02 June 2010

Modern dönem filozofları #2: Arsene Wenger

















BİR+BİR Dergisi’nin Mayıs sayısında, Alex Ferguson ve Arsene Wenger ile yapılmış eski röportajlardan derlemeler mevcut. Okuyunca, bu iki adamın neden dünyanın en iyi teknik direktörleri arasında yer aldıklarını rahatlıkla anlayabiliyorsunuz. Zira ne Ferguson, ne de Wenger kendini saha içine hapsedecek kadar sığ karakterlere sahip. Dünyaya dair bir fikirleri, duyarlılıkları, akla ve mantığa uygun çözümlemeleri var. Hayata, beslenme yerlerini 105x68’e kısıtlamayacak kadar geniş bakabiliyorlar. Neden-sonuç ve iyi-kötü ayrımlarını kafalarına göre değil, farklı disiplinleri bir araya getirerek tanımlıyorlar. Bu da onları vazgeçilmez kılıyor.

Aşağıdaki bölüm (dergide yayınlanan kısmın hepsini almadım) Arsene Wenger’e ait... Arsenal’daki planlarından futbol felsefesine, Real Madrid’i neden reddettiğinden siyasi görüşlerine kadar birçok değerli noktaya temas etmiş.. Eh, bize de okumak düşüyor..




















Soru: Siyasetle çok ilgilisiniz, siyasi manzarayı nasıl görüyorsunuz?

Cevap: 80’lere kadar dünya kapitalist ve komünist modeller arasında ikiye bölünmüştü. O komünist modelin işlemediğini gördük. Ama kapitalist model de sürdürülebilir gibi değil. Bireysel çıkarları yok sayamazsınız, fakat dünyanın yavaş da olsa değiştiğini düşünüyorum. Geçen otuz yıl içinde, batıdaki herkesin cebine asgari de olsa bir miktar para girmiş oldu. Bence bunun ardından gelmesi gereken aşama, herkesin paylaşacağı azami miktar olmalı. Dünyanın temel sorunlarına baktığımızda, en büyük eksikliğimizin bir ‘dünya hükümeti’ olduğunu görüyoruz. Bunun kaçarı yok; belki elli yıl sonra, ama mutlaka bir gün olacak. Aksi takdirde, sorunları bir ülkeden ötekine yollamakla yetiniyorsunuz. Artık eskisi gibi, kendi dünyasına kapalı ve komşu ülkede işler kötü gitse de bundan etkilenmeden yaşayan çalışanlar yok. Her yer birbirine bağlı.

Soru: Bu küresel bağlantıdan dolayı mı bir ‘dünya hükümeti’ gerekiyor?

Cevap: Sanki o gün hiç gelmeyecekmiş gibi yaşıyoruz; ama elli yıl sonra, Avrupa dünya nüfusunun yalnızca dörtte birini temsil ediyor olacak. Böyle bir durumda, mesela İngiltere veya Fransa’yı kendi haline terk edebilir misiniz? İmkansız.

Soru: Bu söyledikleriniz futbola da uyarlanabilir. Mesela futbola da bir azami ücret sınırlaması getirilebilir.

Cevap: Şimdilik o yönde bir gelişme olacakmış gibi gözükmüyor pek. Elli kişinin tüm dünyanın zenginliğinin yüzde 40’ını elinde tutması hala kabul görüyor. Bir insan olarak bunu nasıl savunabilirsiniz? İki milyar kişinin günde iki dolarla yaşamasını kabul edebilir misiniz? Bunları kabul etmeye daha uzun süre devam edilebileceğini düşünemiyorum.

Soru: Çoğu kişinin sizinki gibi ekonomik kısıtlamalarla işleyen kulüplerle diğerleri arasındaki farkı görmezden gelip, sizi başarısızlıkla eleştirmelerinden rahatsız değil misiniz?

Cevap: Biz başka bir yaklaşımla hareket ediyoruz. Yeni stat sayesinde elde edilecek parayla genç oyuncular transfer edip, zengin kulüplerle aşık atmamızın mümkün olmadığı büyük transfer piyasasına bağımlı kalmamayı planlıyorum. Kendi tarzı, kültürü olan bir takım yaratarak açığımızı kapıyoruz. Bir oyuncu bu takıma 16-17 yaşlarında geliyor; sahaya çıktığında diğer takımlarda rastlamadığınız bir ruha, kulüp sevgisine sahip oluyor. Beraber eğitim almış, yetişmiş oluyorlar. Hayat boyu kalıcı dostluklar 16-20 yaş arasında tanıdığınız kişilerden oluşur. Bu bize, diğer kulüplerde olmayan bir güç katıyor. Ayrıca, başarıya o kadar da uzak sayılmayız. Birkaç yıldır lig şampiyonu olamadık, ama 2006’da Şampiyonlar Ligi’nde final oynadık. Takımın geliştiğini ve ilerlediğini görüyorum. Fakat, kazanamadığınız sürece başarısız görülüyorsunuz.

Soru: Birçok kişi, hatta bazı Arsenal taraftarları kendinizi bu felsefeye hapsettiğinizi; imkansız olsa ve takımı şampiyon yapacak olsa dahi düşüncelerinizden taviz verip iki büyük transfer yapmayacağınızı düşünüyor ve eleştiriyor.

Cevap: Evet, ama bu görüş aslında bir tuzak. Fabregas’ı 18-19 yaşındayken 4-4-2 sisteminde Vieira ile beraber oynatmayı denedim ve olmadı. Vieira’yı gönderme kararı almak zorunda kaldım. Fabregas 19 yaşındaydı; onu kenarda tutsaydım başka bir takıma gitmek isteyecekti. Bu gençliğinden beri verdiğimiz emekleri riske atmaktan başka bir şey değildi. Şimdi de aynı sorunu Jack Wilshere’le yaşıyorum. Henüz 17 yaşında, her maçta oynaması mümkün değil. Ama gelecek yıl tamamen hazır olacak ve her maçta oynamak isteyecek. Şimdi onun pozisyonuna başka birini transfer edersek, seneye ayrılmayı talep edecek. O yüzden, ya 23 yaşın üstünde, kendini ispatlamış, üst düzey oyuncuları almaya dayalı bir transfer politikanız olacak ya da bizim yaptığımız gibi yapacaksınız. Ben takımın başarıya gittikçe yaklaştığını düşünüyorum. 22-23 yaş olgunluğun başladığı dönem. Önemli bir döneme geliyoruz ve çoğu kişinin fazla sabrının kalmadığının farkındayım.

Soru: Büyük transferler yapmanın kulübün sosyal dinamiklerini tehlikeye atacağını söylüyorsunuz. Ya öyle yapmak zorunda olsaydınız? Yönetim bu yaz 100 milyon pound harcamazsanız işinize son vereceğini söylese.. Bu durum Arsenal’ı daha kuvvetli bir takım yapmaz mı?

Cevap: Real Madrid gibi bütün parayı bir oyuncu için harcamaktan mı, birçok oyuncu transfer etmekten mi bahsediyoruz?

Soru: Orası size kalmış.

Cevap: Paranız varsa ve çok olumlu değişiklik yaratacak bir futbolcuysa onu transfer etmeye tabii ki karşı değilim. Ama ortalıkta, takım üzerinde bu kadar büyük etki yaratacak pek futbolcu yok.

Soru: Bu yüzden mi Real Madrid’in teklifini reddettiniz? Kabul etseydiniz, Kaka ve Ronaldo’lu kadronun başında olacaktınız. Neden hayır dediniz?

Cevap: Gitseydim, inançlarıma ihanet etmiş olurdum. Bu kadar basit. Real Madrid’den ziyade Arsenal’la ilgili bir şey bu. Burada bir takım yarattım ve onu başarıya ulaştırmak istiyorum. Bu takımla üç-dört yıl önce giriştiğim bir proje bu ve sonuna kadar gideceğim. Bu noktada ayrılmam söz konusu olamaz.

Soru: Real Madrid gibi, büyük paralar harcayarak, en ünlü oyuncuları alarak elde edilen başarı sizin için anlamlı değil mi?

Cevap: Ben çalışmaya ve futbolcular arasındaki ilişkinin önemine inanıyorum. Futbolu bu kadar güzel bir spor yapan şey takım oyunu olması. Kazanmanın farklı bir yolu olabilir, iyi bir takım olarak ya da bireysel yeteneklere dayanarak başarılı olabilirsiniz. Beni en fazla ilgilendiren takım ahlakı. Tenisten pek hoşlanmam, ama Davis Cup’a gelince iş değişir; o zaman takım oyununa dönüşüyor. Tuhaf gelebilir ama böyle.

Soru: Göze çekici gelen bir futbol oynatmakta ısrar ederek belli bir seviyeyi korumak da kolay değil. Kimileri sizi, güzel oyundan taviz vermediğinizi, pragmatik davranmadığınızı ve Arsenal’ın bu yüzden kaybettiğini söyleyerek eleştiriyor.

Cevap: Size dünyanın en güçlü takımı kim diye sorsam, Brezilya dersiniz. Güzel futbol oynamıyorlar mı? Avrupa’da en başarılı takım kim? Barcelona, yine güzel futbol. Pragmatik olmaya karşı değilim; kötü bir pas atmak yerine doğru pası atmak pragmatikliktir. Top ayağımdayken gelişi güzel ileri yollamak gibi saçma bir hareket, sadece bazen kaza eseri işe yarıyor diye pragmatiklik mi sayılır?

Soru: Hayatta en önemli şey insanın önüne koyduğu hedefe ulaşmasıysa, ulaşamamak kendinize olan güven ve saygınızı kötü etkilemiyor mu?

Cevap: Hayatta başarılı olmak istiyorsanız, bu sizin için büyük bir anlam taşıdığı içindir... Arsenal antrenörü olarak bir maç kaybettiğinizde, eve dönerken kendinizi tamamen yitik hissedersiniz. O mağlubiyet yüzünden hafta sonunu kötü geçirecek onca aileyi düşünürsünüz. Bunun getirdiği bir ağırlık ve sorumluluk var. Ama bazen bunları unutmaya çalışmak da şart, çünkü kafayı takarsanız sonunda aklınızı kaçırırsınız.

Soru: Öte yandan kazanan takımı tutan bir sürü başka aile de iyi bir hafta sonu geçirecek...

Cevap: Nancy’de genç takımın antrenörü olduğum dönemde, kulüp başkanı Michel Platini’nin babasıydı. Çok fakir bir takımdık ve her üç maçın en fazla birini kazanıyorduk. Bir gün yanıma gelip şöyle dedi: “En çok neden bıktım biliyor musun? Karşı takımın sevinçten havalara uçtuğunu görmekten”.

Soru: O yüzden mi takımı size gol attıktan sonra sevinen West Ham antrenörüyle tartışmıştınız?

Cevap: Evet, aklıma hemen Platini’nin babası geldi. Japonya’da (1995-1996’da Japonya’nın Nagoya Grampus takımını çalıştırıyordu) sumo güreşi seyrederken öğrendiğim şey şu: Güreş bittiğinde asla kimin kaybettiğini anlamanız mümkün değil, çünkü kaybedeni utandırmamak için hislerini dışa vurmuyorlar. Ben de oyuncularıma saygılı olmayı öğretmeye çalışıyorum.

Soru: Chelsea’nin eski antrenörü Jose Mourinho’nun sorunu sizce herkesten şüphe etmesi miydi?

Cevap: Mourinho’yu yeteri kadar tanımıyorum, o yüzden hakkında bir yargıda bulunmak istemem, ama bana şüpheyle yaklaştığı kesin.

Soru: Alex Ferguson’la aranız nasıl?

Cevap: Çok saygılı bir ilişkimiz var, ama hep böyle değildi. United’la en üst seviyede mücadele ettiğimiz dönem sona erdiğinden beri aramız bayağı düzeldi.

Soru: Başka bir şey keşfetmek istemez misiniz?

Cevap: Resme de ilgi duyuyorum.

Soru: Hangi ressamları seviyorsunuz?

Cevap: Bu aralar soyut ressamlara takılıyorum.

Soru: Hangi filmleri seversiniz?

Cevap: En çok 70’ler, Fellini, Fassbinder dönemini seviyorum. En son görüp de çok etkilendiğim film ‘The Deer Hunter’dı. Fakat on yıldır pek film seyredemiyorum.

No comments: