26 May 2010

21 May 2010

Goodbye my friend..

Rijkaard hesap verir, ya siz?

















5 Haziran 2009.. Galatasaray'ın yeni teknik patronunun Frank Rijkaard olduğu açıklandı ve o günden bugüne çok şey değişti..

Yazın ilk günlerinde Galatasaray'ın resmi internet sitesine düşen haberin ardından ülke çapında edilen yeminlerin sayısı bugün bile belli değil. "Rijkaard geldi ya iki-üç sezon şampiyonluk görmeyelim!" diyenlerden, "Arda ve Mehmet Topal oyunlarını geliştirir, bu da bize yeter!" diyenlere kadar, hayli geniş bir yelpazede ifade edildi duygular. Ağızlardan 'total futbol' düşmez oldu. Hollanda ekolünün Galatasaray'a yansımalarının nasıl olabileceği ve geleceğin takımının nasıl şekillenmesi gerektiği üzerine sayısız güzellemeler yazıldı.

Kalem erbabları, köşe sahipleri de boş durmadı elbet. İmzanın ardından, Frank Rijkaard'ın ismi üzerine toz kondurmaktan bile çekiniyordu herkes. Barcelona kariyeri ön plandayken, Sparta Rotterdam'ı ağzına alan yoktu henüz.

Geçiş döneminin sancılı olması bekleniyordu ama işler hiç de tahmin edildiği gibi gitmedi. Avrupa Ligi elemelerinde önüne geleni yenen takım, ligde de ilk altı maçından galibiyetle ayrılınca, Fenerbahçe'nin 103 gollük rekorunun Galatasaray tarafından kırılıp kırılamayacağı tartışılmaya başlandı. "Sezon sonunda kime, kaç puan fark atarız?" soruları da cabası.

Fenerbahçe maçının ilk dakikasına kadar, Rijkaard 'tanrı katı'ndan inmemiş, Haldun Üstünel'in 'sihirbaz' lakabı silinmemiş, futbolcular 'ruhsuz' adledilmemiş, taraftar ise sırtını takıma dönmemişti.

Kadıköy'deki maçın ilk saniyelerinde Milan Baros'un yerde kaldığı pozisyon sonrası hiçbir Galatasaraylının projeksiyonunda bugün gelinen noktanın göründüğünü zannetmiyorum. O gün Kadıköy'de bir kırılma noktası yaşandı ve kırılanın sadece Baros'un ayak tarak kemiği olmadığının o an farkına varılmadı..

Devre arasına gelindiğinde takım ligde Fenerbahçe'nin bir puan gerisinde ikinci sıradaydı. Avrupa Ligi'nde ise grubunu lider tamamlamış, Atletico Madrid'i beklemeye başlamıştı. Lakin bir sorun vardı; Baros'un yokluğunda kadroda kalan tek forvet Shabani Nonda'ydı. Ara transfer döneminde takviye yapılacaktı ancak yabancılardan biriyle yolların ayrılması gerekiyordu. Üç adaydan bahsediyordu herkes; Nonda, Kewell ve Leo Franco..
























Kewell sakattı ancak taraftarın sevgisi öyle bir boyuttaydı ki Avustralyalının gönderilmesi teklif dahi edilemezdi. Leo Franco da henüz Selçuk Şahin'den o golü yememişti. Geriye bir tek Nonda kalıyordu. Genel görüşe göre; Nonda yavaşlamış, eski gücünden uzak, boş kaleye bile top yuvarlayamayacak durumdaydı. O gün Nonda hakkında bunları düşünenlerin, bugün Kongolunun gönderilmesini eleştirmesi ne kadar garipse, yönetimin Nonda'yı gönderme tercihi de (yerine Avrupa’da oynayamayacak Jo’nun gelişi hatadır, ancak bu da operasyonun ikinci bölümüdür) şartlar dahilinde o denli yerindeydi aslında. Kewell ya da Franco'nun gönderilmesi durumunda Galatasaray'ın bugün bulunduğu noktaya gelmeyeceğinin garantisini verebilecek olan var mı? Sanmıyorum.. En azından, böyle bir görüşün realiteden öte bir varsayım olacağını söylemek lazım. Ya da şöyle söyleyelim; dün "Kewell giderse Galatasaray'ı bırakırım!" diyenlerin sayısı, bugün "Neden Nonda gönderildi?" diyenlere eşitse bir yerlerde bir hata olmalı.


