27 April 2009

Nası' yani?



Gol, hafta sonunda oynanan Bayer Leverkusen-Karlsruhe maçından..

Sebastian Langkamp, maç sonunda "Kaleci Adler'in önde olduğunu gördüm, yatarak-kayarak müdahalem golü getirdi!" demiş midir acaba?

20 April 2009

Cleveland 'Retro' Cavaliers



Rabbime sordum, "Bu ne hal?!" dedi..

19 April 2009

Ava Adore #1 - Natalie Portman

















It’s you that I adore
You’ll always be my whore
You’ll be the mother to my child
And a child to my heart
We must never be apart
We must never be apart

Lovely girl
You’re the beauty in my world
Without you there aren’t reasons left to find

And I’ll pull your crooked teeth
You’ll be perfect just like me
You’ll be a lover in my bed
And a gun to my head
We must never be apart
We must never be apart

Lovely girl
You’re the murder in my world
Dressing coffins for the souls I’ve left to die
Drinking mercury
To the mystery of all that you should ever leave behind
In time

In you I see dirty
In you I count stars
In you I feel so pretty
In you I taste god
In you I feel so hungry
In you I crash cars
We must never be apart

Drinking mercury
To the mystery of all that you should ever seek to find
Lovely girl
You’re the murder in my world
Dressing coffins for the souls I’ve left behind
In time
We must never be apart

And you’ll always be my whore
'Cause you’re the one that I adore
And I’ll pull your crooked teeth
You’ll be perfect just like me
In you I feel so dirty
In you I crash cars
In you I feel so pretty
In you I taste god
We must never be apart

Smashing Pumpkins - Ava Adore


18 April 2009

Fragments of Life



Roy Vedas - Fragments of Life

Bornova Anadolu Lisesi'ne giden ağaçlı yolun fon müziklerinden biri.. Orta 2 ya da 3'e gidiyor olmam lazım ilk duyduğumda.. Sabah sabah ner'den geldi aklıma bilmiyorum ama kıyıda köşede kalmış bir şarkıyı daha sandığından çıkarmak fena olmadı gibi..

Not: Youtube'da sorun yaşayanlar buraya!

17 April 2009

İki türlü..



Sen diyorsun ki "Şu ilerideki elli beşinci dalgaya yüzelim birlikte. Bak o dalga ne kadar güzel!". Ben de "Hangisi?" diye soruyorum. Daha sorumu bitirmeden yer değiştirmiş oluyor senin işaret ettiğin dalga. Bak artık söylediğin yerde değil. Elli beşinci değil de otuz beşinci olmuş şimdi. Giderek yaklaşıyor. Yani; zaten o bu tarafa geliyor. Gelirken de elbet bir şeyler getiriyor yanında. Şimdi önünde iki seçenek var. Ya atlayacaksın denize, dalgaları filan unutup sen de bir katre olacaksın onun içinde. Ya da kıyıda durup bekleyeceksin. Dalgaların kıyıya vurup parçalanmasını seyreyleyeceksin. O zaman da onlar birer katre olacak gözlerinin önünde. İki türlü yaşanır hayat eğer bir şeye benzeyecekse; ya kendini yok edeceksin hayatın içinde, ya da hayatı yok edeceksin kendinde.

16 April 2009

Şehrin sahipleri Taksim'de!



Nasıl bir emekçi istiyorlar? Sabah kalksın, namazını kılsın, işine gitsin. Çalışsın, çalışsın, çalışsın... Sonra akşam namazını kılsın; televizyonda ilahi konseri, dini sohbet programı izlesin yatsın, sabah kalksın, namazını kılsın, işine gitsin, çalışsın, çalışsın, çalışsın... Hafta sonu olunca, çoluk çombalak şehir merkezine insin, belediyesinin aldığı lalelere baksın, baksın, baksın. Evine dönsün, futbol maçını izlesin, namazını kılsın, sabah kalksın, çalışsın, çalışsın, çalışsın...

