30 June 2009

Haklısın; umursamıyorlar..



Yıllar geçmiş üstünden, ama aynı vahşet -hem de her geçen gün artarak- devam ediyor.. Dünyanın her köşesinde, her saniye, bir kişi daha 'devlet' zulmüne maruz kalıyor, işkencelerde son nefesini veriyor, acımasız sofralarda özgürlüğünün bekaretini kaybediyor ve diğer bütün kader ortakları gibi, bir zaman sonra unutulup gidiyor..

O yüzden diyorum ki;

bu klip
-her ne kadar daha sonra yasaklanmış da olsa-, dibine kadar direniş, dibine kadar meydan okuma, dibine kadar bir tokattır var olan düzene..

***

Skin head, dead head
Everybody gone bad
Situation, aggravation
Everybody allegation
In the suite, on the news
Everybody dog food
Bang bang, shot dead
Everybody's gone mad

All I wanna say is that
They don't really care about us
All I wanna say is that
They don't really care about us

Beat me, hate me
You can never break me
Will me, thrill me
You can never kill me
Jew me, sue me
Everybody do me
Kick me, kike me
Don't you black or white me

All I wanna say is that
They don't really care about us
All I wanna say is that
They don't really care about us

Tell me what has become of my life
I have a wife and two children who love me
I am the victim of police brutality, now
I'm tired of bein' the victim of hate
You're rapin' me of my pride
Oh, for God's sake
I look to heaven to fulfill its prophecy...
Set me free

Skin head, dead head
Everybody gone bad
trepidation, speculation
Everybody allegation
In the suite, on the news
Everybody dog food
black man, black male
Throw your brother in jail

All I wanna say is that
They don't really care about us
All I wanna say is that
They don't really care about us

Tell me what has become of my rights
Am I invisible because you ignore me?
Your proclamation promised me free liberty, now
I'm tired of bein' the victim of shame
They're throwing me in a class with a bad name
I can't believe this is the land from which I came
You know I do really hate to say it
The government don't wanna see
But if Roosevelt was livin'
He wouldn't let this be, no, no

Skin head, dead head
Everybody gone bad
Situation, speculation
Everybody litigation
Beat me, bash me
You can never trash me
Hit me, kick me
You can never get me

All I wanna say is that
They don't really care about us
All I wanna say is that
They don't really care about us

Some things in life they just don't wanna see
But if Martin Luther was livin'
He wouldn't let this be

Skin head, dead head
Everybody gone bad
Situation, segregation
Everybody allegation
In the suite, on the news
Everybody dog food
Kick me, strike me
Don't you wrong or right me

All I wanna say is that
They don't really care about us
All I wanna say is that
They don't really care about us


Michael Jackson - They Don't Care About Us

29 June 2009

Kids

MGMT - Kids


You were a child
Crawling on your knees toward it
Making momma so proud,
But your voice is too loud

We like to watch you laughing,
You pick the insects off plants
No time to think of consequences

Control yourself
Take only what you need from it
A family of trees wanted
To be haunted

The water is warm
But it’s sending me shivers
A baby is born
Crying out for attention

The memories fade
Like looking through a fogged mirror
Decision to decisions are made
And not bought,
But I thought this wouldn’t hurt a lot
I guess not


MGMT - Kids

Top Ligue 1 Goals 08/09

28 June 2009

Shaq yollarda!


Shaquille O'Neal, Cleveland Cavaliers'a takası sonrasında Akon'ın 'Over The Edge' şarkısına 'kendince!' bir klip çekmiş ve bunu twitter'da paylaşmış.. Kocaoğlanın keyfi yerinde gibi, ne dersiniz?


Kaynak: Sepettopu

26 June 2009

Düne dair..


Gece 02:08'de 'hiç' aradı, attığım mesajın üstüne.

"Doğru söyle; In the Closet'ı açtın di' mi?" oldu ilk sözü. "Yok" dedim, "Onu da yaptım, ama Give In To Me'nin üstüne."

Anlatınca garip geliyor belki, farkındayım. Tanışıklığı geçtim, birbirimize yakınlığımız en fazla 600 kilometre olmuş bugüne kadar. O da İstanbul'a konsere geldiğinde ki ben çarpım tablosunu öğrenmekle meşguldüm o sıralar.

Düne dönecek olursak; neden bu kadar etkilendiğimi açıkçası ben de bilmiyorum. 'Ölümlü' olduğunu söylememişlerdi mesela bugüne kadar, onun şoku olabilir. Her sene öldüğüne dair bir haber çıkardı, hepsinin de asparagas olduğu anlaşılırdı sonradan. Bu da bağışıklık yaratmıştır belki bünyede. Gerçek olduğunu öğrenince de daha büyük bir hayal kırıklığı geliyor tabii peşinden.

Bugün, tanımayıp da gidişine bu kadar üzüleceğim az insan var. Hepsi de benzer nedenlerden dolayı değil bu arada; MJ'in yarattığı üzüntüyle bir diğerininki sonuç olarak aynı olabilir belki ama beni o sonuca götürecek yollar birbirinden o kadar farklı ki...

Çocukluk kahramanlarınız vardır hani, 'ilk'leriniz; aşık olduğun ilk kadın, ezberlediğin ilk şarkı, gittiğin ilk konser, ağladığın ilk film, tribündeki ilk maç, odandaki ilk poster, üstündeki ilk forma diye gider... Aldığım ilk yabancı albüm de onlardan biri işte: Dangerous.

Sırf bu da değil; müziğin yeri hep ayrı oldu benim için. Yıllar boyu kullandığım tek ilaç oldu belki de. İki-üç şarkıyla kendimi oyalamayı, ruh halimle oynamayı öğrendim. Planlı değil, kendiliğinden. Give In To Me mesela; evden çıkış müziği de oldu, dumanaltı bir odada karamsarlığıma eşlik ettiği de...

MJ'in bende temas ettiği algı noktaları bunlar. Tek tek birleşip bir bütünü oluşturuyorlar en nihayetinde ve etkisi de giderek artıyor. Diyeceğim; masallarla büyümüş bir neslin temsilcisi olarak 'kahraman'lardan vazgeçmek kolay değil. Ya da gittiklerini kabullenebilmek... Bir de büyüdüğünü fark etme durumu var tabii.

Geçmişe değer veren bir insansanız vedalar daha sancılı oluyor. Dün onlardan birini yaşadım. Şimdi gidip kendisine ait ne varsa bir kutuya koyup zihnimin karanlık bir köşesine kaldırmam gerekiyor. Aynı anda geçmişimden de bir parçayı elbette. Asıl koyan da bu zaten.

Yoksa üzüntüm Michael Jackson özelinde değil, olmadı da. Başıma gelen; bir parça daha eksildiğini, çocukluğundan biraz daha uzaklaştığını, onca şeyi bir arada tutan bağlarının zaman içinde lime lime olduğunu hissetmek gibi sadece.

O kadar.

Azılı bir hayranı olmadım hiçbir zaman, tek bir şarkısını dinlemeden aylar geçirmişliğim de vardır elbet. Ama çocukluğuma dair simgelerden biriydi; iki elin parmaklarını zorlayacak kadar simgeden bir tanesi.

