açıklamak için daha iyisini bulmak da zor görünüyor.


1930-1990 yılları arasında Yugoslavya adıyla Dünya Kupası'nda boy gösterdikten sonra, Fransa 1998'e Yugoslavya Federal Cumhuriyeti, Almanya 2006'ya da Sırbistan-Karadağ bayrağı altında geldiler. Güney Afrika 2010'a ise Sırbistan olarak katılıyorlar. 'Beyaz Kartallar', ülkedeki iç savaşın izlerini hayatın her alanı gibi futboldan da silmeye çalışıyor ancak bu çabalarından şu ana kadar ne kadar sonuç alabildikleri meçhul. Zira tarihleri, makus talihlerinin peşini bir türlü bırakmıyor. Eskiden Sırp, Hırvat, Sloven, Boşnak, Karadağlı, Kosovalı ve Makedon çocukların birlikte büyüdüğü bu topraklar, artık yedi ayrı parçadan ibaret. Bunun futbola izdüşümü de haliyle ortaya sancılı bir tablo çıkarıyor. Hırvatlar, Boşnaklar, Makedonlar, Kosovalılar ve Karadağlılar Güney Afrika 2010'u evlerinden takip edecek. Slovenler ise kupa biletini almaya hak kazanan şanslı azınlık arasında yer alıyor, tıpkı Sırplar gibi. Yugoslavya'nın devamı olarak gösterilen Sırbistan, kağıt üstünde orta sınıf bir kadroya sahip ve şampiyonluk adayları arasında gösterilmiyor. Kendilerinden sürpriz bekleyenler yok değil, ancak bu sürprizin boyutu 1994'te İsveç ve Bulgaristan'ın, 1998'de Hırvatistan'ın, 2002'de de Türkiye ve Güney Kore'nin ulaşabildiği noktayla sınırlı. Oysa bu topraklar parçalara ayrılmamış, kanla yıkanmamış ve savaşla imtihana zorlanmamış olsa, Afrika'ya çok daha farklı beklentilerle gelebilirlerdi. Zira, halihazırda Sırbistan'da forma giyenleri bir kenara koyup diğer altı ülkeden 23 kişilik bir takım yarattığımızda, karşımıza çıkan tabloya bakıp da hayıflanmamak elde değil. Nasıl mı?


Kaleci: Samir Handanovic (Slo), Stipe Pletikosa (Hır), Vedran Runje (Hır)


Defans: Josip Simunic (Hır), Vedran Corluka (Hır), Darijo Srna (Hır), Marko Basa (Kar)


Orta Saha: Zvjezdan Misimovic (Bos), Miralem Pjanic (Bos), Luka Modric (Hır), Niko Kranjcar (Hır), Ivan Rakitic (Hır), Daniel Pranjic (Hır), Simon Vukcevic (Kar), Stevan Jovetic (Kar)


Forvet: Edin Dzeko (Bos), Vedad Ibisevic (Bos), Eduardo (Hır), Ivica Olic (Hır), Mladen Petric (Hır), Goran Pandev (Mak), Mirko Vucinic (Kar), Milivoje Novakovic (Slo)


Üstteki kadroda çoğunluğa sahip Hırvatlar, şansları yaver gitse bugün Güney Afrika için çoktan yola çıkmış olabilirlerdi, keza Bosna Hersek de. Onlarca ülkenin hayaliyle yanıp tutuştuğu bir kupa düşünün ve eskiden bir bütün olarak bu kupaya katılım gösteren bir ülkenin yediye bölündüğünü, buna karşın halihazırda iki parçasını kupaya yolladığını, iki parçasının da direkten döndüğünü hesaba katın. Hiç şüphe yok ki; dağılmamış bir Yugoslavya, bugün dünya futbolunun en korkutucu takımlarından birine sahip, her turnuvaya şampiyonluk parolasıyla giden bir ülke olabilirdi. Siyasetin ve otoriteyi elinde bulunduranların insanlık dışı, zorba yaklaşımları nedeniyle paramparça edilmiş bir ulusun gelebildiği en son nokta ise bundan ibaret. Lakin Yugoslavya toprakları, eskiden bir bütün olarak çıktıkları dünya sahnesinde bugün sadece iki parçayla temsil edilmek durumunda ise bunun sorumlusunun da milli formalarıyla başarı kovalayacak bu çocuklar olmadığının farkına varılması gerekiyor. Savaş yerine barış tercihinde bulunanlar ve insanlığa inancı yıkılmamışlar için Sırbistan, hala bir forma altında yedi ulus vaadinde bulunabilir. Yeter ki; gözünü kan bürümüş siyasi otoritelerin zulüm ve kan odaklı politikalarının vebali, çoğu savaş dönemini emekleyerek geçiren futbolcuların üstüne yıkılmasın. Zira, tarihin izlerini silebilmek adına tıpkı ayrı düşürüldükleri meslektaşları gibi her fırsatta barış ve dostluk mesajı vermeye çalışan bu 23 gence yapılabilecek daha büyük bir haksızlık düşünemiyorum.

