21 May 2010

Rijkaard hesap verir, ya siz?

















5 Haziran 2009.. Galatasaray'ın yeni teknik patronunun Frank Rijkaard olduğu açıklandı ve o günden bugüne çok şey değişti..

Yazın ilk günlerinde Galatasaray'ın resmi internet sitesine düşen haberin ardından ülke çapında edilen yeminlerin sayısı bugün bile belli değil. "Rijkaard geldi ya iki-üç sezon şampiyonluk görmeyelim!" diyenlerden, "Arda ve Mehmet Topal oyunlarını geliştirir, bu da bize yeter!" diyenlere kadar, hayli geniş bir yelpazede ifade edildi duygular. Ağızlardan 'total futbol' düşmez oldu. Hollanda ekolünün Galatasaray'a yansımalarının nasıl olabileceği ve geleceğin takımının nasıl şekillenmesi gerektiği üzerine sayısız güzellemeler yazıldı.

Kalem erbabları, köşe sahipleri de boş durmadı elbet. İmzanın ardından, Frank Rijkaard'ın ismi üzerine toz kondurmaktan bile çekiniyordu herkes. Barcelona kariyeri ön plandayken, Sparta Rotterdam'ı ağzına alan yoktu henüz.

Geçiş döneminin sancılı olması bekleniyordu ama işler hiç de tahmin edildiği gibi gitmedi. Avrupa Ligi elemelerinde önüne geleni yenen takım, ligde de ilk altı maçından galibiyetle ayrılınca, Fenerbahçe'nin 103 gollük rekorunun Galatasaray tarafından kırılıp kırılamayacağı tartışılmaya başlandı. "Sezon sonunda kime, kaç puan fark atarız?" soruları da cabası.

Fenerbahçe maçının ilk dakikasına kadar, Rijkaard 'tanrı katı'ndan inmemiş, Haldun Üstünel'in 'sihirbaz' lakabı silinmemiş, futbolcular 'ruhsuz' adledilmemiş, taraftar ise sırtını takıma dönmemişti.

Kadıköy'deki maçın ilk saniyelerinde Milan Baros'un yerde kaldığı pozisyon sonrası hiçbir Galatasaraylının projeksiyonunda bugün gelinen noktanın göründüğünü zannetmiyorum. O gün Kadıköy'de bir kırılma noktası yaşandı ve kırılanın sadece Baros'un ayak tarak kemiği olmadığının o an farkına varılmadı..

Devre arasına gelindiğinde takım ligde Fenerbahçe'nin bir puan gerisinde ikinci sıradaydı. Avrupa Ligi'nde ise grubunu lider tamamlamış, Atletico Madrid'i beklemeye başlamıştı. Lakin bir sorun vardı; Baros'un yokluğunda kadroda kalan tek forvet Shabani Nonda'ydı. Ara transfer döneminde takviye yapılacaktı ancak yabancılardan biriyle yolların ayrılması gerekiyordu. Üç adaydan bahsediyordu herkes; Nonda, Kewell ve Leo Franco..
























Kewell sakattı ancak taraftarın sevgisi öyle bir boyuttaydı ki Avustralyalının gönderilmesi teklif dahi edilemezdi. Leo Franco da henüz Selçuk Şahin'den o golü yememişti. Geriye bir tek Nonda kalıyordu. Genel görüşe göre; Nonda yavaşlamış, eski gücünden uzak, boş kaleye bile top yuvarlayamayacak durumdaydı. O gün Nonda hakkında bunları düşünenlerin, bugün Kongolunun gönderilmesini eleştirmesi ne kadar garipse, yönetimin Nonda'yı gönderme tercihi de (yerine Avrupa’da oynayamayacak Jo’nun gelişi hatadır, ancak bu da operasyonun ikinci bölümüdür) şartlar dahilinde o denli yerindeydi aslında. Kewell ya da Franco'nun gönderilmesi durumunda Galatasaray'ın bugün bulunduğu noktaya gelmeyeceğinin garantisini verebilecek olan var mı? Sanmıyorum.. En azından, böyle bir görüşün realiteden öte bir varsayım olacağını söylemek lazım. Ya da şöyle söyleyelim; dün "Kewell giderse Galatasaray'ı bırakırım!" diyenlerin sayısı, bugün "Neden Nonda gönderildi?" diyenlere eşitse bir yerlerde bir hata olmalı.


