27 April 2010

Bursaspor dayanabilecek mi? / Chelsea, Leeds United, Portsmouth ve diğerleri..
















“Endüstriyel futbola hayır!”...

2000’li yılların başından bu yana, sahadaki oyuna aşık milyonlarca futbolseverin dudaklarından bu cümle dökülüyor. Spora amatör gözle bakan, kirlenmemiş, adil, kıran kırana bir mücadelenin peşinde koşan renk aşıkları, sermayenin futbola nüfuz etmesinden hayli rahatsız görünüyor. Zira hepsi, kar odaklı her yapının, beraberinde haksız rekabeti, sonsuz bir hırsı ve tatminsizliği getireceğini biliyor. Ancak kendilerine kötü bir haberim var; işler pek de istedikleri gibi gitmiyor...

Bugün Bursaspor’un ya da bir önceki sezonda Sivasspor’un yaptığı çıkışı, ‘istisna’ başlığı altında değerlendirmek zorunda kalıyorsak, bunun sebebi benzeri örneklere çok da fazla rastlayamayaşımızdan. Galatasaray, Fenerbahçe ve Beşiktaş, Türkiye’deki saltanatlarını 25 yıldır sürdürüyor. Tekere son çomak sokan 1983-1984 sezonunda Trabzonspor olmuş ve o günden bu yana, en iyi kadrolara, en fazla paraya, en çok güce ve diğer birçok ‘en’e sahip ‘Üç Büyükler’ şampiyonluklara ambargo koymaya devam etmiş. Bu sezon Bursaspor’un şampiyon olduğunu düşünelim... Takımın yıldızlarının transfer döneminde ‘Üç Büyükler’ tarafından yağmalanmayacağının garantisini verebilecek olan var mı? Ya da Ertuğrul Sağlam’ın bir-iki sezon içinde daha üst kademeye geçiş yapmayacağının? Veya geçtiğimiz sezon şampiyonluğa oynarken bu yıl kümede kalma mücadelesi veren Sivasspor’un durumuna düşmeyeceklerinin?

Mali açıdan kendine kıyasla üç ‘Goliath’ ile rekabet etmek zorunda kalacak Bursaspor, istikrarını korumayı başarabilecek mi? Bunu sorabilme cüreti göstermemiz bile birçok şeyi anlatmaya yetiyor olsa gerek.

Kabul; geçen sezon Sivasspor, bu yıl da Bursaspor saltanatı yıkmaya oldukça yaklaştı. Bugüne kadar başaramamış olmaları, bundan sonra da başaramayacakları anlamına gelmiyor. Zira futbol, maddiyat dışında onlarca değişkeni bünyesinde barındırıyor. Ancak, futbolun kendine has gizemlerinin uzun vadede, haksız rekabete dayalı bu piyasada ne kadar işleyeceği merak konusu. “Uslu bir çocuk olursanız, rüyanızda Şirinler’i görebilirsiniz!” diyordu ya hani o meşhur çizgi filmde; futbolda da oyunun doğrularını yaptığınız sürece, bir maç, bir turnuva, hatta bir lig sezonu boyunca futbolun tanrıları takdir haklarını sizden yana kullanabiliyor. Lakin uzun vadede adaleti sağlayan, ‘güç’, ‘kudret’ ve ‘maddiyat’ kavramları oluyor. Tabii, profesyonel ve planlı bir yönetim anlayışının elinde oldukları sürece.

Bilindik bir örnekle başlayalım;


Roman Abramovich, 2003 yılında Chelsea’yi 140 milyon pound karşılığında satın aldığında futbol dünyası bir ilki yaşamanın heyecanı ve telaşı içindeydi. Abramovich’ten önce de yabancı sermayenin futbola el attığı görülmüştü lakin hiçbiri bu denli büyük bir proje vaadinde bulunmuyordu. Rus dolar milyarderi, Chelsea’yi Londra sınırları dışına taşıyıp bir dünya markası haline getirmenin, yeni altyapı tesisleri inşa etmenin ve –en heyecanlı bölüm de burası- yıldızlarla dolu bir kadro kurmak için astronomik paralar harcamanın sözünü veriyordu. Anlayacağınız; 'Noel Baba' yüklendiği hediye paketleriyle, ‘Maviler’ için çoktan yola çıkmıştı bile..