Aslında hatalar bununla da sınırlı değil.. Galatasaray taraftarının ağzından düşürmediği 'Avrupa'da başarı' kavramı buna gayet güzel bir örnek teşkil ediyor. Geçtiğimiz sezon arkasına teneke bağlanıp gönderilen Michael Skibbe yönetimindeki takım, UEFA Kupası'nda Fransa Ligi şampiyonu olacak Bordeaux'yu saf dışı bırakmıştı. İkinci maçta takımın başında Bülent Korkmaz'ın bulunduğunu söyleyip bu başarıyı Skibbe'den soyutlamaya çalışanlara, Hamburg'daki 1-1'lik beraberliğin ardından sahasında 2-0'ı koruyamayan takımın başında da aynı Bülent Korkmaz'ın bulunduğunu hatırlatmak isterim. Geçen sezon bu takım, grup maçlarında Olympiakos'u içeride, Benfica ve Hertha Berlin'i de dışarıda yenmeyi başarmıştı. Bunun ne anlama geldiğini özetlemek için küçük bir istatistik yeterli olacaktır diye düşünüyorum. Galatasaray, Skibbe öncesinde Avrupa kupalarındaki son deplasman galibiyetini Feldkamp yönetiminde Panionios karşısında almıştı. Yunan ekibinin Benfica ve Hertha Berlin ayarında olmadığını tahmin ediyorum ki herkes kabul edecektir. Bu yüzden filmi biraz daha geriye saralım ve Galatasaray'ın kendine denk takımlar karşısındaki son deplasman galibiyetini bulmaya çalışalım. En yakın örnek, 2002 yılındaki 2-0'lık Lokomotiv Moskova maçı. Yani; 2002 yılından sonra yaklaşık 'yedi' yıl boyunca Avrupa'da kendine denk bir takımı deplasmanda yenmeyi başaramayan Galatasaray, Skibbe yönetiminde Benfica ve Hertha Berlin'i mağlup eden, Bordeaux deplasmanından da beraberlikle dönmeyi başaran bir takım haline geliyor ancak bu yeterli kabul edilmiyordu. Zira Skibbe, ülke futbolunun altına yıllardır zehir enjekte eden otoritelere göre kariyersiz, vasıfsız ve sıradan bir teknik adamdı.


















Bir de Rijkaard'a bakalım o halde.. Galatasaray bu sezon Avrupa'da oynadığı 14 maçta sekiz galibiyet alırken, dört maçtan da beraberlikle ayrıldı. İki mağlubiyetinden biri hedefsiz Sturm Graz deplasmanıyken, diğeri Avrupa Ligi'ne veda etmesine neden olan Atletico Madrid maçında. Peki, o maça dair anıların en önemli bölümünü hangi pozisyon oluşturuyor? Bu soruya, "79. dakikada Perea'nın ceza sahası içindeki elle müdahalesi" cevabını verenlerin, bugün Frank Rijkaard'ı yerden yere vurması size de ironik gelmiyor mu? Zira itiraz ettikleri pozisyonda penaltı düdüğü çalınsa, bugün Avrupa Ligi kupası başka bir takımın müzesinde yer alacaktı. Bu belki Galatasaray olmayacaktı, kabul. Ancak böyle bir karar sonrası, hem de sezon sonunda şampiyonluğa ulaşacak takıma elenen Galatasaraylı futbolcuların çarmığa gerilmesi ne kadar mantıklı ya da "Rijkaard bu takıma ne katmış ki?" sorusu ne kadar yerinde olabilir? Asıl cevap aranması gereken nokta bu belki de.

Kabul edelim; bugün ülke futboluna yön verenlerin zihinleri türlü türlü kirlilik barındırıyor. Leo Franco'yu şikeci ilan edeninden tutun, Bobo'nun bilerek penaltı kaçırdığını söyleyenine, dört saatlik futbol programı yapıp saha içine dair tek kelime etmeyeninden, futbola dair bilgi birikimi 80'lerde kalanına kadar hepsi dahil buna.

Bu insanların sözleriyle kuyuya inen taraftara ne demeli peki? Leo Franco'yu Fenerbahçe maçında bitime 25 dakika varken ıslıklayanına, takım kaptanına Ali Sami Yen'i dar edenine, sezon başı ettiği yeminleri unutup günlük başarı peşinde koşanına, "14 yıl bekledik!" tezahüratını dilinden düşürmezken iki mağlubiyet sonrası idam sehpasını hazırlayanına, kombine kartını karaborsada fahiş fiyata satıp herkese Galatasaraylılık dersi vermeye kalkanına, Nonda'ya ağzına geleni sayıp bugün neden gönderildiğini sorgulayanına, Jo'yu havaalanında omuzlara alıp ayağına top geldiğinde yuhlayanına, Rijkaard geldiğinde kırk takla atıp bugün Hollanda'ya tek gidişlik uçak bileti arayanına, tribünde sövdüğü yorumcunun lafıyla kendi futbolcusunu harcayanına, futbol algısını o yerden yere vurduğu medyada okuduklarıyla sınırlı tutanına, Avrupa'da başarıyı kıstas koyup son 7-8 sezonun Avrupa'da en başarılı iki teknik adamını beceriksiz ilan edenine ve en önemlisi bu topraklardaki zihniyet bozukluğunun farkına varamayıp hatayı hep başkasında arayanına..

Bunlara ne söylemek gerekiyor?

Gün; herkesin eteğindeki taşları dökerken bir yandan da iğneyi kendine batırma günü. Taraftar olarak ne kadar takımının arkasında durabildin, verdiğin sözleri ne kadar tutabildin? Önce bildiklerimizi cevaplayalım, çalışmadığımız yerden çıkanlara geçeriz daha sonra.
















Yoksa bugün Rijkaard gider, yarın bir başkası gelir; fark etmez. Del Bosque'de, Tigana'da, Zico'da, Gerets'de nasıl değişmediyse, yarın da o algı değişmez. Biz yine kendimizi yersizce yüceltmeyi sürdürür, her türlü başarısızlığı bizden olmayana bağlamaya devam ederiz. Bugün açın tartışma programlarını ya da alın gazeteleri elinize ve tek bir noktaya dikkat edin; yorumcular ya da köşe yazarları yabancı teknik adamlara ya da futbolculara yüklendikleri kadar, onların Türk meslektaşlarına da yüklenebiliyor mu? Jo'nun aldığı eleştiriyi herhangi bir Türk futbolcu alıyor mu? Rijkaard'a, Daum'a, Lucescu'ya reva görülen muamale Fatih Terim'e uygulanabiliyor mu? Kendi cevabımı vereyim; hayır! Kanaat önderi olması gerekenlerin hedef gösterici konumuna evrildiği bir düzende, elbette ki kimse yakınında-yöresinde bulunana söz söyleme, onunla ters düşme riskini göze almıyor. Ama yabancıysa, yerden yere vurmakta sakınca görmüyor kimse. Rijkaard'a laf söyleyince nasıl bir ego tatmini yaşandığını açıkçası merak ediyorum. Birini eleştirebilmenin sizi ondan daha yüksek bir konuma getirmeyeceğinin farkına varmak bu kadar zor mu hakikaten?

Siz küçük dünyanızda Rijkaard'a laf sokmuş olmanın, "Adam değil!" demenin sonsuz hazzını yaşayabilirsiniz, itiraz etmiyorum. Lakin bir de gerçekler var; Rijkaard buradan kovulur, gider başka bir ülkede iş bulur da sizin şu ipe sapa gelmez, izandan geçmez cümleleriniz başka hangi coğrafyada rağbet görür? O muamma işte.

Bu sebepten ki kendi adıma en büyük kırgınlığım bu düzeni oluşturanlara değil de onlara prim verenlere; saha içine, futbolun ruhuna, kültürüne, tarihine dair tek bir fikri, en ufak bir bilgisi olmayan köşe sahiplerine, ağzından çıkanı kulağı duymayan, bel altına inmeden cümle kuramayan yorumculara 'otorite' rolü biçen taraftarlara..