Analiz

Dört sene öncesine dönelim; (o zamanki adıyla) Sırbistan-Karadağ, Dünya Kupası Avrupa eleme grubunda muhteşem bir performans sergilemiş, 10 maçta sadece bir gol yiyerek İspanya'nın önünde liderliğe uzanmıştı. Sırplar, kupa öncesinde de herkes tarafından en önemli sürpriz adayları arasında gösteriliyordu. Ancak her şey, artık Karadağ formasıyla mücadele eden Mirko Vucinic'in sakatlık haberiyle birlikte tersine dönmeye başladı. Teknik direktör Ilija Petkovic, sakatlanan Vucinic'in yerine bir defans oyuncusunu; oğlu Dusan Petkovic'i kadroya çağırınca büyük tepki topladı. Bu aynı zamanda, takım içinde de karışıklığa neden oldu. Ardından, elemelerde 10 maçta bir gole geçit veren Gavrancic-Vidic-Krstajic-Dragutinovic hattı, Dragutinovic'in Hollanda maçındaki sakatlığıyla birlikte dağılmak zorunda kaldı. Krstajic'i sola, Gavrancic'i ortaya, orta sahadan Duljaj'ı da sağa çeken Petkovic, bütün taşları yerinden oynatmasının bedelini Arjantin'e 6-0 mağlup olarak ödedi. Bu maçta, Esteban Cambiasso'nun 24 pas sonunda attığı gol, Sırpların saha içindeki dağınıklığının en çarpıcı göstergelerinden biriydi. Üç maçta sıfır puan toplayan takım, 'en kötü performansa sahip ülke' unvanıyla evine döndü.


Hikayelerin başlangıcına baktığımızda bugünkü Sırbistan ile dört sene önceki Sırbistan-Karadağ'ı birbirine benzetebiliriz; başarılı eleme grubu performansları, grupta alt edilen İspanya ve Fransa gibi devler ve 'sürpriz takım' beklentisi. Bu kadar benzerliğin ardından, aynı hayal kırıklığını yaşamayacaklarını garanti etmek zor. Bunu engellemek de teknik direktör Radomir Antic'e düşecek. Antic'in felsefesi, çift forvet ve akıcı iki kanat oyuncusuna sahip, savunmadan hücuma mümkün olduğunca hızlı çıkmaya dayalı klasik 4-4-2 taktiği üzerine kurulu ki bunun için de gerekli bütün malzemelere sahip. Güney Afrika'da sağ kanat Milos Krasic'e, sol kanat da Milan Jovanovic'e emanet. İleri ikilide ise Nikola Zigic ile Marko Pantelic yer alacak. Hücum hattında Krasic ve Jovanovic'in neler yapabileceği önceden kestirilebilir; kanatlardan çizgiye kadar inmek, ikiye birlerle ceza sahasına girmek ve ters kanada gönderecekleri toplarla oyunun yönünü değiştirmekle mükellefler. Sırbistan'ın başarısını belirleyecek en faktör ise Nikola Zigic'in performansı olacak. Krasic, Guardian'da yayınlanan röportajın Zigic için şunları söylüyor: "Ona sahip olduğumuz için çok şanslıyız. Hava hakimiyetinin mükemmelliği dışında, aynı zamanda defansif kabiliyetleri de olan çalışkan bir takım oyuncusu. Ayrıca, genelde iki oyuncu tarafından marke edilmesi de bizim lehimize". Yani; rakip savunma Zigic'le ilgilenirken, Pantelic ile (hatta belki Zigic'le) ikiye bir yapan Krasic ya da Jovanovic çizgiye inecek, forvetler gol bölgesine hareketlenecek, Dejan Stankovic de ceza sahası dışında avını bekleyecek. İşte size, muhtemel bir Sırbistan atağı.