Aslında hatalar bununla da sınırlı değil.. Galatasaray taraftarının ağzından düşürmediği 'Avrupa'da başarı' kavramı buna gayet güzel bir örnek teşkil ediyor. Geçtiğimiz sezon arkasına teneke bağlanıp gönderilen Michael Skibbe yönetimindeki takım, UEFA Kupası'nda Fransa Ligi şampiyonu olacak Bordeaux'yu saf dışı bırakmıştı. İkinci maçta takımın başında Bülent Korkmaz'ın bulunduğunu söyleyip bu başarıyı Skibbe'den soyutlamaya çalışanlara, Hamburg'daki 1-1'lik beraberliğin ardından sahasında 2-0'ı koruyamayan takımın başında da aynı Bülent Korkmaz'ın bulunduğunu hatırlatmak isterim. Geçen sezon bu takım, grup maçlarında Olympiakos'u içeride, Benfica ve Hertha Berlin'i de dışarıda yenmeyi başarmıştı. Bunun ne anlama geldiğini özetlemek için küçük bir istatistik yeterli olacaktır diye düşünüyorum. Galatasaray, Skibbe öncesinde Avrupa kupalarındaki son deplasman galibiyetini Feldkamp yönetiminde Panionios karşısında almıştı. Yunan ekibinin Benfica ve Hertha Berlin ayarında olmadığını tahmin ediyorum ki herkes kabul edecektir. Bu yüzden filmi biraz daha geriye saralım ve Galatasaray'ın kendine denk takımlar karşısındaki son deplasman galibiyetini bulmaya çalışalım. En yakın örnek, 2002 yılındaki 2-0'lık Lokomotiv Moskova maçı. Yani; 2002 yılından sonra yaklaşık 'yedi' yıl boyunca Avrupa'da kendine denk bir takımı deplasmanda yenmeyi başaramayan Galatasaray, Skibbe yönetiminde Benfica ve Hertha Berlin'i mağlup eden, Bordeaux deplasmanından da beraberlikle dönmeyi başaran bir takım haline geliyor ancak bu yeterli kabul edilmiyordu. Zira Skibbe, ülke futbolunun altına yıllardır zehir enjekte eden otoritelere göre kariyersiz, vasıfsız ve sıradan bir teknik adamdı.


















Bir de Rijkaard'a bakalım o halde.. Galatasaray bu sezon Avrupa'da oynadığı 14 maçta sekiz galibiyet alırken, dört maçtan da beraberlikle ayrıldı. İki mağlubiyetinden biri hedefsiz Sturm Graz deplasmanıyken, diğeri Avrupa Ligi'ne veda etmesine neden olan Atletico Madrid maçında. Peki, o maça dair anıların en önemli bölümünü hangi pozisyon oluşturuyor? Bu soruya, "79. dakikada Perea'nın ceza sahası içindeki elle müdahalesi" cevabını verenlerin, bugün Frank Rijkaard'ı yerden yere vurması size de ironik gelmiyor mu? Zira itiraz ettikleri pozisyonda penaltı düdüğü çalınsa, bugün Avrupa Ligi kupası başka bir takımın müzesinde yer alacaktı. Bu belki Galatasaray olmayacaktı, kabul. Ancak böyle bir karar sonrası, hem de sezon sonunda şampiyonluğa ulaşacak takıma elenen Galatasaraylı futbolcuların çarmığa gerilmesi ne kadar mantıklı ya da "Rijkaard bu takıma ne katmış ki?" sorusu ne kadar yerinde olabilir? Asıl cevap aranması gereken nokta bu belki de.

Kabul edelim; bugün ülke futboluna yön verenlerin zihinleri türlü türlü kirlilik barındırıyor. Leo Franco'yu şikeci ilan edeninden tutun, Bobo'nun bilerek penaltı kaçırdığını söyleyenine, dört saatlik futbol programı yapıp saha içine dair tek kelime etmeyeninden, futbola dair bilgi birikimi 80'lerde kalanına kadar hepsi dahil buna.

Bu insanların sözleriyle kuyuya inen taraftara ne demeli peki? Leo Franco'yu Fenerbahçe maçında bitime 25 dakika varken ıslıklayanına, takım kaptanına Ali Sami Yen'i dar edenine, sezon başı ettiği yeminleri unutup günlük başarı peşinde koşanına, "14 yıl bekledik!" tezahüratını dilinden düşürmezken iki mağlubiyet sonrası idam sehpasını hazırlayanına, kombine kartını karaborsada fahiş fiyata satıp herkese Galatasaraylılık dersi vermeye kalkanına, Nonda'ya ağzına geleni sayıp bugün neden gönderildiğini sorgulayanına, Jo'yu havaalanında omuzlara alıp ayağına top geldiğinde yuhlayanına, Rijkaard geldiğinde kırk takla atıp bugün Hollanda'ya tek gidişlik uçak bileti arayanına, tribünde sövdüğü yorumcunun lafıyla kendi futbolcusunu harcayanına, futbol algısını o yerden yere vurduğu medyada okuduklarıyla sınırlı tutanına, Avrupa'da başarıyı kıstas koyup son 7-8 sezonun Avrupa'da en başarılı iki teknik adamını beceriksiz ilan edenine ve en önemlisi bu topraklardaki zihniyet bozukluğunun farkına varamayıp hatayı hep başkasında arayanına..