Dün, o parmaklardan birini kaybettim. Acı vermesini de doğal karşılıyorum bu yüzden.


Yara kapanana kadar bandajla dolaşacağız artık, n'apalım.

No one moves like Michael Jackson!










25 June 2009

R.I.P.







Yazacak çok fazla şey bulamıyorum..

Sahip olduğum ilk yabancı albüm; 'Dangerous'.. Bir türlü beceremediğim 'moonwalk'..
'In The Closet', 'Give In To Me', 'Thriller', 'Billie Jean' ve diğerleri..

Gidişiyle, çocukluğuma dair ne varsa biraz daha eksiliyor..

***

Hoşçakal '
King of Pop' ve her şey için teşekkürler..

Kendimi bildim bileli peşinde koştuğun huzuru bulabilmen dileğiyle..

4-2-3-1 derken?



Guardian'ın 'TheSportBlog' bölümünde, Jonathan Wilson tarafından kaleme alınmış bir değerlendirme mevcut..

Dunga'nın, Konfederasyon Kupası'nda oynattığı 4-2-3-1 taktiği üstüne kafa yormuş Wilson.. Ayrıca, Brezilya'nın oynadığı 4-2-3-1'in, Avrupa takımlarındaki benzerlerine göre farklarını incelemiş..

En dikkat çekici saptaması, Brezilya ve Avrupa 4-2-3-1'lerinin farklı sistemlerden devşirilmiş olması.. Wilson'a göre, Avrupa'nın tercih ettiği 4-2-3-1, 4-4-2'den uyarlanmış.. Brezilya'nın 4-2-3-1'i ise '82 kadrosunun 4-2-2-2'sini temel alıyor.. Zico'lu, Socrates'li, Falcao'lu takımın oynadığı 4-2-2-2'nin bugüne kadarki evrimini anlatan Wilson ayrıca, oyun içi çeşitliliği nedeniyle de Brezilya'nın sistemini net bir kalıba sokmanın doğru olmayacağı görüşünde..

"Apart from the fact that the back four is flat rather than employing a sweeper, a middle-aged Italian could easily see this Brazil as an incarnation of
il giocco all'Italiana. In that regard, Brazil have become a sort of tactical Rorschach test, with everybody seeing in it what they are culturally disposed to see."

***

Üstünde durulan bir başka nokta da Robinho ve Ramires'in Dunga'nın sistemindeki rolleri.. Ramires'i, Helenio Herrera'nın Inter'indeki Jair'le kıyaslayan Wilson, Robinho için de Gigi Riva örneğini kullanmış.. Robinho'nun sistemde yarattığı farklılık da yazının ana unsurlarından bir diğeri..

Uzun uzun anlatmaya gerek yok aslında; yazının tamamını okumak isteyenler, buraya bi' göz atsın..

Arınma takviminde son durum




Kişisel arınma takvimimde 5 gün-6 gecenin üstüne çizik atmış durumdayım..


Peki, neler oldu bu süreçte? Kar-zarar tablosunda ne yazıyor, elde ne var-ne yok bi' bakalım;

öncelikle, 6 gecenin 6'sında da sektirmeden ayık kafayla yatağa giremediğimi söylemem lazım.. 'Beton' gibi yatıp, 'leyla' gibi kalktım her birinde.. Ve böylece, içimde-zihnimde ne varsa boşaltmış oldum..

***

Arınma takvimi yarı dönem hedeflerinde son durum:

monotonluğa bağlı sıkıntı (destroyed)
sabit huzursuzluk (destroyed)
Pavlov'un köpeği sendromu (destroyed)
kafamda dolanan tilkiler (destroyed)
zihnimi çöplüğe dönüştüren yoğunluk (destroyed)
alarm saati: 07:30 (destroyed)
Maslak yolu (destroyed)

her türlü yorgunluk (destroyed)

ve belki de en önemlisi; uykusuzluk! (destroyed)


Yani; 'temizlik' başarıyla tamamlandı..

***

Sırada ise 'cila' etabı var;

Kafayı boşalttık boşaltmasına ama, gidenlerin de yerini doldurmak gerekiyor elbet..

Bakıyorum;
repertuarıma şu ana kadar, bolca müzik, 2 kitap, 9-10 film, bi' festival, bi' konser, uzun uzun uykular, yayılıp yatmacalar, devrilip sızmacalar eklemişim.. Eh, gayet iyi bi' takas!

***

Bundan sonrası ne getirir, ne götürür bilmem ama,

pazartesi sabahı bu evden, 'reset' tuşuna basılmış, cilalanıp-parlatılmış, modifiye edilmiş, çiçek gibi bir 'ben' çıkacak, orası kesin..

23 June 2009

'Frog on a lily pad'



Kobe Bryant ve Phil Jackson, NBA şampiyonluğunun ardından sırasıyla Conan O'Brien'ın şovuna katıldılar..

O'Brien'ın zevzekliğini bir kenara bırakırsak; kendi adıma Kobe ve 'Zen Master'ın açıklamalarından büyük keyif aldığımı söyleyebilirim..

***

Sadede gelecek olursak;

Kobe'nin anlattığına göre, final serisi 4. maçından önce Phil Jackson soyunma odasına giriyor, bütün takımı etrafına topluyor ve bir istekte bulunuyor..

"Şimdi lütfen herkes 1 dakikalığına gözlerini kapasın ve kendisini nilüfer yaprağının üstündeki bir kurbağa olarak düşünsün!"

Dürüst olmak gerekirse; ilk bakışta komik görünüyordu..

Ama sonra Phil Jackson geldi, Kobe'nin anlattıkları üstüne onun da görüşünü almak istediler ve şu cevabı verdi;

"Evet, onlardan bunu istedim.. Nilüfer yaprağındaki bir kurbağayı düşünün.. Sineği görene kadar hareket etmez, orada öylece bekler.. Ama sinek geldiğinde tek bir hamleyle onu yakalar.. Ben de oyuncularımdan bunu istedim; yani odaklanmalarını.."

'Zen Master'a yöneltilen sorulardan biri de maç içinde nasıl bu kadar sakin kalabildiğiydi.. İlk sözü, "Aslında, 1995'e kadar saha kenarında ateşli bir şekilde oyuna müdahale ediyordum" oldu.. Ardından devam etti; bu tutumundan vazgeçmesini sağlayan Dennis Rodman'ın takıma gelişiydi.. Rodman, saha kenarından yapılan müdahalelerde oyun konsantrasyonunu kaybediyordu ve o, bunu fark etmişti..

Phil Jackson son olarak; sayısız başarı kazanmasına rağmen, motivasyonunu nasıl koruyabildiğine ilişkin bir soruyu yanıtladı.. Verdiği cevap yine ilginçti;

"Chicago'da ilk şampiyonluğumuzu kazandıktan sonra, oyuncularımdan biri soyunma odasında 'Gerçek erkekler 2 kez yapar!' demişti.. Bu da bizim sloganımız oldu.."