Duran toplar da Sırbistan için hayati önem taşıyor. Zigic gibi bir kulenin yanı sıra Borussia Dortmund formasıyla sürpriz gollere imza atan Neven Subotic, yine aynı şekilde Liverpool'a attığı gollerle hatırlanan Chelsea'li Branislav Ivanovic ve Nemanja Vidic gibi her an kafa golü bulabilecek oyunculara sahipler. Kaleye yakın yerlerden kullanılacak serbest vuruşlarda ise topun başına, Lazio'lu Aleksandar Kolarov ile Inter'li Dejan Stankovic gibi korkutucu ayaklar geçecek. Eh, daha n'olsun?!


Hazırlık maçlarına bakacak olursak, iyi bir performans sergilediklerini söylemek pek de gerçekçi olmaz. Ancak bunu, Antic'in rotasyon anlayışına bağlamak da mümkün. Yeni Zelanda'ya 1-0 yenildikleri maça çıkan 11'de Ivanovic, Kolarov, Stankovic, Krasic ve Jovanovic yer almıyordu. Golsüz beraberlikle sonuçlanan Polonya ve 4-3 kazandıkları Kamerun maçlarında ise nispeten ideale yakın 11'lerle sahaya çıktılar. Kamerun'a karşı hücum tehditlerini açıkça sergilediklerini söylemek mümkün. Krasic, Milijas, Pantelic ve Stankovic'in teker teker sahne aldığı maçta yedikleri üç kafa golünün açıklaması ise Vidic'in yokluğunda yatıyor.






İkinci Adam


Nemanja Vidic ve Dejan Stankovic'in bu takım için ne anlam ifade ettiğini tartışmaya gerek yok. Ancak Milos Krasic'in performansı da Radomir Antic'in sisteminde hayati bir önem taşıyor. Oyunu kanatlardan kurmayı planlayan Antic'in Jovanovic ile birlikte en büyük iki kozundan biri olan Krasic'in görevi, orta ikiliden alacağı paslarla takımı ileri taşımak ve hücum varyasyonlarını geliştirmekten ibaret. Ters kanattan gelişen ataklarda ise arka direğe yönelecek, tıpkı Kamerun'a attığı golde olduğu gibi. Krasic ayrıca, bu Dünya Kupası'nda göstereceği performansla elit takımlara giden yolu açma niyetinde. Bu noktada, sözü Guardian yazarı Jonathan Wilson'a devredelim; "Krasic, Fenerbahçe'den çok iyi bir teklif almasına rağmen bu teklifi reddetti. Bunun nedeni, 25 yaşında olması ve kendisini artık en üst seviyede kanıtlamak istemesi. Dünya Kupası'nı da bu yolda bir araç olarak görüyor. "İngiltere, İspanya ya da İtalya'da oynamak istiyorum" demesi ve Fenerbahçe'nin maddi açıdan hayli cömert teklifini reddetmesi de Dünya Kupası'nda eline geçecek şansı en iyi şekilde kullanacağından emin olduğunu gösteriyor".



Kuvvetli Mevki
Sırbistan'ın geri dörtlüsü, kalite anlamında takımın bütününden bir adım önde. Ivanovic, Vidic, Subotic ve Kolarov'dan oluşan savunma hattı modern futbolun gerektirdiği tarzda oyunculara sahip; hava topuna hakim, sert ve hücum başlangıcında topu orta sahaya teslim edebilecek kadar ayağına hakim iki stoper ile ofansif özelliklere sahip iki dinamik bek. Eleme grubunda oynadığı 10 maçta kalesinde 8 gol gören Sırbistan Dünya Kupası'nda da ayakta kalmak istiyorsa, geri dörtlünün standart ve üstü performansı bu yolda en belirleyici etken olacak. Zira bu dörtlü, savunma görevlerinin dışında hücuma da katkı sağlamak zorunda. Kolarov ve Ivanovic'in ileri çıkışları Krasic ve Jovanovic'in markajdan kurtulması anlamına geliyor. Kolarov aynı zamanda, uzaktan atacağı şutlarla da rakip kalecileri şekilden şekle sokabilir. Vidic ve -özellikle- Subotic'in duran toplardan bulacağı ekstra goller ise Sırbistan için kremanın üzerine yerleştirilen vişneden hallice olur.