Herkes bu birlikteliğin nasıl sonuçlar doğuracağını tartışadursun, ilk yılında 170 milyon euro’ya yakın bir harcama yapan Abramovich, sözünde durmaya niyetli olduğunu gösterdi. Takıma katılan isimler arasında kimler yoktu ki; Real Madrid’den Geremi, Southampton’dan Wayne Bridge, Charlton’dan Scott Parker, West Ham United’dan Glen Johnson ve Joe Cole, Parma’dan Adrian Mutu, Real Madrid’den Claude Makelele, Bordeaux’tan –memleket kontenjanından- Aleksiy Smertin, Manchester United’dan Juan Sebastian Veron, Inter’den Hernan Crespo ve Blackburn Rovers’tan Damien Duff... İlk harekat başarıyla tamamlanmış, Stamford Bridge’in yeni sakinleri belli olmuştu. Ve sıra, saha dışındaki bu hareketliliğin, yeşil zemine nasıl yansıyacağını görmeye gelmişti.

Abramovich’in Chelsea’si, ilk yılında ligi ikinci sırada tamamlayıp, Şampiyonlar Ligi’nde yarı finale çıktı ancak Monaco engelini aşmayı başaramadı. Aynı Monaco, finalde Porto’ya mağlup olurken, Portekiz ekibinin başındaki Jose Mourinho, Avrupa futbolunun en gözde ismi haline geliyordu. Bu da Abramovich’i etkilemek için yeterliydi. Mourinho, ertesi sezon Chelsea’nin başına geçti. Yaz döneminde, Abramovich’in halihazırda ağzı açık kesesinden 160 milyon euro daha çıktı. Londra’nın yeni sakinleri arasında, PSV’den Mateja Kezman ve Arjen Robben, Marsilya’dan Didier Drogba, CSKA Moskova’dan Jiri Jarosik, Porto’dan Ricardo Carvalho ile Paolo Ferreira ve Rennes’den Petr Cech yer alıyordu.

Mourinho yönetimindeki Chelsea, ilk yılında şampiyonluğa ulaştı. ‘Maviler’in, aynı başarıyı ilk ve son olarak 50 yıl önce yakaladığını düşünürsek, “Başarı parayla satın alınabilir mi?” sorusu da ilk cevabını buluyordu. Hem de Leeds United, aksi yönde bir örnek olmak adına yokuş aşağı iflasa koşarken...



1998 yılında David O’Leary takımın başına geçtiğinde, Leeds United 1991-1992 sezonundaki şampiyonluğun ve Charity Shield zaferinin üstünden geçen altı yılda tek bir kupa dahi kazanamamıştı. O günden bu yana hala bir kupa kazanabilmiş değiller, ancak futbolla az da olsa ilgilenen herhangi biri, 2000’li yılların başında kurulan kadronun, son dönemin en heyecan verici takımlarından birini oluşturduğunu söyleyecektir. Rio Ferdinand, Harry Kewell, Lee Bowyer, Alan Smith, Jonathan Woodgate gibi isimlerin yer aldığı genç kadro, O’Leary yönetiminde ilk çıkışını 2000 yılında UEFA Kupası yarı finaline yükselerek gerçekleştirse de Galatasaray’a elenmekten kurtulamadı. Takip eden sezonda ise Şampiyonlar Ligi’nde son dört takım arasına kalmayı başardılar. Ancak şans yine yanlarında değildi; Valencia’ya elendiler ve karanlık çağa adım attılar.

Şampiyonlar Ligi bileti alacaklarına inanan başkan Peter Ridsdale, gelecek dönem televizyon ve sponsorluk gelirlerini teminat gösterip yüklü bir borcun altına girdi. Ardından, Robbie Fowler ve Seth Johnson gibi oyunculara yüksek ücretlerle imza attırdı. Kadro güçlenmişti, ancak evdeki hesap çarşıya uymadı. Leeds, sezonu Newcastle United’ın arkasında bitirdi ve Şampiyonlar Ligi’ne katılamadı. En büyük güvencesini kaybeden Ridsdale için son yaklaşıyordu. Önce, Rio Ferdinand’ı 30 milyon pound karşılığında Manchester United’a sattılar. İkinci dalga, teknik direktör David O’Leary’nin kovulmasıyla geldi. Kewell, Martyn, Fowler, Robbie Keane, Bowyer gibi oyuncular sırayla takımdan ayrıldı. Buna rağmen borçları çevirmek mümkün görünmüyordu. 2003-2004 sezonunun sonunda küme düştüler. Sonbaharda, antrenman sahalarını ve statlarını 4.2 milyon sterlin karşılığında satmak zorunda kaldılar. Gemiyi son terk eden isimler ise Viduka, Smith, Matteo, Robinson ve Milner oldu. İmkansızlıklarla boğuşan takım, Championship’te üç sezon dayanabildi. 2006-2007 sezonu sonunda küme düştüler ve bugün hala Championship’e dönmek için mücadele ediyorlar. Nasıl? İbret alınası bir öykü değil mi?