Ebelek gübelek padişah
Padişahı kendi parasıyla gazete filan alınca, kıdem tazminatlarını kuşa döndürmeye karar verince, “geberinceye kadar çalışılacak” yasası çıkarınca, “parası olmayan ölür gider, kalan sağlar bizimdir” şiarını yükseltince alkış tutsun:



“Padişahımız çok yaşa!”
Padişahtan şüphe edenlerin “kabir azabı” çekeceğine inansın, üç karısı olan adamların “Dinen nasıl giyinmek makbuldür?” konfeksiyonundan giyinsin, “Faiz yemiyoruz, sizin paranızı yiyoruz” ekonomik ağına dahil olsun, minnacık kız çocuklarının etek boylarına kafayı takan psikopat din hocalarından nasıl yaşayacağını öğrensin, aç kalırsa ezberlediği dua karşılığı ekmek yardımından uslu uslu yararlansın ve “Siz kokmuş ayaklarsınız” denince de ebelek gübelek, dili dışarıda yine alkış tutsun:
“Padişahım çok yaşa!”



‘Modifiye’ insan
İstedikleri gibi ‘modifiye’ edemedikleri emekçileri, yoksulları şehirlerin dışına gönderiyorlar. Güzel de bir isim buldular buna: ‘Kentsel Dönüşüm Projesi’. İnsanları şehirlerin dışına gönderip şehir merkezlerine lalelerini dikiyorlar. Bol bol lale dikiyorlar. Yoksulları gönderip yoksulların paralarıyla aldıkları laleleri dikiyorlar. Bu, daha çok yakışıyor padişahlarının gül yüzüne, ‘güzel ahlakına’.
Onlar, 1 Mayıs 1977’de şehir merkezinden silahla külahla kovalanan şehrin asıl sahiplerini kovalamaya devam ediyorlar. Badem bıyıkları, ‘güzel ahlakları’, Meclis’te linç partileri düzenleyen, meydanlarda yoksulları, vurulmuş askerlerin annelerini azarlayan siyasi kültürleriyle o gelenekten geliyorlar. Hayatını emeğiyle kazanan insanları, insanca yaşamak, soru sormak, haklarını savunmak, özgür düşünmek, kendisi gibi olmak isteyen insanları kovalayıp duruyorlar. Hep onların peşindeler.
Bellerine ‘sünnet” diye taktıkları çakılarıyla ve sakız gibi çiğnedikleri hadisleriyle hep onların peşindeler. Kendilerine benzeyen bir insan tipi imal ettiler, ‘bozuk imalatların’, ‘imalat standartlarına’ uygun olmayan, adam gibi adamların peşindeler. Onların kokusunun padişaha ‘ayak kokusu’ gibi gelmesinin nedeni bu; onlar ‘imalat standartlarına uygun’ değiller.

Şehrin belleği
Şehrin bir belleği var oysa. Şehrin merkezine dair bir bellek. Kalabalıkların şehrin merkezine diktiği bayrağı 1977’de kanlı bir katliamla oradan çıkarmaya çalışanların murisleri, şimdi orayı boş bırakmaya çalışıyorlar. O belleği boşaltmaya çalışıyorlar. Şehrin asıl sahipleri gelip o merkez noktaya yeniden bayraklarını dikmesin diye... Şehrin asıl sahipleri şehri padişahtan kurtarmasın diye... Bu, ‘kapatma davasına’ filan benzemez. Bu, yoksulların ‘kapatma kararı’; Avrupa’da dolaşıp yalan dolanla destek dilenciliği yaparak savuşturulamaz.



Emeğin hukuku
1 Mayıs’ta o bayrak oraya yeniden dikilecek. Nasıl padişah bu memleketin hukukunu hiçe sayıp daha çok zenginleşmek için kendi hukukunu yaratıyorsa şehrin emekçileri de ekmeklerini onurlu yiyebilmek için kendi hukuklarını yaratıp oraya, Taksim’e yürüyecekler. O zaman göreceğiz işte bu padişah kimden yana. Yoksuldan mı, zenginden mi? İnsandan mı yoksa ‘tebaadan’ mı? Ezilenden mi yoksa zalim muktedirden mi? Demokrasiden mi, kendinden mi?
Hayatını emeğiyle kazananlar ve özgür insanlar olmak isteyenler bu sorunun cevabını vermek için 1 Mayıs’ta orada olacaklar. Çünkü şehrin asıl sahibi onlar. Onlar şehri geri alacaklar!