Kişisel 11

Vladimir Stojkovic: Bilinçli bir tercih değil, tamamen yokluktan.

Branislav Ivanovic: Hem hücum, hem de savunma anlamında çok değerli. Krasic'e vereceği destek, rakip takımların sol kanadının panayır alanına dönmesine neden olabilir.

Nemanja Vidic: Vidic'i ilk 11'e yazmayıp, kalenin önüne otobüs park edebilirsiniz. O da bir seçenek.

Neven Subotic: Dortmund'daki günleri sayılı. Nasıl bir sıçrama yapacağını ise bu kupadaki performansı belirleyecek. Kardeşime bir kafa golü yazıyorum, üzmesin beni.

Aleksandar Kolarov: Lazio'daki performansını sergilese yeter. Herhangi bir aksilikte, Dragutinovic'ten de yardım alınabilir.

Dejan Stankovic: Güney Afrika'da takımı yöneten ve oyunu yönlendiren isim 'Deki' olacak. Nokta.

Zdravko Kuzmanovic: Antic'in orta ikilideki tercihini Wolverhampton'lı Milijas'tan yana kullanması muhtemel. Ancak, gerek defansif özelliklerinin gelişmişliği, gerekse de Stuttgart ve Fiorentina kariyeri nedeniyle Kuzmanovic'in bu seviyede daha faydalı olacağını düşünüyorum.

Milos Krasic: Güney Afrika'daki performansı belki de kariyerini şekillendirecek.

Milan Jovanovic: 'Sırp yılanı', elemelerin en golcü ismi ve Krasic ile birlikte Antic'in sisteminin temelinde yer alıyor.

Marko Pantelic: Kanatlardan gelen topları dağıtmakla görevli. Fırsatçılığını konuşturabileceği alanlar bulduğu takdirde Sırbistan'ın geleceği noktayı bir kademe yukarı çekebilir.

Nikola Zigic: Asli görevi rakip savunmayı üstüne çekip Jovanovic, Krasic ve Pantelic'e alan yaratmak. Kanat ortalarında da kupanın en uzun boylu futbolcusu (2.02) olarak hava hakimiyetini kullanması gerekiyor.



Teknik Direktöre Mesaj

Teknik Direktör Radomir Antic'in tecrübesini tartışmaya gerek yok. Atletico Madrid'e son 33 yıldaki tek şampiyonluğunu (1995-1996) yaşatan, Enrique Fernandez Viola ile birlikte hem Barcelona hem de Real Madrid'i çalıştıran iki teknik adamdan biri olan Antic, oyuncular arasında da bir hayli seviliyor. Kupa öncesinde görüşlerine başvurulan Milos Krasic, oyuncular için bir nevi 'baba' figürüne dönüşen Antic ile birlikte çok şeyin değiştiğini, 62 yaşındaki teknik adamın her şeye özen gösterip, kusursuz bir düzen yarattığını söylerken artık sadece oyunlarına odaklanabileceklerinin altını çizmişti. Krasic ayrıca, takımdaki aile havasının mükemmelliğine dikkat çekmiş ve bunu sağlayan ismin Radomir Antic olduğunu söylemişti. Açıkçası, Ilija Petkovic yönetimindeki 2006 takımının düştüğü hale bakınca, Sırpların Antic'e şimdiden şükretmesi gerekiyor. Gruptaki rakipleri Almanya, Avustralya ve Gana olacak. Bahis şirketlerinin oynanacak altı maç için belirlediği oranlara göre en çok kazanç vaat eden, yani güçlerin birbirine en denk olduğu grupta alıyorlar. Eh, güç olarak birbirine yakın takımlar karşı karşıya geldiğinde de teknik direktörün rolü değer kazanıyor. Bu açıdan, Antic'in tecrübesi ile Sırbistan için fark yaratacağını kestirmek zor değil. Kendi deyimiyle "Tarihin en iyi Sırbistan takımı" ellerine emanet edilmiş durumda. Takımdaki taşların yeri de az çok garanti gibi. Bundan sonrası, Antic'in taktiksel becerisine bakıyor. 