7-8 dakikalık sohbetten çıkarılmış 3 küçük detay, 3 kısa açıklama.. Sadece bunlar bile, Phil Jackson'ın neden bu kadar büyük bir isim olduğunu kanıtlamaya yetiyor sanırım..

Birinde, oyuncularını ne kadar farklı yollarla mücadeleye hazırladığını, birinde oyuncunun yapısına göre nasıl kendi tavrından taviz verebildiğini ve bir diğerinde de kazandığı onca başarıya rağmen, kendisini nasıl motive edebildiğini görüyorsunuz..

Şahsen, Türkiye sınırları içinde, herhangi bir spor dalında, kendisini bu denli yetiştirebilmiş bir isim tanımıyorum.. Ve sanırım, içinde bulunduğumuz bu karışık düzenin, kirli yapının sebebi de tam olarak buna dayanıyor.. Eğitimsiz ve vizyonsuz nesiller yetiştirmeye, anlık başarılarla tatmin olmaya devam ediyoruz.. Tünelin ucunda ise herhangi bir ışık yok.. En azından şimdilik..

***

Enseyi daha da karartmadan, Jackson'ın aynı programda kullandığı bir başka sözle noktalayalım bari;

"Nefes, her şeyi sıfırlar.. Aldığınız her nefeste yeniden başlarsınız.. O yüzden geçmişi unutun, derin bir nefes alın ve devam edin.."

Crna Macka, Beli Macor




imdb bilgileri burada..

***

Filmi izledikten sonra bende kalanlara bakacak olursak;

1- Kesinlikle Dadan Karambolo!



2- 'Kaz'ların kullanım alanları3- Araba yiyen domuz4- Teknedeki küçük çocuk (İtiraf ediyorum; o benim..)5- Dadan'ın jiletle bıyığını alan kız kardeşi6- "Müzik varsa, alkol de vardır!"7- "I think this is the beginning of a beautiful friendship!"8- 'Pitbull Terrier'



9- Çamaşır makinası10- Matko'nun para dolu çantaya ulaşma çabaları11- "Ölüler ölülerle, diriler dirilerle.."12- Zarije'nin hastaneden çıkışı13- 'Bubamara'



21 June 2009

19 June 2009

Don Kişot



Hadi değiştirelim herşeyi
Devrim olsun bunun ismi
Başlıklar değişsin
Çirkinlik ve güzellik hepsi

Sessiz ol; kimse uyanmasın
Bir yudum iç şundan, hemen ısınırsın

Kaçıp evden uzaklara, şehre bakalım aylak aylak
Kaçıp gerçekten uzaklara, hayallere dalalım teslim olmadan

Güzel bir özgürlük var bu gece; içimde ve dışımda

'Don Kişot' olsun ismim bu gece
Rüzgarlara savaş açalım bu daha delice
Bir nefes çek şundan alışırsın
Yıldızlar gibi geceye hemen karışırsın

Kaçıp evden uzaklara, şehre bakalım aylak aylak
Kaçıp gerçekten uzaklara, hayallere dalalım teslim olmadan

Güzel bir özgürlük var bu gece; içimde ve dışımda..

Redd - Don Kişot


***

Lafı eveleyip gevelemeden söylüyorum; olmuş bu şarkı..
Altyapı sağlam bi' kere, sözler de gayet şık.. Aferin..


It's no good!



Gonna take my time
I have all the time in the world
To make you mine
It is written in the stars above
The gods decree
You'll be right here by my side
Right next to me
You can run but you cannot hide

Don't say you want me
Don't say you need me
Don't say you love me
It's understood
Don't say you're happy
Out there without me
I know you can't be
'Cause it's no good

I'll be fine
I'll be waiting patiently
Till you see the signs
And come running to my open arms
When will you realize
Do we have to wait 'till our worlds collide
Open up your eyes
You can't turn back the tide

Don't say you want me
Don't say you need me
Don't say you love me
It's understood
Don't say you're happy
Out there without me
I know you can't be
'Cause it's no good

Gonna to take my time
I have all the time in the world
To make you mine
It is written in the stars above

Don't say you want me
Don't say you need me
Don't say you love me
It's understood
Don't say you're happy
Out there without me
I know you can't be
'Cause it's no good

Depeche Mode - It's No Good

***

Giderek yükselen ritme kendini kaptırmış gidiyordu.. Diğerleri ise -ki onlar için 'yakınlarım' ifadesini kullanırdı- mezarının başında, artık bir anlam ifade etmeyen bedeniyle son defa selamlaşmaktaydı.. Yukarıdan bakınca gördükleri hoşuna gitmedi belki ama içini huzur kapladı; bu kez yalan söylemeyecekti.. Yalanlardan vazgeçtiği için değil, nasıl olsa sesini duyuramayacağı için.. O an bulutlara yaklaştığını hissetti.. İyi bir hayat bırakmıştı arkasında.. En ufak bir pişmanlık dahi duymuyordu dönüp bakınca.. "İyi iş çıkarmışım!" diye düşündü..

Kapıda görevliler tarafından karşılandı.. Küçük bir odaya geçtiler.. Önündeki ekrandan kare kare hayatı akıyordu.. Son rötuşlar yapılıyordu.. Cenaze görüntüleri de eklenince başka bir odaya geçildi.. Bir cd'nin içinde hayatını teslim ettiler eline.. "Görüntülerin altına müzik döşemedik, onu da sen seçeceksin" dediler, kafası karıştı.. Yaşarken, "Hayatının fon müziği ne olmalı?" sorusunu içeren birçok anket doldurmuştu ama bu seferki basit bir anketten ibaret değildi.. İlk uyarı hemen geldi; "Çabuk ol, daha arşive yükleyeceğiz!".. Acele etmesi gerekiyordu..

O an, gözü başka bir ekrana ilişti.. En yakın arkadaşıydı gördüğü.. Bir an korktu.. "Yoksa o da mı?!" diye endişeye düştü.. Ama korkulacak bir şey yoktu.. 'Emeği geçenler' bölümü için görüntü topluyorlardı.. Hayatından kaç kişi geçtiyse, her birinin tek kare görüntüsünü alıyorlardı ve sıra en yakın arkadaşındaydı.. Rahatladı..

Rahatlığı, dikkatini başka bir noktaya yönlendirdi.. Arkadan cılız bir ses geliyordu.. En yakın arkadaşının oturduğu odadan.. Biraz daha inceledi.. Müziği açmış, elindeki fotoğrafa bakar halde, yatağında uzanıyordu.. Fotoğrafta kim vardı göremiyordu belki ama kendisi olduğundan emindi..

İlginç bir ilişkiydi aralarındaki.. Karşı cinsten ilk arkadaşı değildi lakin ilk dostu olduğu kesindi.. Çok yakın olmadılar hiçbir zaman.. Zaman onların hanesine işlemedi çoğunlukla.. Uzaktılar.. Yine de sabaha karşı aranabilecek iki kişi varsa ikisinin de hayatında, biri mutlaka diğeriydi..

"Acele et, hadi!" dediklerini duydu, kulak vermedi.. Başka bir şey dinliyordu.. En yakın arkadaşının odasından yükselen sesi;

"don't say you're happy,
out there without me,
I know you can't be,
'cause it's no good
"

"Bu olsun" dedi belli belirsiz bir sesle..

Gitme vakti gelmişti.. Müziği ekledikleri cd'yi kopyalayıp eline tutuşturdular.. Odadan çıktı, yürümeye başladı.. "Hoşçakal!" dediler arkasından ve eklediler: "Sahip olduğun tek şey o, dikkat et!"

Gülümsedi...

Ve kendini, açılan kapıdan boşluğa bıraktı..

Yürüyorum 'Düş Bahçeleri'nde



"Pardon, bakar mısınız, tanışmış mıydık?
Sevmiş miydim ben sizi hiç, sevişmiş miydik?
Pardon, daha önce konuşmuş muyduk?
Yürüyüp çıkmazlarda yorulmuş muyduk?

Yüzünüz ne kadar da aşina;
Avcumun içine alıp öpmüş olabilirim
Gözünüz öyle uzak bakmasa,
Sizi tanıdığıma yemin ederim

Peki bu şarkıyı hatırlar mısınız??

..

Pardon, bakar mısınız?
Adınız neydi sizin?
Baş harfini göğsüme yazmış olabilirim
Pardon, daha önce nerdeydiniz?
Geçtiğiniz yollara düşmüş olabilirim

Yüzünüz ne kadar da aşina;
Avcumun içine alıp öpmüş olabilirim
Gözünüz öyle uzak bakmasa,
Sizi tanıdığıma yemin ederim

Peki bu şarkıyı...
... hatırlarsınız!"

Sezen Aksu - Pardon

***********************************************************************************************************************



Bir sabah saçlarını okşayıp da rüzgar

İzlerini sürüp de gidecek beyaz beyaz
Ve güneş aynaya baktığımda çizgilerden
Yeni bir yüz gösterecek üzülerek biraz

Yok olmaz erken daha
Biraz geç kalın ne olur
Hiç hazır değilim henüz
Ne olur baharlarımı bırakın bir süre daha
Tanıdık değil bana güz

Yok olmaz dur
Dur gidemezsin
Gözlerimin rengi dur
Bulutlara dönemezsin

Yok alamazsın
Beni deli zaman
Ömrüme o kurşuni renkleri süremezsin

O gün başka renkte ağaracak biliyorum
Ve zorla değil ya o rengi hiç sevmiyorum

Ne olur sanki biraz daha zaman verseniz
Yıllar öfkenizi hiç mi hiç anlamıyorum.

Sezen Aksu - Kurşuni Renkler

17 June 2009

Mr. Burns & Bogdan Tanjevic

Maçtan sonra 'Polly' iyi gider!




"Peki bu adamın müzik delisi olduğunu bilir misiniz? İspanyol gazeteci Oriol Rodriguez’le Mart’ta yaptığı söyleşide, müzik mahremini faş etti Rijkaard. Pop, rock, soul, folk, hepsine gönlünü düşürebildiğini anlatıyor, fakat en çok alternatif rock’a hayran. Pixies için kelimesi kelimesine ‘Albümlerini dinledim ve hayatım değişti’ diyor. 60’lar ve 70’ler için favorisi Beatles ve Sex Pistols; 80’lerde XTC, 90’larda Nirvana ve Pearl Jam. Halihazırda Coldplay, Killers ve Bloc Party’i beğeniyor. (Oğlunun System of a Down fan’ı olduğunu da not edelim!) Yeni müziklere ve gruplara hep açık. Arada sırada gitarla ‘oynadığını’ söylüyor ama bir iddiası yok. Kazanılmış maçlardan sonra yumuşak, duygusal hatta hüzünlü parçalar dinlemeyi severmiş: “Geride kalan güzel şeyleri tekrar gözümün önünden geçirmek için.” Verdiği misal: Nirvana’dan ‘Unplugged in New York’. Önemli bir mağlubiyetten sonra ise sert, elektronik bir şeylere ihtiyaç duyduğunu söylüyor. Galatasaray kulübü yetkilileri acaba maç bitimlerinde hocanın bu tercihlerine uygun bir müzik neşriyatı tasarlarlar mı? Rijkaard, hepimize iyi gelecek."

Tanıl Bora - Radikal

V!



a-ma o aaan-la-dııı,

o be-ni aaan-la-dııı

di-bi-neee ka-daaar,

di-bi-ne ka-daaar o-ooo-o-ooo-ooo-o-ooo!

15 June 2009

Globalization, Popular Resistance & Postmodernity



Dünyadaki her şey şu an çok daha farklı olabilirdi..

Global moderniteye karşı giderek artan tepkiyi tetikleyen unsur da tam olarak bu zaten.. Bu tepkinin temellerinde, gelir ve bilgi dağılımındaki- hayli rahat azınlık sayılabilecek bir gruba fayda sağlayan, ancak toplumun geneli için zarar teşkil eden- bir eşitsizlik yatıyor. Birileri tatmin olurken, genel bir kesim dışlanıp, bu düzen dahilinde kullanılıyor.. Ayrıca, yönetimlere yönelik bu eleştiriler, evrensel çaptaki popüler güçlenme ve zenginleşmenin önüne set çekiyor. Bahsi geçen evrensel etki fark edilse, belki herkes için daha büyük bir uyum şansı, refah ve yönetim kolaylığı sağlanabilir.. Ancak maalesef, pozitif olasılıkların üzerinde pek durulmuyor.. Hatta bununla uğraşan odaklar, bir grup karşıt -kendi pozisyon ve önceliklerini kaybetme kaygısındaki- elit tarafından engellenmeye çalışılıyor. Tabii, bütün bu karmaşanın dışında, daha demokratik, eşitlikçi ve popüler modernite tanımları olduğunu da söylemek lazım..

1980'e kadar ekonomide, toplumda ve devletlerde; demokrasi, Fordizm, sosyal demokrasi, geliştirilmiş kapitalizm ya da liberal demokratik toplum kavramları durağan bir gelişme gösteriyordu.. Ancak Thatcher'ın 1979'da İngiltere'de başa gelmesi ve 1991'de Rusya'nın dağılma sürecinin tamamlanmasıyla birlikte hızını alan bu kavramlar, dünya ekonomisi, eyalet sistemleri ve teknik rejimlerde birçok radikal değişikliğe neden oldu.. Sanayi devrimiyle kabul edilen sosyal kontratlar iptal edildi..

The winner takes it all” anlayışı toplumlarda, ortalama yüzde 20'lik bir kesimin refahını artırırken, diğerlerini kaderine terk etti.. Artık birçok devlet ekonomik gelişimini sürdürmekte, sınırlarını açmakta ya da teknik, çevresel, demografik ve kültürel liderliklerini korumakta zorlanıyor.. Bundan yararlananlar da var elbet ama çoğu ülke, endüstriyel demokrasinin bir zamanlar garanti ettiği neo-liberal reformları kullanarak halklarına yaşam şansı sunmakta sıkıntı yaşıyor.. Serbest ticaret, küresel yönetim, yüksek teknoloji kavramlarıyla boğuşmak zorunda kalıyor..