Ece Temelkuran / Milliyet (27 Nisan 2008)

15 April 2009

Everybody Knows (by Leonard Cohen)



everybody knows that the dice are loaded - (herkes bilir; zarların hileli oldugunu)
everybody rolls with their fingers crossed - (herkes parmaklarını çapraz yapar yuvarlarken)
everybody knows that the war is over - (herkes bilir; savaşın bittiğini)
everybody knows the good guys lost - (herkes bilir; iyi adamların kaybettiğini)
everybody knows the fight was fixed - (herkes bilir; dövüşün ayarlanmış olduğunu)
the poor stay poor, the rich get rich - (fakirler fakir kalır; zenginler zenginleşir)
that's how it goes - (bu böyle gider)
everybody knows - (herkes bilir)

everybody knows that the boat is leaking - (herkes bilir; geminin su aldığını)
everybody knows that the captain lied - (herkes bilir; kaptanın yalan söylediğini)
everybody got this broken feeling - (herkeste bu incinmiş duygular)
like their father or their dog just died - (tıpkı babaları ya da köpekleri ölmüş gibi)

everybody talking to their pockets - (herkes parasından bahseder)
everybody wants a box of chocolates - (herkes bir kutu çikolata ister)
and a long stem rose - (ve uzun tek bir gül)
everybody knows - (herkes bilir)

everybody knows that you love me baby - (herkes bilir; beni sevdiğini bebeğim)
everybody knows that you really do - (herkes bilir; gerçekten sevdiğini)
everybody knows that you've been faithful - (ve herkes bilir ki; sâdıktın)
ah give or take a night or two - (ha bir akşam eksik; ha bir akşam fazla)
everybody knows you've been discreet - (herkes bilir ki; ketumdun da)
but there were so many people you just had to meet - (ama tanıman gereken o kadar insan vardı ki)
without your clothes - (elbiselerin olmadan)
and everybody knows - (herkes bunu bilir)

everybody knows, everybody knows - (herkes bilir, herkes bilir)
that's how it goes - (bu böyle gider)
everybody knows - (herkes bilir)

everybody knows, everybody knows - (herkes bilir, herkes bilir)
that's how it goes - (bu böyle gider)
everybody knows - (herkes bilir)

and everybody knows that it's now or never - (ve herkes bilir; ya şimdi ya hiç)
everybody knows that it's me or you - (herkes bilir; ya sen ya da ben)
and everybody knows that you live forever - (ve herkes bilir ki; sen sonsuza kadar yaşayacaksın)
ah when you've done a line or two - (bir iki ‘line’ aldığında)
everybody knows the deal is rotten - (herkes bilir; anlaşmanın acımasız olduğunu)
old black joe's still pickin' cotton - (yaşlı siyah joe hala pamuk topluyor)
for your ribbons and bows - (senin kurdelelerin ve omuzlukların için)
and everybody knows - (ve herkes bilir)

and everybody knows that the plague is coming - (ve herkes bilir; salgının yaklaştığını)
everybody knows that it's moving fast - (herkes bilir; hızla ilerlediğini)
everybody knows that the naked man and woman - (herkes bilir; çıplak adam ve kadının)
are just a shining artifact of the past - (sadece geçmişin parlayan kalıntıları olduğunu)
everybody knows the scene is dead - (herkes bilir; sahnenin kapandığını)
but there's gonna be a meter on your bed - (ama yatağında bir sayaç olacak)
that will disclose - (işte o kapanmayacak)
what everybody knows - (ne olduğunu herkes bilir)