Bu iki örnekten yola çıkarak, sermayenin futbolda başarı için zorunluluk teşkil ettiğini ancak ‘yeter şart’ olmadığını söyleyebiliriz. Günümüzde kulüplerin, özel sektörde acımasız bir rekabetin içinde yer alan şirketlerden farkı kalmadı. Bunun bir getirisi olarak, belli bir hedef uğruna para harcamaktan ya da yüklü borçların altına girmekten çekinmiyorlar. Aksi takdirde, zirveye oynayamayacaklarını biliyorlar. Bu da sermayeyi zorunlu kılan etkenlerin başında geliyor, tabii iyi yönetilmesi ve sağlam bir temele dayandırılması koşuluyla...



Abramovich’ten sonra bir başka oligark Premier Lig’e el attığında tarihler 2006 yılını gösteriyordu. Rus vatandaşı, İsrail pasaportlu Fransız işadamı Alexandre Gaydamak, Premier Lig takımlarından Portsmouth’u satın aldı ve alışılageldiği üzere, ilk etapta sansasyonel transferlere yöneldi. Andres D’Alessandro ile başlayan harekat, David James, Sol Campbell, Nwankwo Kanu, Glen Johnson ve Niko Kranjcar gibi isimlerle devam etti.  Aslında fena da bir başlangıç yapmamışlardı; Hong Kong’da Barclay’s Asia Trophy finalinde Liverpool’u penaltılarla yenmeyi başardılar. Aynı sezon, 1939 yılından sonra ilk kez FA Cup’ta finale yükseldiler ancak Manchester United engeline takıldılar. 2008 yılında ise Cardiff City’yi yenip kupaya uzandılar. Her şey güzel gidiyordu ancak tek adama bağlı temelsiz yapılarının başlarına iş açması gecikmedi. Rus hükümeti Alexander Gaydamak’ın servetine el koyduğunda, Portsmouth’un rüyası kabusa dönmeye başladı. Kulübün borcu 100 milyon sterlin seviyesini aşınca, Kranjcar, Crouch, Distin ve Glen Johnson gibi oyuncuları satmak zorunda kaldılar. 26 Mayıs 2009’da, kulüp Birleşik Arap Emirlikleri’nden Süleyman El-Fehim’e satıldı. Takip eden dönemde yönetim kademesinde birçok değişiklik yaşandı ve bugün gelinen noktada, kayyuma devredildikten sonra borçları nedeniyle dokuz puanı silinen Portsmouth’un Premier Lig’den düşmesi kesinleşti.

Olumsuz örneklerden bir diğeri ise Juventus. 'Calciopoli Skandalı' nedeniyle 2006 yılında küme düşürülen Torino ekibi, kısa sürede Serie A’ya dönmeyi başardı ancak hala eski günlerinin çok uzağında. Sezon başında, bu görüntüyü tersine döndürmek için kadroyu güçlendirme kararı aldılar ve transfere yöneldiler. Diego için Werder Bremen’e, Felipe Melo için de Fiorentina’ya 25’er milyon euro ödediler, ancak yeterli olmadı. Şu sıralar, ligin bitimine üç hafta kala UEFA Avrupa Ligi’ne katılabilme mücadelesi veriyorlar.

Fransa’da da benzer bir örnekten söz etmek mümkün. Marsilya’nın, geride kalan beş sezonda harcadığı 125 milyon euro’ya rağmen gelebildiği en yüksek nokta ikincilik, o da sadece iki kez. Ancak bu sezon, bitime dört hafta kala en yakın rakiplerinin beş puan önünde zirvede yer alıyorlar ve bir aksilik olmazsa, bu kez şeytanın bacağını kıracaklar.