Bunlara ne söylemek gerekiyor?

Gün; herkesin eteğindeki taşları dökerken bir yandan da iğneyi kendine batırma günü. Taraftar olarak ne kadar takımının arkasında durabildin, verdiğin sözleri ne kadar tutabildin? Önce bildiklerimizi cevaplayalım, çalışmadığımız yerden çıkanlara geçeriz daha sonra.
















Yoksa bugün Rijkaard gider, yarın bir başkası gelir; fark etmez. Del Bosque'de, Tigana'da, Zico'da, Gerets'de nasıl değişmediyse, yarın da o algı değişmez. Biz yine kendimizi yersizce yüceltmeyi sürdürür, her türlü başarısızlığı bizden olmayana bağlamaya devam ederiz. Bugün açın tartışma programlarını ya da alın gazeteleri elinize ve tek bir noktaya dikkat edin; yorumcular ya da köşe yazarları yabancı teknik adamlara ya da futbolculara yüklendikleri kadar, onların Türk meslektaşlarına da yüklenebiliyor mu? Jo'nun aldığı eleştiriyi herhangi bir Türk futbolcu alıyor mu? Rijkaard'a, Daum'a, Lucescu'ya reva görülen muamale Fatih Terim'e uygulanabiliyor mu? Kendi cevabımı vereyim; hayır! Kanaat önderi olması gerekenlerin hedef gösterici konumuna evrildiği bir düzende, elbette ki kimse yakınında-yöresinde bulunana söz söyleme, onunla ters düşme riskini göze almıyor. Ama yabancıysa, yerden yere vurmakta sakınca görmüyor kimse. Rijkaard'a laf söyleyince nasıl bir ego tatmini yaşandığını açıkçası merak ediyorum. Birini eleştirebilmenin sizi ondan daha yüksek bir konuma getirmeyeceğinin farkına varmak bu kadar zor mu hakikaten?

Siz küçük dünyanızda Rijkaard'a laf sokmuş olmanın, "Adam değil!" demenin sonsuz hazzını yaşayabilirsiniz, itiraz etmiyorum. Lakin bir de gerçekler var; Rijkaard buradan kovulur, gider başka bir ülkede iş bulur da sizin şu ipe sapa gelmez, izandan geçmez cümleleriniz başka hangi coğrafyada rağbet görür? O muamma işte.

Bu sebepten ki kendi adıma en büyük kırgınlığım bu düzeni oluşturanlara değil de onlara prim verenlere; saha içine, futbolun ruhuna, kültürüne, tarihine dair tek bir fikri, en ufak bir bilgisi olmayan köşe sahiplerine, ağzından çıkanı kulağı duymayan, bel altına inmeden cümle kuramayan yorumculara 'otorite' rolü biçen taraftarlara..

Farkında olmayabilirsiniz belki ama birkaç yıldır azılı bir mücadele yaşanıyor bu cephede. Bir tarafta şikayet ettiğiniz statükocular, 'ben bilirim'ciler duruyor, öteki tarafta ise Zico'nuz, Rijkaard'ınız, Tigana'nız. Bir taraf "Böyle gelmiş, böyle gider!", bir taraf "Bak bi' de bu var!" diyor. Bir taraf uçkurdan geçmeyen cümle kuramazken, diğer taraf hayata dair sözler de söylüyor. Bir taraf köhnemiş ezberleri dillendirirken, bir taraf size farklı pencerelerden sesleniyor.

Ve artık, safları belli etmek adına bir karar vermek gerekiyor. Kolay olan; "2003'te deplasmanda Ronaldo'lu, Quaresma'lı Portekiz'i yenen Ümit Milli Takım'dan kariyerine Türkiye'de devam edip de yıldız olabilmiş oyuncumuz var mı?" sorusuna yenilerini eklemek. Zor olan ise bu düzeni değiştirebilme ihtimali olan insanlara kol kanat gerebilmek.

Sığ sularda kendi kendimize debelenmektense, yeni ve derin denizlerde yüzmenin vakti geldi de geçiyor sanki. Ne dersiniz?

6 comments:

Temur said...

Dediğin gibi hesabı Rijkaard verir ve yarın öbür gün başka diyarlara gider. Biz hesabı veremezsek enkazın altında kalırızç

ozdemirmusta said...

muazzam! ellerine sağlık Onur.

Bay C. said...

@ömer

abi, bütün yazıyı at; en zoruma gideni her gün sövdükleri adamların sözlerini fetva belleyenler..

@mustafa

çok sağol..

ceren said...

Sesimizi duyuramadığımızda daralan nefesimiz böyle yazılarla hayat buluyo... Teşekkürler

Bay C. said...

@ceren

desteğin için asıl ben teşekkür ederim..

Chao Grey said...

Eline, yüreğine sağlık.