and everybody knows that you're in trouble - (ve herkes bilir; sıkıntıda olduğunu)
everybody knows what you've been through - (herkes bilir; neler yaşadığını)
from the bloody cross on top of calvary - (calvary’nin üstündeki kanlı çarmıhtan)
to the beach of malibu - (malibu sahillerine)
everybody knows it's coming apart - (herkes bilir; parçalara ayrıldığını)
take one last look at this sacred heart - (kutsanmış kalbine son bir kez daha bak)
before it blows - (patlamadan önce)
and everybody knows - (ve herkes bilir)

everybody knows, everybody knows - (herkes bilir, herkes bilir)
that's how it goes - (bu böyle gider)
everybody knows - (herkes bilir)

everybody knows, everybody knows - (herkes bilir, herkes bilir)
that's how it goes - (bu böyle gider)
everybody knows - (herkes bilir)

Not: Rufus Wainwright yorumu için; tıkla!

20 yıl önce..



15 Nisan 1989 / Hillsborough

14 April 2009

Oyun bozuldu!


















'It's the fıtbıl, that's the fıtbıl, everything is something happened'

But 'this' won't;

Chelsea-Liverpool: 4-4
(Fabio Aurelio 19', Xabi Alonso 28' -pen-, Drogba 51', Alex 56', Lampard 76', Lucas 81', Kuyt 83', Lampard 87')

13 April 2009

12 Nisan!



12 Nisan 2005 / Inter-Milan



12 Nisan 2009 / Galatasaray-Fenerbahçe

08 April 2009

#10



Futbol dediğin; 90 dakikalık bir ‘oyun’ en nihayetinde...

Üzerine edilebilecek söz ve üretilebilecek fikir, haliyle sınırlı. Ancak, perde sürekli açık ve her seferinde sahneye yeni bir oyun konuyor. Bu da beraberinde genel kabul ve klişeleri getiriyor. Aksi takdirde, tezlerin çürütülmesi, tek bir maç ya da tek bir pozisyonla dahi olsa, gayet mümkün.

Tabii klişeler de uzun zaman dilimleri içinde, gerek kural değişiklikleri, gerekse de bilimsel çalışmaların ilerlemesi sonucunda revizyona uğrayabiliyor. Güncel örneklerden biri de ’10 numara sorunu’ ve beraberinde gelen ‘çift yönlü orta saha oyuncularına duyulan gereklilik’…

90’ların sonuna kadar, futbolun hakimiyeti ’10 numara’lardaydı. Maradona ve Platini ilk akla gelen örnekler…

Estetik, zarif ve teknik, ancak fiziksel açıdan kırılgandılar. Futbolda ‘güç’ ve ‘dayanıklılık’ kavramları başrole soyunana kadar da saltanatlarını sürdürdüler. Bir süre sonra, oynanan oyun değişmeye, ’10 numara’ların tahtı da git gide sallanmaya başladı.

Bugüne dair en gözde tespitlerden biri; ’10 numara’ların artık çağın gerekliliklerini karşılayamadığı yönünde. Şahsen, bu görüşe katılmıyorum. Aksine, her oyuncudan, doğru sistemde verim alınabileceği inancındayım.




Türkiye’de, Hagi’yle başlayan ’10 numara’ tartışmaları, bugün Alex-Lincoln-Delgado üçlüsü üzerinden devam ediyor. Genel görüşe göre; üç oyuncu da takımlarının sertliğini bozuyor. Yetenekliler, ama oyunu iki yönlü oynayamadıkları için eleştiriliyorlar. “Oyunu iki yönlü oynayan kim var?” dediğinizde de ‘Steven Gerrard’ ve ‘Frank Lampard’ isimleri sunuluyor önünüze. Gerrard ve Lampard’ın bahsi geçen üçlüden kötü olduğunu savunmak gibi bir niyetim yok elbette. Ama es geçilen kritik bir nokta var ki; verilen örnekler de maalesef birer istisnadan ibaret. Bugün, Gerrard ve Lampard’ın yanına üçüncü bir isim koymakta zorlanılıyor. Birkaç yıl öncesinin Paul Scholes’u bir seçenek olabilir belki. İkinci kategoride de Lucho Gonzalez’i örnek verebiliriz. Ülke sınırlarındaki tek karşılığı ise üçüncü kategoriden Ayhan Akman... Hal böyleyken, ’10 numara’ tartışmalarına da farklı bir açıdan yaklaşmak gerekiyor…

10 numara’lar acaba, gerçekten de söylendiği kadar zararlı mı? Ya da aksine, küçük takımlara elit seviyede mücadele edebilmek adına bir şans mı sağlıyorlar?