Takımın ağabeyi & çaylağı

Dejan Stankovic: 1998 ve 2006 kadrolarında da yer alan tek futbolcu. Takımın oyundan düştüğü anlarda sahneye çıkıp silkinmesini sağlayacak isimlerin başında geliyor. Milli formayı 86 kez terlettiğini ve en yakın rakibinin 45 maçla Nemanja Vidic olduğunu söylemek yeterli olacaktır. Inter'deki rüya sezonunu Sırbistan'ın başarısıyla taçlandırmak için elinden geleni yapacağına ise şüphe yok.

Zoran 'Bambi' Tosic: Manchester United Menajeri Alex Ferguson'a Köln'de kiralık geçirdiği dönemde nasıl bir gelişim kaydettiğini göstermek isteyecek. İlk 11'de forma giymesi zor ancak sakatlıklar ve cezalarla birlikte şans bulabilir. Antic'in, oyunun gidişatına göre ikinci yarılarda kendisine görev vermesi de muhtemel senaryolar arasında.



Rakiplere mesaj


Gruptan birinci çıkarsak bu işin sonu nereye varır biz de bilmiyoruz.. Ona göre ayarlayın kendinizi..





Bunları biliyor muydunuz?

* Sırbistan, kupaya katılanlar içinde kişi başına en çok satranç ustası düşen ülke.

* 1974'te Zaire karşısında aldıkları 9-0'lık galibiyet, Macaristan'ın 1954'teki 9-0'lık Kore ve 1982'deki 10-1'lik El Salvador galibiyetleri ile birlikte Dünya Kupası rekoru olarak kayıtlara geçti. Aynı maçtan bir diğer rekor da yedi ayrı oyuncunun (Bajevic, Dzajic, Surjak, Katalinski, Bogicevic, Oblak ve Petkovic) gol atması.

* Lucas Neill, Sırbistan'ı Almanya'nın ardından grubun ikinci favorisi olarak görüyor.

* Tosic'in annesi, oğlu altyapıda antrenmana giderken arkadaşlarıyla paylaşsın diye çantasına bisküvi koyarmış. (Bu biraz E. Ş. bilgisi oldu ama neyse!)

* Takımların FIFA sıralamaları baz alındığında, en yüksek ortalama D Grubu'nda. (Almanya: 6, Sırbistan: 15, Avustralya: 20, Gana: 32 / Ortalama: 18:25)

* D Grubu, tüm takımların bir önceki Dünya Kupası'nda boy gösterdiği tek grup.

* Neven Subotic, U-17 ve U-20 kategorilerinde Amerika Birleşik Devletleri forması giydi. Bir dönem University of South Florida'da oynadı ve Bosna Hersek, Sırbistan, Amerika Birleşik Devletleri ve Almanya olmak üzere dört ayrı ülkenin pasaportuna sahip.

* 1860 Münih'te forma giyen Antonio Rukavina, Sırbistan kadrosunda ikinci ligde oynayan tek oyuncu.

* Sırbistan'ın kupa boyunca kullanacağı takım otobüsünün üstündeki slogan, "Igramo srcem, vodimo osmehom!" olacak. Yani; "Kalbinle oyna, gülümsemenle ilerle!".

İyi Senaryo

Sırbistan için iyi senaryonun açılımı, 1994'ün Bulgaristan'ı, 1998'in Hırvatistan'ı ya da 2002'nin Türkiye'si olabilmek. Ancak kupadaki yol haritalarına bakınca, çeyrek finalin de hayli cazip bir hedef olduğunu söylemek mümkün. Grup ikinciliği halinde muhtemelen İngiltere ile karşılaşacakları için, öncelikli amaçları liderlik koltuğunu Almanya'dan kapmak olacak. Bunu başardıkları takdirde, en azından çeyrek final oynayacaklarını kestirmek zor değil. Burada da Arjantin'e denk düşmeleri olası. 2006'da 6-0 kaybettikleri maçta 24 pas sonunda kendilerine gol atan Cambiasso'nun Arjantin' kadrosuna çağrılmaması ise bu eşleşmedeki tek avantajları. "Eh, bu da bi' şeydir en nihayetinde…"



Kötü Senaryo

Kısa ve net; gruptan çıkamamak. Yeni Zelanda'ya 1-0 yenildikleri hazırlık maçının 80. dakikasında sinirlenip sahaya giren taraftarı ve tribünleri susturmak için eline mikrofon almak zorunda kalan Nemanja Vidic'i hatırladıkları takdirde, böyle bir senaryonun gerçekleşmemesi için ellerinden geleni yapacaklardır.






18 June 2010

Where amazing happens!




























Durant'in tişörte dikiz!


Kaynak: Daily Thunder

07 June 2010

Australia vs Jungle Warriors




Lucas Neill ve arkadaşları, Dünya Kupası'na birbirinden zorlu maçlarla hazırlanıyor..

02 June 2010

Modern dönem filozofları #2: Arsene Wenger

















BİR+BİR Dergisi’nin Mayıs sayısında, Alex Ferguson ve Arsene Wenger ile yapılmış eski röportajlardan derlemeler mevcut. Okuyunca, bu iki adamın neden dünyanın en iyi teknik direktörleri arasında yer aldıklarını rahatlıkla anlayabiliyorsunuz. Zira ne Ferguson, ne de Wenger kendini saha içine hapsedecek kadar sığ karakterlere sahip. Dünyaya dair bir fikirleri, duyarlılıkları, akla ve mantığa uygun çözümlemeleri var. Hayata, beslenme yerlerini 105x68’e kısıtlamayacak kadar geniş bakabiliyorlar. Neden-sonuç ve iyi-kötü ayrımlarını kafalarına göre değil, farklı disiplinleri bir araya getirerek tanımlıyorlar. Bu da onları vazgeçilmez kılıyor.

Aşağıdaki bölüm (dergide yayınlanan kısmın hepsini almadım) Arsene Wenger’e ait... Arsenal’daki planlarından futbol felsefesine, Real Madrid’i neden reddettiğinden siyasi görüşlerine kadar birçok değerli noktaya temas etmiş.. Eh, bize de okumak düşüyor..




















Soru: Siyasetle çok ilgilisiniz, siyasi manzarayı nasıl görüyorsunuz?

Cevap: 80’lere kadar dünya kapitalist ve komünist modeller arasında ikiye bölünmüştü. O komünist modelin işlemediğini gördük. Ama kapitalist model de sürdürülebilir gibi değil. Bireysel çıkarları yok sayamazsınız, fakat dünyanın yavaş da olsa değiştiğini düşünüyorum. Geçen otuz yıl içinde, batıdaki herkesin cebine asgari de olsa bir miktar para girmiş oldu. Bence bunun ardından gelmesi gereken aşama, herkesin paylaşacağı azami miktar olmalı. Dünyanın temel sorunlarına baktığımızda, en büyük eksikliğimizin bir ‘dünya hükümeti’ olduğunu görüyoruz. Bunun kaçarı yok; belki elli yıl sonra, ama mutlaka bir gün olacak. Aksi takdirde, sorunları bir ülkeden ötekine yollamakla yetiniyorsunuz. Artık eskisi gibi, kendi dünyasına kapalı ve komşu ülkede işler kötü gitse de bundan etkilenmeden yaşayan çalışanlar yok. Her yer birbirine bağlı.

Soru: Bu küresel bağlantıdan dolayı mı bir ‘dünya hükümeti’ gerekiyor?

Cevap: Sanki o gün hiç gelmeyecekmiş gibi yaşıyoruz; ama elli yıl sonra, Avrupa dünya nüfusunun yalnızca dörtte birini temsil ediyor olacak. Böyle bir durumda, mesela İngiltere veya Fransa’yı kendi haline terk edebilir misiniz? İmkansız.

Soru: Bu söyledikleriniz futbola da uyarlanabilir. Mesela futbola da bir azami ücret sınırlaması getirilebilir.

Cevap: Şimdilik o yönde bir gelişme olacakmış gibi gözükmüyor pek. Elli kişinin tüm dünyanın zenginliğinin yüzde 40’ını elinde tutması hala kabul görüyor. Bir insan olarak bunu nasıl savunabilirsiniz? İki milyar kişinin günde iki dolarla yaşamasını kabul edebilir misiniz? Bunları kabul etmeye daha uzun süre devam edilebileceğini düşünemiyorum.

Soru: Çoğu kişinin sizinki gibi ekonomik kısıtlamalarla işleyen kulüplerle diğerleri arasındaki farkı görmezden gelip, sizi başarısızlıkla eleştirmelerinden rahatsız değil misiniz?