Farkında olmayabilirsiniz belki ama birkaç yıldır azılı bir mücadele yaşanıyor bu cephede. Bir tarafta şikayet ettiğiniz statükocular, 'ben bilirim'ciler duruyor, öteki tarafta ise Zico'nuz, Rijkaard'ınız, Tigana'nız. Bir taraf "Böyle gelmiş, böyle gider!", bir taraf "Bak bi' de bu var!" diyor. Bir taraf uçkurdan geçmeyen cümle kuramazken, diğer taraf hayata dair sözler de söylüyor. Bir taraf köhnemiş ezberleri dillendirirken, bir taraf size farklı pencerelerden sesleniyor.

Ve artık, safları belli etmek adına bir karar vermek gerekiyor. Kolay olan; "2003'te deplasmanda Ronaldo'lu, Quaresma'lı Portekiz'i yenen Ümit Milli Takım'dan kariyerine Türkiye'de devam edip de yıldız olabilmiş oyuncumuz var mı?" sorusuna yenilerini eklemek. Zor olan ise bu düzeni değiştirebilme ihtimali olan insanlara kol kanat gerebilmek.

Sığ sularda kendi kendimize debelenmektense, yeni ve derin denizlerde yüzmenin vakti geldi de geçiyor sanki. Ne dersiniz?

13 Adam - 13 Hikaye














Bursaspor-Beşiktaş ve Fenerbahçe-Trabzonspor maçlarının ardından şampiyonluğu ya da bu iki maçın içindeki hikayeleri konuşmaktan imtina eden medya ve kamuoyu, kimin kime yattığını, hangi kalecinin şike yaptığını ve daha nice abes mevzuyu tartışmaktan, Bursaspor’un şampiyonluğunu kutlamaya ya da kesişim kümesindeki hikayeleri ön plana çıkarmaya fırsat bulamadı.

Oysa, küçük detaylarla mutlu olabilenler için sadece bu iki maça bakmak bile yeterliydi. Zira, saha içinde yaşananlar bir yana, dikkatleri asıl cezbeden insan hikayeleriydi. Burak Yılmaz bugün, ‘orta açmak isterken attığı golle Fenerbahçe’yi şampiyonluktan eden futbolcu’ olarak anılıyor. Mustafa Keçeli’nin karşısında ‘Bursaspor sol beki’ yazıyor. Ertuğrul Sağlam, beşinci şampiyonun teknik direktörü, Onur Kıvrak Kadıköy’de devleşen genç kaleci, Ali Tandoğan da şampiyon takımın sağ beki. Hepsi bu kadar değil mi? En azından bizlere sunulan hikayelerde ötesine rastlayamadığımız aşikar.

Halbuki, bu isimleri 16 Mayıs’ta iki ayrı yerde buluşturan nedenlere baktığımızda basit bir tesadüfün ötesinde, ilgi çekici detaylara ve kadere işaret eden insan hikayelerine rastlıyoruz.

İşte o 13 isim ve 13 ayrı hikaye...

Burak Yılmaz: Fenerbahçe tarafından, ara transfer döneminde üstüne para verilip Gökhan Ünal karşılığında Trabzonspor’a gönderildi. Ligin son haftasında attığı golle, Fenerbahçe’yi şampiyonluktan etti.

Gökhan Ünal: Devre arasında Trabzonspor’dan Fenerbahçe’ye transfer oldu. Türkiye Kupası finalinde eski takımına karşı 87. dakikada oyuna girdi, ama skoru değiştiremedi. Kader maçında ise -uzatmalarla birlikte- son 10 dakika sahadaydı. Yakaladığı tek pozisyonda ise Onur’u geçemedi.

Serkan Balcı: Fenerbahçe’den gönderilen bir diğer isim. Şampiyonun belirlendiği maçta Kadıköy’e Trabzonspor formasıyla çıkan isimler arasındaydı.

Onur Kıvrak: Karşıyaka’da oynarken, Rıdvan Dilmen’in tavsiyesi üzerine Fenerbahçe’nin radarına girdi. Sarı-Lacivertliler, Onur için Karşıyaka’ya 900 bin TL önerdi, Karşıyaka 1 milyon TL’de ısrar etti. Bu noktada devreye Trabzonspor girdi ve 500 bin euro karşılığında Onur’u kadrosuna kattı. Milli kaleci, Türkiye Kupası finalindeki performansıyla Bordo Mavilileri zafere taşırken, ligin son haftasında Kadıköy’de adeta devleşerek şampiyonluk yarışının kaderini çizdi.

Egemen Korkmaz: Geçen sezonun başında, kaptanlık görevini yürüttüğü Bursaspor’dan ayrılıp Trabzonspor’a transfer oldu. Bursa taraftarıyla arası açık olan Egemen, ligin son haftasında Kadıköy’e çıktı ve kusursuz performansıyla Fenerbahçe’nin hücumcularına geçit vermedi. Egemen böylece, eski takımına şampiyonluk yolunu açarken, bir yandan da Bursa taraftarıyla arasındaki buzları eritmeyi başardı.

Şenol Güneş: 1996’da, Avni Aker’de Fenerbahçe’ye 2-1 mağlup olup şampiyonluğu kaybeden takımın başındaydı. 2005’te, 29. haftada Kadıköy’de yine 2-1 kaybediyor ve tartışmalı pozisyonlarıyla hatırlanan bu maçın ardından, sezon sonunda üç puan farkla şampiyon Fenerbahçe’nin arkasında ikinci sırada kalıyordu. Aynı Şenol Güneş, Güney Kore macerası sonrası bir kez daha Trabzonspor’un başına geçti. Yönetimi ele aldığında Onur Kıvrak takımın üçüncü kalecisiydi. Güneş’in ilk işi eldivenleri Onur’a vermek oldu. Bu kararının ilk meyvesini Türkiye Kupası ile aldı. Devamında da ligin son haftasında Fenerbahçe’yi şampiyonluktan ederek 14 yıllık hesabı kapattı.

Ertuğrul Sağlam: Metalist Kharkiv deplasmanındaki 4-1’lik mağlubiyet, Beşiktaş kariyerine nokta koydu. Sağlam ile yollarını ayıran Beşiktaş, sezon sonunda Mustafa Denizli yönetiminde şampiyonluğa ulaştı. Ertuğrul Sağlam ise Bursaspor ile tarih yazmak için bir sonraki yılı bekliyordu. 2009-2010 sezonunun son maçında Bursaspor’un başında, şampiyonluk için sahaya çıktığında rakip Beşiktaş’tı. Sağlam’ın öğrencileri sahadan 2-1 galibiyetle ayrılırken, Kadıköy’den gelen haber ile birlikte şampiyonluğun 26 yıl sonra İstanbul dışına çıktığı resmiyet kazanıyordu.

Hüseyin Çimşir: Hikayesi Egemen’le benzerlik gösteriyor, ancak bir farkla; Hüseyin kazanan tarafta, Egemen ise kazandıran. Sezon başında kaptanlık yaptığı Trabzonspor’dan ayrılan Hüseyin’in yeni adresi Bursaspor’du. Ligin son haftasında eski takımı Kadıköy’den bir puan çıkarınca, kariyerinin ilk şampiyonluk sevincini yaşadı.

Ali Tandoğan: Beşiktaş’tan gönderilişi kovulmaktan beterdi. 16 Mayıs 2010’da Bursa Atatürk Stadı’nın çimlerine Bursaspor formasıyla çıktı, rakip ise Beşiktaş’tı. Eh, hikayenin sonunu biliyorsunuz zaten.

Tomas Zapotocny: Bursa’daki şampiyonluk maçında forma giymediğini bir kenara koyarsak, Ali Tandoğan için yazdıklarımızın aynısı Zapotocony için de geçerli. Hoş; o da ilk yarıda İnönü Stadı’nda attığı galibiyet golüyle beraberliği bozup, takımına ekstra iki puan kazandırmıştı. Şampiyonluk yarışının bir puan farkla sonuçlandığını düşünürsek, Zapo’nun payını da teslim etmek gerekiyor. Unutmadan; Zapotocny geçen yıl da Beşiktaş formasıyla şampiyonluk yaşamıştı.

Christoph Daum: 2006’da, Denizli’de son hafta şampiyonluğu Galatasaray’a kaptırdıktan sonra kovuldu. Üç sezon sonra, ‘üst üste üç şampiyonluk’ sloganıyla yeniden göreve getirildi. Son haftaya yine lider girdi ancak bu kez Kadıköy’de Trabzonspor’a takılıp şampiyonluğu Bursaspor’a kaptırdı. Ve bu, muhtemelen Fenerbahçe’nin başındaki son maçı oldu.

Mustafa Keçeli: 2006’da, Denizli formasıyla son haftada attığı golle Fenerbahçe’yi şampiyonluktan etti. 2010’da, Bursaspor formasıyla son haftada şampiyonluğu Fenerbahçe’nin elinden alan isimler arasındaydı.

Rüştü Reçber: 2006’da Denizli’de şampiyonluğu kaptıran Fenerbahçe’nin kalesini koruyordu. 2010’da, Bursaspor deplasmanında bu kez Beşiktaş’ın kalesindeydi. Takımının 2-1’lik mağlubiyeti ve eski takımının sahasındaki Trabzonspor beraberliği sonrası şampiyonluk el değiştirirken, bu kez üzüntüye değil, sevince tanıklık ediyordu.

14 May 2010

10 May 2010

06 May 2010

Everybody loves a panda!













* Lily Allen, John Lennon & Shaquille O'Neal

'Taraftar' mı dediniz? Buyrun..


Kaynak: Murat Özyer

La Ritournelle

















'İnsan' gibi hissetmiyorum bu aralar kendimi.. Bedenim yokmuş gibi geliyor.. 'Evrim'den değil, daha ziyade bir 'devrim'den bahsediyorum.. Onlarca anı yakıldı son bir ayda, külleri hala kavanozda duruyor, yatağımın ucunda.. Çok çizik atıldı isimlerin üstüne ve hiçbiri gerçeği bilmiyor.. Elde avuçta kalanlarla avunuyorum şimdi.. Zor mu? Zor.. Ağır mı? Hiç sorma..

Ağustos sıcağında dizime kadar karda yürüyorum sanki.. Öyle kimliksiz, öyle hissiz.. Bir 'sabit' arayacak olsam, her seferinde kendime dönüyorum.. O da yetmiyor; sıfırlıyorum ne varsa.. En derin acıları siliyor, kör noktalarımı temizleyip öyle dalıyorum uykuya..

Ama sabahlar hep aynı, değişmiyor.. "Bir anlamı olmalı!" diye mırıldandığım zamanlar tarih oldu, sözlerim artık kayıtlara geçmiyor.. Hükmedemiyorum kendime, zihnim bedenimden gayrı hareket ediyor.. Zamanı durdurup, dolaşmak istiyorum insanların arasında.. O donuk yüzler bana, gerçekte olduklarından daha samimi geliyor..

Mevzu basit aslında; sakinleşemiyorum.. Derin bir nefes, sıcak bir kahve, uzun bir uyku dahi kar etmiyor.. Her rüyam kabusa, tutunduğum her dal toza dönüyor..

Vardığım noktada, bugüne ait değilim artık.. Dün geçti gitti, yarın çok uzak.. Ve o boşlukta, elle tutulamayan-gözle görülemeyen bir ben; yanmaktan ziyade, ağır ağır sönüyor..


Oh nothing’s gonna change my love for you
I wanna spend my life with you
So we make love on the grass under the moon
No one can tell, damned if I do
Forever journeys on golden avenues
I drift in your eyes since I love you
I got that beat in my veins for only rule
Love is to share, mine is for you..



03 May 2010

where did you sleep last night?




Çok büyük bir ‘acı’ var bu şarkıda; tarif etmesi zor.. “Neden vazgeçti?” sorusu herkesin zihnini meşgul etmiştir gittiğinden bu yana, ama şu şarkı bazı ipuçlarını barındırıyor sanki.. 04:47’ye gelin, ne demek istediğimi anlayacaksınız..

Son mektubunda da dediği gibi;

“...sönüp gitmektense, yanmak daha iyidir!”