Örnekler üzerinden gidelim; Villarreal bundan birkaç yıl önce Şampiyonlar Ligi’nde yarı final oynarken, takımın ‘10 numara’sı -‘8’ sırt numarasına rağmen- Riquelme’ydi. Porto aynı kupayı kaldırdığında Deco, Barcelona ve Chelsea’dekinin aksine ’10 numara’ rolünü üstleniyordu. Deportivo La Coruna’nın en efektif dönemlerinde, Djalminha ve Valeron isimleri ön plandaydı. Lyon’un üst üste 7 şampiyonluğunda en kilit isim Juninho’yken, Euro 2008’de göklere çıkartılan Rusya’da takımın lideri Arshavin‘di. Geçtiğimiz yıl, La Liga’da 27 gol atan Güiza’ya en büyük katkı Ibagaza’dan geliyordu. Diego yıllardır Werder Bremen’i sürüklüyor ve hala majör kulüplerin transfer listesinde. Wolfsburg’da Misimovic benzer bir rolde. Alex-Lincoln-Delgado üçlüsünün yerden yere vurulduğu Türkiye’de ise gariptir ki Tabata’nın futboluna methiyeler düzülüyor...

Yani; doğru kullanıldığında ’10 numara’lar, takımlarına zarar vermiyor, aksine sınıf atlama şansı sunuyor. Muhtemel bir Wolfsburg-Chelsea eşleşmesinden yola çıkalım;




Wolfsburg’un Chelsea karşısında bir şansı olacaksa, bu birincil düzeyde Misimovic’in performansına bağlı olmak zorunda. Misimovic ile Lampard’ı kıyaslamak bile yersiz. Ancak Boşnak oyuncu, oyunun hücum yönünde ya da bireysel yaratıcılıkta Lampard’ı geride bırakabilecek kapasitede. Alt düzey takımlara şans tanıyan da tam olarak bu işte…

Misimovic, Alex, Lincoln, Diego, Riquelme, Juninho ve benzerleri… Doğru sistemde, doğru adamlarla birlikte oynatıldıklarında, takımları için ‘rakiplerinde benzeri olmayan’ bir silaha dönüşebiliyorlar…

Elbette ki yüzde yüz başarı garantisi değiller. Ancak, sizden güçlü birisiyle mücadele ederken, en azından bir tarafınızın rakibinizden iyi olması gerekiyor. Kısacası, bir silahınız olmalı. Bu takım oyunu da olabilir, bireysel yetenekleri üst düzey bir futbolcu da. Alex ve Lincoln, bugün Chelsea orta sahasındaki benzerlerinden, ofansif yaratıcılık anlamında daha üstün. Bu onları, Lampard’dan daha iyi bir futbolcu yapmıyor. Ama takımlarına bir şans sağlıyor. Aksi takdirde, her pozisyonda, oyunun her yönünde sizden üstün bir rakibe karşı başarılı olmanız mucizeden de uzak bir ihtimal.

Buradan yola çıktığımızda, ’10 numara’ rolündeki bir futbolcuyu defans yapmıyor diye eleştirmek de abesle iştigalden öteye gitmiyor maalesef. Ayrıca, bu defansif zaafı sadece, ‘forvet arkası’ olarak sadeleştirdiğimiz isimlere yüklemek de haksızlık oluyor biraz. Zira, bugün Messi, Ribery, Robben, Robinho, Modric, Duda ve Marin gibi isimler ne kadar defansına yardım ediyorsa, Riquelme, Lincoln, Alex, Gourcuff ve Carlos Eduardo da o kadar ediyor...




Herkesin bir Gerrard’ı, bir Lampard’ı yok. Liverpool taraftarı bu yüzden, ‘Bizim olamayacak kadar iyisin!’ diyerek Gerrard’ı tanrı mertebesine yükseltiyor. Yani; ofansta ve defansta üst düzey bir homojen katkı, öyle kolay kolay bulunmuyor. Xavi, Fabregas, Pirlo, Arteta ve Elano… Oyunun iki yönünde de varlar ama ofansif tarafları ağır basıyor. Ya da tam tersi; Aurelio, Senna, Toulalan ve Muntari… Onlar da iki yönlü ama defansif özellikleriyle ön plana çıkıyorlar. Bir de Ballack ve Khedira gibi ofansif merkez ama ’10 numara’ rolü üstlenmeyen türdeki oyuncuları ekleyebiliriz belki bu kategorizasyona…

En nihayetinde, aslolan kimyadır futbolda, harmonidir... Doğru sistemde, doğru parçalarla, en iyi tamamlayıcınız bir ‘Alex’ ya da bir ‘Lincoln’ olabilir. Ya da farklı bir silahınız vardır; önceliği rakibinizi bozmaya veriyorsunuzdur; o zaman da ‘Aurelio’dan yana kullanırsınız tercihinizi …

Gerrard’, ‘Lampard’ hayalleriyle oyalanmak yerine, eldeki malzemeyi doğru biçimde kullanmak ya da ihtiyaç analizini doğru yapmak gerekiyor. Zira Gerrard ve Lampard, günümüz şartlarında gerçekten de ‘Sizin olamayacak kadar iyiler!’...

06 April 2009

What's a Girl To Do?



Bat for Lashes - What's a Girl To Do?
(2007 MTV Europe Müzik Ödülleri / En İyi Video)


Not: Klibin yapım aşaması için;
http://www.creativereview.co.uk/crblog/inside-dougal-wilsons-sketchbooks/

Kaynak: EkşiSözlük

05 April 2009

Do Nothing Day



Zorunlulukların olmadığı bir güne uyanmak..


Saatler 10:26'yı gösterirken, perdenin hiza tutmazlığıyla camdan içeri süzülen güneş ışığıyla..

Bahar da yüzünü göstermişken inceden.. Tıpkı Sia'nın, 'Sunday'de söylediği gibi;

"...yeah, it will be ok

do nothing today
give yourself a break
let your imagination run away!"

'Çay+çifte kavrulmuş bisküvi' içerikli 'çocuk kahvaltısı'.. Ve yine, ve yine her zamanki gibi 'çaya doymuşluk oranı' ayarlanmamış bir bisküvinin kucakta sonlanan serüveni.. O kadar aksilik de olsun ama zaten, di' mi?

Yak bi' sigara üstüne.. Kadrolu şarkılardan bir playlist patlat.. 'Shuffle'ın insafında yudumla kahveni.. Okyanusta yıkanıyorum sanki, arınıyorum git gide.. Bu iyi geldi bak.. Özlemiştim..

'Pazar'lar hep ayrı oldu benim için.. Çocukluktan kalma bir heves sanki..

Kahvaltıyla başlayan 'Pazar' sabahları.. Peder Bey'in keyfi yerindeyse kendi gider bakkala, yapar alışverişi gelir bi' güzel.. Çizgi film başında kahvaltıyı beklemek düşer bana da yarı uykulu gözlerle.. Bazen de ben yol alırım; eşofmanı çeke çeke, paytak paytak yürünen 1727-1754 sokak kaldırımları..

Kahvaltının ardından başlayan okuma seansları.. Peder Bey ile Valide Hanım ana gazeteyi kapar, bana ekleri düşer.. Televizyon açıktır da bakmaz kimse, hafiften bir müzik gelir.. Bittikçe gazeteler değişir, çaylar tazelenir, o sıralar ağzına çay koymayan ben, meyve suyundan devam ederim..

Varsa bir yol gidilecek, varsa eş-dost görülecek, ufaktan hazırlık başlar.. "Anneee, pantolonum nerde?!", "Babaaa, bu kıyafetle çıkmıyorsun evden herhalde?!" nidaları arasında sokağa adım atılır, Peder Bey de kulak vermez tabii bu arada tavsiyelere..

Bazen 'Oganlar'a gideriz.. 'Oganlar'; Ogan-Nilgün-Turgay üçlüsüdür aslında.. Yaşı bana tutanın üzerinden adlandırırım insan gruplarını.. Anneme sorsan 'Nilgünler', babama sorsan 'Turgaylar'dır mesela.. Algıda seçicilik işte..

Büyükler takılır kafasına göre, ben 'Kepçe'yi kaleye koyarım.. Kale dediysem; duvar ve koltuk yan direkler, üst direk izafi, sünger topla penaltı yarışı.. Bıraksalar 37 saat aralıksız oynarım ama Ogan sipsisi de mızmızlanır bir yerden sonra.. Sokağa çıkar, iki tur atarız.. Bizimkiler demli çaylarını höpürdetirken, Kilise Sokağı, Aksoy, Girne'de 'asayiş berkemal' mi, değil mi, bi' göz atar geliriz..

Dönüşte sahile uğranır, malum İzmir insanı; 'Pazar' dedin mi denizi görmek lazım gelir.. Görev tamamlanır, dönüşte 3 top dondurma kornete, elde poşet; antep fıstığı, jelibon içinde..

Ben ya sokağa dönerim top peşine, ya bilgisayar başına ama genelde sokağa dönerim.. Hava kararana kadar sürer oyun.. Annem çağırmaz ama hiç eve.. Sözsüz anlaşma vardır sanki; bokunu çıkarmadığımdan mı yoksa çıkarsam bile ses etmediklerinden mi bilmem..

Neyse; bir duş, üstüne akşam yemeği..

İlerleyen saatlerde zil çalar; Selim çalar bazen, bazen Sinan, Tunç çıkagelir, Ati'dir ya da yanında Ogan'la, ama dürter birisi illa ki; "İn lan hadi aşağıya, ağaç olduk burada!"..

Icq'da 'invisible' olurum bir anda, winamp'i kapatırım, bi' şort-bi' tişört damlarım 'üçgen pota'nın yanındaki banklara.. Çekirdekler çitlenir, muhabbet koyu, Bülent Abi'den zulayı yapar, döneriz parka.. Zaman geçer; takvim yeni güne, biz eve döneriz..

Bu yüzden özel 'Pazar'lar.. En mutlu, en saf, en çocuk günlerim aklımda yer eden.. Annem koltukta kitap okur hala, babam elinde kumanda üçüncü sınıf bir aksiyon filmini izler, Selim-Sinan-Ogan-Ati-Tunç uyumuştur yatağında..

İşte tam da bu yüzden; eğer ki bir 'Pazar' günü penceremden içeri güneş sızıyorsa, zorunluluklar yoksa bekleyen, çayım-kahvem-sigaram ve playlist'im hazırsa, daha mutlusu yok benden..

Unutmayı sevmediğim, geçmişi silmediğim, mutluluk nedir bildiğim, sevgi nedir gördüğüm, paylaşmak nedir tattığım ve hepsini bir bir, özenle sakladığım için belki de..

O günlere dönemeyecek olmak içimi burksa da bazen, yaşamış olmak da bir şans diye avutuyorum kendimi.. Önemli olan da 'hatırlamak' değil mi zaten?