Cevap: Biz başka bir yaklaşımla hareket ediyoruz. Yeni stat sayesinde elde edilecek parayla genç oyuncular transfer edip, zengin kulüplerle aşık atmamızın mümkün olmadığı büyük transfer piyasasına bağımlı kalmamayı planlıyorum. Kendi tarzı, kültürü olan bir takım yaratarak açığımızı kapıyoruz. Bir oyuncu bu takıma 16-17 yaşlarında geliyor; sahaya çıktığında diğer takımlarda rastlamadığınız bir ruha, kulüp sevgisine sahip oluyor. Beraber eğitim almış, yetişmiş oluyorlar. Hayat boyu kalıcı dostluklar 16-20 yaş arasında tanıdığınız kişilerden oluşur. Bu bize, diğer kulüplerde olmayan bir güç katıyor. Ayrıca, başarıya o kadar da uzak sayılmayız. Birkaç yıldır lig şampiyonu olamadık, ama 2006’da Şampiyonlar Ligi’nde final oynadık. Takımın geliştiğini ve ilerlediğini görüyorum. Fakat, kazanamadığınız sürece başarısız görülüyorsunuz.

Soru: Birçok kişi, hatta bazı Arsenal taraftarları kendinizi bu felsefeye hapsettiğinizi; imkansız olsa ve takımı şampiyon yapacak olsa dahi düşüncelerinizden taviz verip iki büyük transfer yapmayacağınızı düşünüyor ve eleştiriyor.

Cevap: Evet, ama bu görüş aslında bir tuzak. Fabregas’ı 18-19 yaşındayken 4-4-2 sisteminde Vieira ile beraber oynatmayı denedim ve olmadı. Vieira’yı gönderme kararı almak zorunda kaldım. Fabregas 19 yaşındaydı; onu kenarda tutsaydım başka bir takıma gitmek isteyecekti. Bu gençliğinden beri verdiğimiz emekleri riske atmaktan başka bir şey değildi. Şimdi de aynı sorunu Jack Wilshere’le yaşıyorum. Henüz 17 yaşında, her maçta oynaması mümkün değil. Ama gelecek yıl tamamen hazır olacak ve her maçta oynamak isteyecek. Şimdi onun pozisyonuna başka birini transfer edersek, seneye ayrılmayı talep edecek. O yüzden, ya 23 yaşın üstünde, kendini ispatlamış, üst düzey oyuncuları almaya dayalı bir transfer politikanız olacak ya da bizim yaptığımız gibi yapacaksınız. Ben takımın başarıya gittikçe yaklaştığını düşünüyorum. 22-23 yaş olgunluğun başladığı dönem. Önemli bir döneme geliyoruz ve çoğu kişinin fazla sabrının kalmadığının farkındayım.

Soru: Büyük transferler yapmanın kulübün sosyal dinamiklerini tehlikeye atacağını söylüyorsunuz. Ya öyle yapmak zorunda olsaydınız? Yönetim bu yaz 100 milyon pound harcamazsanız işinize son vereceğini söylese.. Bu durum Arsenal’ı daha kuvvetli bir takım yapmaz mı?

Cevap: Real Madrid gibi bütün parayı bir oyuncu için harcamaktan mı, birçok oyuncu transfer etmekten mi bahsediyoruz?

Soru: Orası size kalmış.

Cevap: Paranız varsa ve çok olumlu değişiklik yaratacak bir futbolcuysa onu transfer etmeye tabii ki karşı değilim. Ama ortalıkta, takım üzerinde bu kadar büyük etki yaratacak pek futbolcu yok.

Soru: Bu yüzden mi Real Madrid’in teklifini reddettiniz? Kabul etseydiniz, Kaka ve Ronaldo’lu kadronun başında olacaktınız. Neden hayır dediniz?

Cevap: Gitseydim, inançlarıma ihanet etmiş olurdum. Bu kadar basit. Real Madrid’den ziyade Arsenal’la ilgili bir şey bu. Burada bir takım yarattım ve onu başarıya ulaştırmak istiyorum. Bu takımla üç-dört yıl önce giriştiğim bir proje bu ve sonuna kadar gideceğim. Bu noktada ayrılmam söz konusu olamaz.

Soru: Real Madrid gibi, büyük paralar harcayarak, en ünlü oyuncuları alarak elde edilen başarı sizin için anlamlı değil mi?