Özellikle son 20 yıllık dönemde, küreselleşmenin etkilerinin daha da iyi ifade edilebilmesi amacıyla postmoderniteye büyük eleştiriler getiriliyor.. Jean-François Lyotard'ın başını çektiği bir görüşe göre; postmodernitenin temel taşları, modernitenin savunduğu ve batı toplumlarınca kabul görmüş ekonomik, politik ve sosyo-teknolojik önermeleri reddediyor.. Lyotard’ın, ‘60-‘70 yılları arasında, dünyanın endüstrileşme sonrası devinimi sırasında ortaya koyduğu analizde şöyle bir tespitte bulunuyor;

”Aydınlanma dönemiyle başlayıp bugüne kadar gelen ve gelişimini sürdüren modernleşmenin, bilgi, sanat, teknoloji ve kişi özgürlükleri konusundaki yaptırımlarının, toplumları yoksulluk, zorbalık ve cahillikten kurtarması bekleniyordu.. Ancak şu anda görüyoruz ki bu gerçekleşmemiş bir rüyadan ibaret..”

Lyotard ayrıca, giderek artan bu güvensizliğin, bilim ve teknolojinin hükümdarlık altına alınmasına ön ayak olduğunu söylüyor.. Fredric Jameson ise çözüm olarak, yeni ve klasik kapitalizmin de ötesinde bir sosyal sistem öneriyor ve çok uluslu sermayenin yöneleceği boşluk arayışının giderek çoğaldığına dikkat çekiyor.. Lyotard’ın ve Jameson’ın yanı sıra, postmoderniteye kafa yoranlardan biri de David Harvey.. 1973’teki enerji krizi sırasında Harvey, yeni çok uluslu kapital rejimden bahsediyordu.. Daha da sadeleştirmek gerekirse; Harvey’nin savunduğu sistem, Ford’un endüstriyel üretim rejimini, sermaye birikimini ve hükümet müdahalesini –ki ‘30’lardan ‘70’lere kadar pek çok hükümet tarafından uygulanmıştı- söküp atıyordu.. Ona göre ayarlanabilir birikim, üretimsel uzmanlık ve toplumsal serbestleşme, birkaç uluslararası anlaşma sonucu ortaya çıkmıştı..

Harvey’nin gözlemlediği ayarlanabilir birikim, geniş jeografik olaylardan yararlandı ve bu olayları kendi mantığıyla tekrar kurdu.. Bunun sonucunda, üretim bölünürken, güvensizlik baş gösterdi.. Para da geçiçi, eşit olmayan fazla keskin global bir ekonomide dönmeye başladı.. Jameson da benzer bir tespitte bulunuyordu; global sermaye bir noktadan sonra, tahmin edilemeyecek bir biçimde kendini merkezsizleştirmeye başlayacak ve 7/24 konumu değişen bir hale gelecekti..

Bugün, uzmanlaşmanın özel sistemlerini açıklamak için kullanılan bilgi devrimine ait teknik makinaların arkasında sosyal makinalar yer alıyor.. Onların temel değerini de ‘gerçekleştirilebilirlik’ kavramı belirliyor.. Bu güç ve bilgi kodları, günümüzde kaynak sıkıntılarının, sosyal geri ödeme/ödül sistemlerinin ve bölge arayışlarının yeni yollarını inşa ediyor.. Küreselleşme kavramı da arkasında insan gücü olmadan varlığını sürdürebilen ve profesyonel uzmanlar tarafından oluşturulan sistemlere dayanıyor.. Bütün bu teknolojik devinimi yöneten elit profesyoneller ordusu da -Christopher Lasch'ın gözlemlerine göre-, sadece şirket yöneticilerinden değil, bilgiyi üreten ve manipüle edenlerden oluşuyor..

Think locally, act globally’ anlayışı mükemmel bir şekilde özetliyor ki; dünyaya artık, sadece ekolojik değil, ülkelerarası temel gerçeklikleri de kapsayan, hayata geçirilebilirliği maksimum seviyede ve toplumlar arasında bilgi alışverişine imkan tanıyan bir sistem egemen.. Ve bu sisteme de uzman sınıf hükmediyor.. Çünkü, yaşam standartlarını onlar yükseltiyor; hem sadece bir kesim için de değil, bütün toplum adına.. İş gücünü, tarım ve benzeri alanlardan hizmet sektörüne kaydırıyorlar.. Profesyonelliğe dayalı, karmaşık olmayan bir hiyerarşi düzeni getiriyorlar.. Eğitimi teşvik edip, insan sermayesi yaratıyorlar.. Lokal firmaları neo-feodal hale getiriyor ve global bir ekonominin ortaya çıkışına ön ayak oluyorlar..

Lasch ayrıca, bütün bu sistemin simgeleri kullandığını ve başta Hollywood ve Madison Avenue’nun –reklam dünyasının merkezi-, simgeye dayalı bilgi transferleri vasıtasıyla, empoze etmek istediği düşünceleri endirekt yollardan topluma ulaştırdığını savunuyor..



Kaynak makale:
"Globalization, Popular Resistance & Postmodernity" by Timothy W. Luke




*** Bu da ner'den çıktı diyenler için;

bilgisayarı karıştırırken, eski dosyalara denk geldim.. İçlerinden biri de bu makale özetiydi.. Okul günlerim geldi aklıma, duygulandım böyle.. Kolay değil; hatırası var.. 6 senelik üniversite hayatımda, üzerine en çok emek harcadığım işlerden biri en nihayetinde.. Hatta birincisi.. Diğerlerini hatırlamıyorum zaten.. Belki de yoktur.. Öyle yani..

14 June 2009

Helal Olsun


Geceler zehir, geceler kara
Uçasım gelir, kanadım yorar
Yaralar derin seneler kadar
Açılın geri

Sabah olmuş, gün doğmuş
Her yerimde karlar
Doymadım, dönülmüş deliye
Helal olsun, aşk olsun
Gözlerimde yaşlar
Durmadım, dönülmez geriye

Geceler benim, geceler bana
Unutun beni..


Duman - Helal Olsun




*** Yazacak, söyleyecek çok şey var üstüne ama, bu kez susma hakkımı kullanıyorum.. Anlık sevinçlerin, anlık üzüntülerin ve ara sıra yoklayan bütün o 'flashback'lerin bir özeti olsun sadece.. Saygılar..

Kimyadan anlamam ama 4 işlemim iyidir!




Kimya derslerinde öğretilen 'periyodik cetvel' muhabbeti vardır ya hani; elementlerden oluşan, bulmaca hazırlayıp da tıkananların imdadına koşan..

Neden bilmiyorum (neden böyle bir yazı yazma ihtiyacı hissettim, onu da bilmiyorum), bir türlü kanım ısınmadı kendisine.. Şu resimdeki karışıklığa bi' bakın, ne demek istediğimi anlayacaksınız.. Ortada bariz bir bilgi kirliliği mevcut ama sorumlusu kimmiş, simgeleri 'neye göre?' belirlemiş meçhul.. Altın-Gümüş ikilisi var mesela çok canımı sıkan; "'Au' hangisi, 'Ag' hangisi?" diye harcarsın bi' ömrü.. Potasyum karizmatik yalnız, onu ayırmak lazım.. 'K'! Nasıl, çok net di' mi?