**Bugüne yakışır bir şarkıyla da kapatalım bari;

Jazzamor - Way Back (Lazy Sunday Afternoon)


02 April 2009

Amsterdam



Dans le port d'Amsterdam - (In the port of Amsterdam)
Y a des marins qui chantent - (There's a sailor who sings)
Les rêves qui les hantent - (Of the dreams that he brings)
Au large d'Amsterdam - (From the wide open sea)
Dans le port d'Amsterdam - (In the port of Amsterdam)
Y a des marins qui dorment - (There's a sailor who sleeps)
Comme des oriflammes - (While the riverbank weeps)
Le long des berges mornes - (With the old willow tree)
Dans le port d'Amsterdam - (In the port of Amsterdam)
Y a des marins qui meurent - (There's a sailor who dies)
Pleins de bière et de drames - (Full of beer, full of cries)
Aux premières lueurs - (In a drunken down fight)
Mais dans le port d'Amsterdam - (And in the port of Amsterdam)
Y a des marins qui naissent - (There's a sailor who's born)
Dans la chaleur épaisse - (On a muggy hot morn)
Des langueurs océanes - (By the dawn's early light)

Dans le port d'Amsterdam - (In the port of Amsterdam)
Y a des marins qui mangent - (Where the sailors all meet)
Sur des nappes trop blanches - (There's a sailor who eats)
Des poissons ruisselants - (Only fishheads and tails)
Ils vous montrent des dents - (He will show you his teeth)
A croquer la fortune - (That have rotted too soon)
A décroisser la lune - (That can swallow the moon)
A bouffer des haubans - (That can haul up the sails)
Et ça sent la morue - (And he yells to the cook)
Jusque dans le cœur des frites - (With his arms open wide)
Que leurs grosses mains invitent - (Bring me more fish)
A revenir en plus - (Put it down by my side)
Puis se lèvent en riant - (Then he wants so to belch)
Dans un bruit de tempête - (But he's too full to try)
Referment leur braguette - (So he gets up and laughs)
Et sortent en rotant - (And he zips up his fly)

Dans le port d'Amsterdam - (In the port of Amsterdam)
Y a des marins qui dansent - (You can see sailors dance)
En se frottant la panse - (Paunches bursting their pants)
Sur la panse des femmes - (Grinding women to paunch)
Et ils tournent et ils dansent - (They've forgotten the tune)
Comme des soleils crachés - (That their whiskey voice croaks)
Dans le son déchiré - (Splitting the night with the)
D'un accordéon rance - (Roar of their jokes)
Ils se tordent le cou - (And they turn and they dance)
Pour mieux s'entendre rire - (And they laugh and they lust)
Jusqu'à ce que tout à coup - (Till the rancid sound of)
L'accordéon expire - (The accordion bursts)
Alors le geste grave - (Then out to the night)
Alors le regard fier - (With their pride in their pants)
Ils ramènent leur batave - (With the slut that they tow)
Jusqu'en pleine lumière - (Underneath the street lamps)

Dans le port d'Amsterdam - (In the port of Amsterdam)
Y a des marins qui boivent - (There's a sailor who drinks)
Et qui boivent et reboivent - (And he drinks and he drinks)
Et qui reboivent encore - (And he drinks once again)
Ils boivent à la santé - (He drinks to the health)
Des putains d'Amsterdam - (Of the whores of Amsterdam)
De Hambourg ou d'ailleurs - (Who have promised their love)
Enfin ils boivent aux dames - (To a thousand other men)
Qui leur donnent leur joli corps - (They've bargained their bodies)
Qui leur donnent leur vertu - (And their virtue long gone)
Pour une pièce en or - (For a few dirty coins)
Et quand ils ont bien bu - (And when he can't go on)
Se plantent le nez au ciel - (He plants his nose in the sky)
Se mouchent dans les étoiles - (And he wipes it up above)
Et ils pissent comme je pleure - (And he pisses like I cry)
Sur les femmes infidèles - (For an unfaithful love)
Dans le port d'Amsterdam - (In the port of Amsterdam)
Dans le port d'Amsterdam - (In the port of Amsterdam)


Jacques Brel - Amsterdam

Ben sizi ararım..



-Ölümden korktuğum yok, sadece başıma geldiği sırada orada bulunmak istemiyorum. Bir şey daha... Ölümden sonra yaşam varsa ve hepimiz aynı yerde buluşacaksak - beni aramayın, ben sizi ararım..

'Without Feathers' - Woody Allen