Cevap: Ben çalışmaya ve futbolcular arasındaki ilişkinin önemine inanıyorum. Futbolu bu kadar güzel bir spor yapan şey takım oyunu olması. Kazanmanın farklı bir yolu olabilir, iyi bir takım olarak ya da bireysel yeteneklere dayanarak başarılı olabilirsiniz. Beni en fazla ilgilendiren takım ahlakı. Tenisten pek hoşlanmam, ama Davis Cup’a gelince iş değişir; o zaman takım oyununa dönüşüyor. Tuhaf gelebilir ama böyle.

Soru: Göze çekici gelen bir futbol oynatmakta ısrar ederek belli bir seviyeyi korumak da kolay değil. Kimileri sizi, güzel oyundan taviz vermediğinizi, pragmatik davranmadığınızı ve Arsenal’ın bu yüzden kaybettiğini söyleyerek eleştiriyor.

Cevap: Size dünyanın en güçlü takımı kim diye sorsam, Brezilya dersiniz. Güzel futbol oynamıyorlar mı? Avrupa’da en başarılı takım kim? Barcelona, yine güzel futbol. Pragmatik olmaya karşı değilim; kötü bir pas atmak yerine doğru pası atmak pragmatikliktir. Top ayağımdayken gelişi güzel ileri yollamak gibi saçma bir hareket, sadece bazen kaza eseri işe yarıyor diye pragmatiklik mi sayılır?

Soru: Hayatta en önemli şey insanın önüne koyduğu hedefe ulaşmasıysa, ulaşamamak kendinize olan güven ve saygınızı kötü etkilemiyor mu?

Cevap: Hayatta başarılı olmak istiyorsanız, bu sizin için büyük bir anlam taşıdığı içindir... Arsenal antrenörü olarak bir maç kaybettiğinizde, eve dönerken kendinizi tamamen yitik hissedersiniz. O mağlubiyet yüzünden hafta sonunu kötü geçirecek onca aileyi düşünürsünüz. Bunun getirdiği bir ağırlık ve sorumluluk var. Ama bazen bunları unutmaya çalışmak da şart, çünkü kafayı takarsanız sonunda aklınızı kaçırırsınız.

Soru: Öte yandan kazanan takımı tutan bir sürü başka aile de iyi bir hafta sonu geçirecek...

Cevap: Nancy’de genç takımın antrenörü olduğum dönemde, kulüp başkanı Michel Platini’nin babasıydı. Çok fakir bir takımdık ve her üç maçın en fazla birini kazanıyorduk. Bir gün yanıma gelip şöyle dedi: “En çok neden bıktım biliyor musun? Karşı takımın sevinçten havalara uçtuğunu görmekten”.

Soru: O yüzden mi takımı size gol attıktan sonra sevinen West Ham antrenörüyle tartışmıştınız?

Cevap: Evet, aklıma hemen Platini’nin babası geldi. Japonya’da (1995-1996’da Japonya’nın Nagoya Grampus takımını çalıştırıyordu) sumo güreşi seyrederken öğrendiğim şey şu: Güreş bittiğinde asla kimin kaybettiğini anlamanız mümkün değil, çünkü kaybedeni utandırmamak için hislerini dışa vurmuyorlar. Ben de oyuncularıma saygılı olmayı öğretmeye çalışıyorum.

Soru: Chelsea’nin eski antrenörü Jose Mourinho’nun sorunu sizce herkesten şüphe etmesi miydi?

Cevap: Mourinho’yu yeteri kadar tanımıyorum, o yüzden hakkında bir yargıda bulunmak istemem, ama bana şüpheyle yaklaştığı kesin.

Soru: Alex Ferguson’la aranız nasıl?

Cevap: Çok saygılı bir ilişkimiz var, ama hep böyle değildi. United’la en üst seviyede mücadele ettiğimiz dönem sona erdiğinden beri aramız bayağı düzeldi.

Soru: Başka bir şey keşfetmek istemez misiniz?

Cevap: Resme de ilgi duyuyorum.

Soru: Hangi ressamları seviyorsunuz?

Cevap: Bu aralar soyut ressamlara takılıyorum.

Soru: Hangi filmleri seversiniz?

Cevap: En çok 70’ler, Fellini, Fassbinder dönemini seviyorum. En son görüp de çok etkilendiğim film ‘The Deer Hunter’dı. Fakat on yıldır pek film seyredemiyorum.