Neyse, oturup ezberleyenler vardı bunu, uyuz olurdum.. ÖSS tarihinde böyle bir soru gelmiş midir bilmiyorum ama 100 küsür tane elementin simgesini hafızaya almanın, kafayı çöplüğe çevirmekten başka bi' faydası yok bana göre..

Hayır, zaten az yer var.. Bi' de çarpım tablosu gibi bir şey de değil.. Birini öğrenince en azından bakkalda falan kazık yemiyorsun, işe yarıyor.. Şekli şemali güzel desen o da değil; bildiğin keyboard'dan hallice ama bazı ruh hastaları alır odasına asardı, hatırlıyorum.. Gruplara ayrılıyordu bi' de kendi içinde; halojenler, bilmem ne metaller, azot, mazot, atom numaraları falan.. Sen de o sipsi halinle dünyayı çözdün sanıyordun bakınca.. İşin kötüsü; gereksiz beklenti yaratıyordu bi' de.. Annesine, babasına ezberden sayanı da biliyorum, bunun üstüne annesi babası, "Bizim oğlan kesin profesör olur!" diyeni de.. Ondan sonra oğlan ÖSS'de barajı geçemeyince, gelsin hayal kırıklığı.. Ne anlamı kaldı yani?



Bi' de ben araştırdım; 1869'da Dimitri Mendeleev diye bi' Rus bulmuş bunu.. Adamla ilgili verilen ilk bilgi; 'Sibirya'da doğdu, en az 14 çocuğun en küçüğü'.. Böyle bi' tanımlama olur mu ya? Günahını da almak istemiyorum ama "Annesi yolluymuş!" demenin kibarcası gibi geldi bana.. Sıfat da tekin değil zaten, dertliymiş gibi duruyor böyle.. Şüpheleniyor insan ister istemez..

Ben olsam, Dimitri ve 'en az 13' kardeşiyle bulandırmazdım çocukların kafasını.. İstenirse, kimyayla ilgili daha faydalı bilgiler sunulabilir gibi geliyor bana.. Ne bileyim; böyle pratiğe yönelik, gelecekte de işe yarayacak, düzenek hazırlamacalı falan.. Çok da açık konuşamıyorum şimdi ama arkadaşlar arasında belli meziyetlerinden ötürü 'profesör' lakabı alanlar var.. O tip şeyler işte.. Hem saygınlık falan da kazandırıyor, takdir görüyorlar girdikleri her ortamda.. Daha ne?

Sözün özü; mümkün müdür bilmiyorum ama bi' el atıp müfredattan kaldırmak lazım.. Ya da cetvel falan olayına girmeden, 3-5 bilemedin 10 tane seçip öğretirsin, merak eden gider, öğrenir kalanını.. Nasıl, iyi fikir di' mi? Bence de..


*** 'Au' altın, 'Ag' gümüş, 'Au' altın, 'Ag' gümüş, 'Au' altın, 'Ag' gümüş.. Yazınca daha iyi öğrenirsin diyorlardı ya bi' de, unutmam artık bundan sonra..

12 June 2009

Orada neler oluyor?



Cristiano Ronaldo & Paris Hilton..

Fotoğraf, yakınlaşmanın başladığı gece kulubünde çekilmiş.. İkili daha sonra -altta da görebileceğiniz üzere- maceralarına Paris'in kardeşi Nicky'nin evinde devam etmiş..

Kişisel yorumuma gelecek olursak;

Sevgili Paris ve Cristiano,

hiç bozmayın lütfen, muhteşem olmuşsunuz, çok yakışmışsınız, ikinizi de tebrik ediyor, ayağa kalkıp tempo tutuyorum.. Dünya, sizden daha uyumlu bir çift görmedi, bundan sonra görmez de.. Yalnız, bir ricam olacak ki dikkate alırsanız sevinirim..

Mümkünse üremeyin, olur mu?






*************************************************************************************************

Bu da Orlando Magic ile Los Angeles Lakers arasındaki NBA final serisi 4. maçı öncesinden bir kare.. Del Piero'yla Hidayet çocukluk arkadaşı da bizim mi haberimiz yok acaba? Şüphelendim bak şimdi.. Ne lan bu samimiyet?




Kaynak1: Paris & Ronaldo / Footballove
Kaynak2: Del Piero & Hidayet / BuMaçEvdeİzlenir

11 June 2009

Kelebek Ronaldo



Dünyadaki her şeyin, belli bir döngü içinde kendilerine biçilen rolü oynadığını düşünelim.. Ve her birinin, -bir şekilde- bir diğerine etki ettiğini.. Hatta, somutlaştıralım biraz;

Panama’da bir köpeğin üstüne pire sıçrar.. Haliyle, veteriner yolu gözükür.. Yolda, Panama’ya tatile gelmiş olan ve köpeklerden korkan bir İtalyan, pireli dostumuzla karşı karşıya gelmemek için yolun diğer tarafına geçmek ister.. Bu sırada kendisine araba çarpar ve ölür.. Cenazesini almak için, yakınlarından biri Panama’ya gitmek ister.. Havaalanına son anda yetişir.. Check-in sırasında görevliyle kavga eder.. O sırada İstanbul’a gelmek üzere havaalanında olan bir Türk kavgayı ayırmak ister.. Ancak, İtalyan’ın darbesiyle hastanelik olur ve uçağı kaçırır.. İstanbul’da kendisini almak için bekleyen arkadaşına, ertesi sabah geleceğini söyler.. Arkadaşı, bir sonraki gün tekrar havaalanına gitmek için yola çıkar.. Normalde market alışverişine kendisi gitmektedir, ancak o gün, bu görev çocuğuna kalır.. Markete gitmek için evden çıkan çocuktan bir daha haber alınamaz.. Çünkü kaçırılmıştır.. Çocuğu elinde bulunduranlar, aileden fidye talep eder.. Maddi durumu yerinde olmayan baba, suçluluk duygusuyla kirli yollardan bir çözüm bulmak ister.. Soymak için gittiği bankada, güvenlikle çatışmaya girer.. O sırada hesap açtırmak için bankada bulunan ben de çapraz ateş altında kalıp, hayatımı kaybederim..

***

İstesek, daha uzatırız ama bu kadarı da yeterli sanırım.. Aynısını futbola ve transfer piyasasına uygulayalım şimdi de..



Real Madrid
, Cristiano Ronaldo transferini bitirdi sayılır, iş sadece imzaya kaldı.. Bu demek oluyor ki; Manchester United, Ronaldo’nun yerini başka bir oyuncuyla dolduracak.. Şimdi bir senaryo yazalım kendimize göre;

Alex Ferguson, Ronaldo’dan boşalan yeri Franck Ribery’yle doldurmak istesin.. Bunun için Bayern Münih’e 40 milyon euro ödesin.. Kalan paranın bir bölümüyle de Carlos Tevez’i takımda tutsun.. Böylece, Tevez’i isteyen Liverpool, rotayı David Villa’ya çevirsin.. 30 milyona, Villa Anfield’a gelsin.. Kaka’nın ardından Ronaldo’yu da alan Real Madrid, ofansif orta saha pozisyonundaki fazlalık nedeniyle Van der Vaart ve Sneijder’i gözden çıkarsın.. Hatta Sneijder’i Inter alsın.. Sneijder’i alan Inter, Real Madrid’in transfer hamlesine karşılık vermek isteyen Barcelona’ya Ibrahimovic’i satsın.. Karşılığında para+Eto’o formülü uygulansın.. Barcelona bununla da yetinmesin, Tevez’in gelmemesine bozulan Javier Mascherano’yu da renklerine bağlasın.. Mascherano gelince, Yaya Toure de Arsenal’a satılsın.. Arsenal daha sonra, Real Madrid’in gözden çıkardığı Van der Vaart’ı da Londra’ya getirsin.. Kayserili Wenger, harcadığı parayı çıkarmak için Adebayor’u Milan’a satsın.. Adebayor’u alan Milan, Edin Dzeko’dan vazgeçsin.. O da Adebayor’u kaybeden Arsenal’a gelsin.. Manchester City ve Chelsea de bütün bu olan-biteni şaşkınlıkla izlesin..

Mümkün mü? Zor.. İmkansız mı? Değil..

Aslında tek bir gerçek var ortada;

transfer sezonu bu kadar hareketli geçiyorsa, sebebi büyük takımların kesenin ağzını açmış olmaları.. Karnı doyanlar da parayı harcayacak bir yer bulacak elbet.. Bu belki Mehmet Topal, bu belki Miralem Sulejmani, bu belki Alan Dzagoev olacak..

***

Dzagoev’i Manchester City alsın mesela.. O da gitsin, ilk Manchester derbisinde Tevez’i sakatlasın.. Hafta içinde Real Madrid’le Şampiyonlar Ligi’nde karşılaşan Manchester United, Tevez’in yerine Nani'yi oynatsın.. İki çirkef Portekizli maçta birbirine girsin, Ronaldo Nani’yi dövsün.. Bunu gören Nemanja Vidic, arkadaşının intikamını almak için bir sonraki pozisyonda Ronaldo'ya çift dalsın.. Real Madrid de kendi başlattığı oyunda, Ronaldo'nun uzun süreli sakatlığıyla devre dışı kalsın..

Bitti..

09 June 2009

Know your limits!



"Sarhoş sarhoş gelmeyin maçlara!" demeyip, futbolculara çıktıkları reklamda "Alkol öldürür!" benzeri cümleler söyletmeyip, sahaya çıkan takımın eline "İçki bütün kötülüklerin anasıdır!" pankartı tutuşturmayıp, 'efendi efendi ' vermişler mesajı.. Güzel olmuş..

Kaynak: Unprofessionalfoul

Candela'ya 'tarihi' veda!


Jübile’ konusunda, Türk futbolunun başarılı bir geçmişe sahip olduğunu söyleyemeyiz.. Hatta ‘jübile’ de demeyelim, toplum olarak veda etmeyi bilmiyoruz maalesef.. Evet, bu daha doğru oldu sanki..

Hele bir de Roma Kulübü’nün Vincent Candela için düzenlediği ‘jübile’ organizasyonunu görünce, ‘beceriksizliğimiz’ daha da su yüzüne çıkıyor..

Geçtiğimiz hafta Olimpico’da, Roma ve Fransa karması Candela’nın vedasında bir araya geldi.. Sahada, Youri Djorkaeff, Didier Dechamps, Ludovic Giuly ve Vincenzo Montella gibi isimler vardı. Kaptanlar ise tahmin edebileceğiniz gibi; Francesco Totti ve Zinedine Zidane’dı..

Totti ve Zidane, sahaya eski Roma’da kullanılan savaş (ya da yarış) arabalarıyla girdi.. Candela ise Asterix’ten hatırlanabilecek ‘kutu’ düzenindeki asker topluluğunun arasından boy gösterdi.. Tek kelimeyle epik bir gösteriydi diyebilirim..

Bu arada, karşılaşmadan elde edilen gelirin, Abruzzo depreminde zarar görenlere dağıtıldığını da eklemek lazım..

***

Dirty Tackle’da, organizasyon hakkında söylenen birkaç küçük anekdotla yazıyı noktalayalım;

MTV’nin 16 yaşındaki bir çocuk için düzenlediği doğumgünü partisinden kat be kat güzeldi

Organizasyondaki tek eksik, Candela’ya emeklilik hediyesi olarak verilecek bir DeLorean (Back to The Future) zaman makinesiydi



08 June 2009

No alarms and no surprises, please..



Sıcaktan uyuyamadığın gecelerin oldu mu senin de?

Yatağın iki yanını da kullanıma soktuğun? Çarşafın serin tarafına denk gelme beklentisiyle kendini bir sağa, bir sola vurduğun..

***

Kalkarsın alacakaranlıkta yatağından.. Bir bardak suyu, bir sigara takip eder.. Dalar gider gözlerin balkondan uzaklara..

Hatırlamak istemediğin ne varsa, yavaş yavaş aklına gelmeye başlar.. Son vermek için bu parodiye, yatağına dönersin.. Sol tarafa uzanır, başını yastığa koyar, gözlerini tavana dikersin.. Miden bulanmaya başlar.. Boğulduğunu düşünürsün..

Küçükken öğrendiklerini hatırlamaya çalışırsın.. “İçinden 10’a kadar say!” öğüdü gelir aklına;

1,2,3, ... , 9 ve 10! Hayata dönersin..

Tek sıkıntın, ısınan çarşaf olur yeniden.. Sağına devrilir, mırıldanırsın; “Bu gece de hiç esmiyor!” diye.. İşin kötüsü, haklısındır; perde bile kıpırdamaz yerinden.. Ama sen kalkarsın, bir su daha içer, bir sigara daha yakarsın.. Bir kez daha geçersin balkona.. Gün ışığı gösterir kendini yavaş yavaş.. Sokaktaki arabaların renkleri belirgin olur.. Ve kuşlar, belli belirsiz ötmeye başlar..

O an bilirsin işte.. Kayda alınmamış bir anlaşmaya göre;

bir fani, uyumak isteyip de uyuyamadığı bir gecede, kuşlar ötmeye başladığında şansını kaybetmiştir.. Artık uyku yasaktır ona..ni

Belli belirsiz bir küfür dökülür dudaklarından.. Evden çıkmadan önce içeceğin kahveyi, giyeceğin gömleği, işe giderken kullanacağın istikameti düşünme vaktidir artık..

Dönemezsin yatağa.. Kettle’ın tuşuna basar, banyoya gider, soğuk su eşliğinde yüzünü yıkarsın.. Ama ayılamazsın.. Televizyonun en verimsiz kuşağında, elinde fincanla –her birinde 5 saniyeden uzun kalmamak şartıyla- tek tek kanallara bakarsın..Üçüncü turdan sonra, ondan da bıkarsın..

Odana döner, son bir sigara yakar ve ‘play’ tuşuna basarsın..




A heart that's full up like a landfill

A job that slowly kills you
Bruises that won't heal

You look so tired-unhappy
Bring down the government
They don't, they don't speak for us

I'll take a quiet life
A handshake of carbon monoxide

No alarms and no surprises
No alarms and no surprises
No alarms and no surprises
Silent, silent

This is my final fit, my final bellyache with

No alarms and no surprises
No alarms and no surprises
No alarms and no surprises, please

Such a pretty house, such a pretty garden

No alarms and no surprises (get me out of here)
No alarms and no surprises (get me out of here)
No alarms and no surprises, please..

Top 20 Bundesliga Goals 08/09

07 June 2009

Aylak Adam



-İki saat sonra kalabalığın içinde, sinemadan bir dar sokağa çıkan sanki başka birisiydi. Düşünüyordu: “Çağımızda geçmiş yüzyılların bilmediği, kısa ömürlü bir yaratık yaşıyor. Sinemadan çıkmış insan. Gördüğü film ona bir şeyler yapmış. Salt çıkarını düşünen kişi değil. İnsanlarla barışık. Onun büyük işler yapacağı umulur. Ama beş-on dakikada ölüyor. Sokak sinemadan çıkmayanlarla dolu; asık yüzleri, kayıtsızlıkları, sinsi yürüyüşleriyle onu aralarına alıyorlar, eritiyorlar.”

-Masanın üstünde sigara küllüğü vardı. Biçimsiz. Kim koymuş onu kitapların önüne? Kaptığım gibi pencereden sokağa fırlattım. Kapalıymış, cam kırıldı. Karşı apartmanın yüzünde bir perde kalktı; bir kadın kımıldamadan sokağa baktı. Yoksa o mu? Perde indi. Yoksa her şey ben olmadığım zaman, benim olmadığım yerlerde mi oluyordu?

-Dışarıda çiğnenmemiş kar, üstüne bastıkça gıcırdıyordu. Kitapçının köşesinden tenha caddeye dönerken içinde bir boşluk vardı. Saatine baktı: Ona geliyordu. ”Nereye gideceğim? Keşke polis kuşkulanıp karakola götürseydi beni. Değişik bir gece olurdu. Belki onu da bulup getirirlerdi. Birlikte çıkardık. Sonra, sıkıntı. O bitti. Haşet’te kitap arayacağım. Niye koşuyorsun? Davete geç mi kaldınız? Her zaman geç kalanlar bulunur. Hindi dolması daha bitmemiştir. Bu gece insanların hindi yemesi gerekir. Bulamayanlar üzülür. Yılbaşı hindisi… Ooooo! Eğlenmek de zorunludur bu gece. Sinemalar, tiyatrolar, barlar doludur. Evlerde toplantılar vardır. Küçük bir toplantı demişti avukat. Göz kırpmıştı. ‘Neydi o yılbaşı gecesi donattığımız masa. Şu Mehmet Bey ne şakacı adam. Kırdı geçirdi bizi. Ama karısı... Sorma kardeş.” Küçük kumarlarınız vardır. On kuruşluk tombalalar. Şimdi kim bilir kaç evde, kim bilir kaç kadının ‘Aman ayol, bu ne kötü şans böyle,’ sözüne karşılık kim bilir kaç erkek “Üzülmeyin; kumarda kaybeden aşkta kazanır,” diyordur. Kim bilir kaç erkek de acele edip bu sözü ondan önce söyleyemediler diye onu kıskanıyordur. Biliyorum sizi. Küçük sürtünmelerle yetinirsiniz. Büyüklerinden korkarsınız. Akşamları elinizde paketlerle dönersiniz. Sizi bekleyenler vardır. Rahatsınız. Hem ne kolay rahatlıyorsunuz. İçinizde boşluklar yok. Neden ben de sizin gibi olamıyorum? Bir ben miyim düşünen? Bir ben miyim yalnız?”

-Çevresine bakındı. Yoktu. Oturma odasını da aradı. Orada da yoktu. Bunca lüzumsuz eşya vardı da, neden en gereken, bir sigara küllüğü yoktu. Kadınlar da böyleydi. Dünyada gereğinden çok kadın vardı ama, yalnız bir teki yoktu.

-Sigarasından düşen sıcak külün yanağında yaktığı yeri oğuşturdu. “Bütün sıkıntım tez geçen bu sıcak kül yanığı, diye düşündü. Bu kadar rahatlık beni korkutuyor. Hiç olmazsa birkaç gün sürecek bir hastalığa tutulsam!”

-Yirmi sekiz yaşındaydı, tedirgindi.

-Sustu. Konuşmak gereksizdi. Bundan sonra kimseye ondan söz etmeyecekti. Biliyordu; anlamazlardı.


'Aylak Adam' - Yusuf Atılgan

* Daha iyisi yazılmadı..

Helal len size!



Çanakkale'de kendilerini ''Deli'' olarak tanımlayan bir grup, ''Dünya Deliler Günü'' etkinlikleri kapsamında yeni başkanlarını belirledi.



Deliler Derneği Başkanı Metin Kaya'nın, üzerinde ''17 Deli 0001'' yazılı özel bir tahtla getirildiği mesire alanında, ilk olarak hayatını kaybeden deliler için saygı duruşunda bulunuldu.



Daha sonra yeni başkanı belirlemek amacıyla Metin Kaya ve Osman Canik için oylama yapıldı.



Canik, limon ve erikten oluşan oylardan 18'ini alarak delilerin yeni başkanı seçildi. Dernekte üç yıldır başkanlık yapan Kaya'dan görevi devralan Canik, ünlerinin artık Çanakkale'yi aştığını belirterek, ''Sesimizi tüm dünyaya duyurmak için parti kuracak ve iktidar olacağız'' dedi.



Kaynak: Habertürk


Mercy



Mercy...
When I melt in the kiss by the words and the whispers you sing me
Mercy...
And I'm frail in the kill by submission and will that you bring me
Mercy...
When I'm nothing but ego, you slap me to let go and sleep free
Now I sleep free

You're my toybox
You're my memories
When I smell your skin you just make my whole world weep
I'm at your feet
I'm at your feet

Mercy...
when the grey turns to black and the wave's on my back, you make me smile
Mercy...
Is the trauma no martyr you crush into pleasure and downtown
Mercy...
It's the shining of you that just breaks me in two like a lifeline
You're my lifeline

I'm the idiot to your poetry
When you burn you bleach
Everything and all I need
Is at your feet
Is at your feet

Mercy...
Are the licks and the lips of temptation, just tricks, not for playing?
Mercy...
Are you the camera suck, gun slut to headphone fuck holes in my being
Mercy...
Are you everything which put the sex into bitch, or just faking?
Do you fake it?

So I celebrate your chemistry
If you bond with me
I could make your whole world sweet
I'm on my knees
I'm on my knees

On my knees...


IAMX - Mercy