‘Küçük Chelsea’ Manchester City’nin hikayesi ise önceki örneklere kıyasla daha tutarlı bir çizgide ilerliyor. Ağustos 2008’de Birleşik Arap Emirlikleri’nden Şeyh Mansur Bin Zayed’in sahibi olduğu Abu Dhabi Group tarafından satın alınan kulüp, ilk yılında transfere 160 milyon euro harcadı. Hedef, sezon sonunda ilk dört sırada yer alıp Şampiyonlar Ligi’ne katılmaktı ancak başaramadılar. 10.’lukla kapattıkları sezonun ardından, 150 milyon euro daha harcadılar ve şu sıralar beş yıl aradan sonra zirvedeki Manchester United, Chelsea, Arsenal, Liverpool dörtlüsünü bozan ilk takım olmanın eşiğindeler. Uyguladıkları model, Abramovich’in Chelsea’de yürürlüğe koyduğunun güzel bir kopyası olsa da Portsmouth örneğiyle kıyasladığımızda, en azından başarıya ulaşmış bir model seçtikleri için tebriği hak ediyorlar.

Bir de Almanya’ya göz atalım... Bayern Münih egemenliğindeki Alman futbolu, tek kutuplu bir görüntü sergilese de sürprizlere açık yapısını koruyor. Bavyeralılar son beş sezonun üçünü şampiyonlukla kapatsa da Stuttgart ve Wolfsburg, bu süreçte birer kez aradan sıyrılmayı başardı. Onlar bu başarıya ulaşırken, en pahalı ve gösterişli kadro yine Bayern Münih’teydi. Ancak iki takım da doğru ve planlı hamleler sonucunda kağıt üstünde kendilerinden güçlü rakiplerini alt edebilecek düzeye ulaştı. Tabii, Wolfsburg’un başarısında teknik direktör Felix Magath’ın da hakkını teslim etmek gerekiyor. Magath’ın ayrılışını takip eden sezonda an itibarıyla orta sıralarda yer alıyorlar. Yine de bir teşekkürü hak ediyorlar; en azından en çok para harcayan ve kağıt üzerinde en iyi kadroya sahip olan takımın mutlak başarı kazanamayacağını kanıtladıkları için...


Bugün, en pahalı transferleri yapıp, en gösterişli kadroları kurabilirsiniz. Ancak bu, sezon sonunda müzenize yeni kupalar koyacağınızı garanti etmeye yetmiyor. Nasıl ki bir şirket, ne kadar yatırım yaparsa yapsın, ne kadar sermayeye sahip olursa olsun, doğru yönetilmediği takdirde günden güne eriyorsa, kulüpler de harcadıkları parayı düzgün bir yönetim anlayışıyla birleştiremedikleri takdirde, sportif açıdan hayal kırıklığı yaşayabiliyor. 'Dünyanın en zengin kulüpleri listesi'nde zirveye oynayan ve değerleri 1 milyar euro’yu aşan Manchester United, Real Madrid, Arsenal, Bayern Münih, Liverpool, Milan, Barcelona ve Chelsea gibi kulüpler kendi liglerini ya da Avrupa kupalarını yıllardır domine ediyor olabilir. Ancak bir gerçeğin de altını çizmek gerekiyor; futbolda para harcamadan büyük başarılar kazanmanız neredeyse mümkün olmasa da bu oyun, her para harcayanın da başarılı olmasına izin vermiyor. Zira futbol, henüz ruhunu kaybetmedi ve kendi öz dinamiklerini korumaya devam ediyor.

Real Madrid-Barcelona rekabeti bunun güzel bir örneği; iki takım da astronomik harcamalar yapabiliyor. Real Madrid belki daha fazla para yatırıyor ancak kadro değerlerine baktığımızda iki takımın da birbirine yakın olduğunu belirtmek gerekiyor. Bu durumda da devreye farklı etkenler giriyor.  Hollanda futbolunun efsane ismi Ronald Koeman’ın, Barcelona’nın Real Madrid’i 2-0 yendiği maçın ardından yaptığı açıklamaya kulak verelim: “Barcelona bir takım, Real Madrid ise değil. Barcelona’da insanlar prensiplerine bağlı ve Katalan kültüründen besleniyor, bu da onları en iyi yapıyor. Real Madrid satın alınmış bir takım, Barcelona ise inşa edilmiş. Ve futbolda, şampiyonlukları satın alınmış takımlar değil, zaman ve sabırla inşa edilmişler kazanır”...

No comments: