28 February 2009

On the Road



-"Huzur aniden gelecek ve geldiğini fark etmeyeceğiz, anlıyor musun oğlum?Dean Moriarty

-Yaşarken özlemini duyduğumuz, iç çekip figan etmemize neden olan, her çeşit tatlı bulantıya katlanmamızı sağlayan şey, muhtemelen ana rahminde yaşadığımız ve kabul etmeye yanaşmasak da ancak ölümde tekrarlanacak yitik bir mutluluğun anımsanışıdır. Ama kim ölmek ister ki?

-Lucille beni anlayamazdı, çünkü her şeye aşığımdır ben ve bu yüzden de kafam karışıktır ve yorgunluktan bitkin düşene kadar kayan bir yıldızdan diğerine koşup dururum. İşte gece budur; böyle yapar insana. İnsanlara kendi şaşkınlığımdan başka verecek bir şeyim yoktu..

-Amerika’da kızlarla erkekler birlikte böyle acıklı saatler yaşıyorlar işte; çokbilmişlikleri, doğru dürüst bir ön konuşma olmaksızın kendilerini hemen sekse teslim etmelerini gerektiriyor. Kur yapma konuşmaları değil –kendimizle ilgili, tamamen dürüst konuşmalar, çünkü hayat kutsaldır ve her anı değerlidir..

-"Boş verin şimdi bunları da dinleyin; hepimiz, her şeyin güzel olduğunu, dünyada dert edecek bir şey olmadığını kabul etmeliyiz ve hiçbir şey hakkında gerçekten kaygı duymadığımızı anlamanın bizim için ne anlam ifade ettiğinin farkında olmalıyız" Dean Moriarty


'On the Road' - Jack Kerouac

25 February 2009

Marian

Home alone Olimpa!



Fotomaç'ın iddiasına göre; Bordeaux Teknik Direktörü Laurent Blanc, Ramé ve Valverde'nin sakatlıkları nedeniyle, Galatasaray'la oynayacakları rövanş maçında kaleyi genç Olimpa'ya emanet edecek.. Ancak, Fotomaç'ın atladığı bir nokta var;

Bordeaux'nun İstanbul'a gelen 19 kişilik kadrosu şöyle:

Ramé, Valverde - Chalmé, Diawara, Henrique, Placente, Planus, Trémoulinas - Diarra, Ducasse, Fernando, Wendel, Traoré, Sertic - Bellion, Cavenaghi, Chamakh, Gouffran, Jussie

Yani; Ramé ve Valverde kadroda.. Olimpa ise 19 kişilik kafilede yer almıyor.. Fotomaç'ın iddiası doğruysa; çocuğu evde unuttular!..

-------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

Bordeaux
, dün akşam saatlerinde İstanbul'a geldi.. 'Hata' deyip geçebilirdik belki.. Ancak, baskı saatine kadar nereden baksanız 5-6 saatleri vardı bu yanlışlarını düzeltmek için.. Oysa, kadroya bakmak akıllarına bile gelmemiş.. Hoş, adamlar geleli neredeyse 1 gün olacak ama internet sitesindeki hata bile henüz düzeltilmedi..

transfermarkt'tan suni transfer araştırmaları yaparken, bu tür ayrıntılar gözden kaçabiliyor tabii, kızmamak lazım..

19 February 2009

Skibbe, Sabri ve önyargılar



Bordeaux maçı da gösterdi ki Galatasaray'la ilgili eleştirilerde, bazı kritik noktalar göz ardı ediliyor.

2009'a iyi bir başlangıç yapamayan Galatasaray, kupada Sivasspor'a elenmiş, ligde de 4 maçta 8 puan kaybetmişti. Bunun üzerine yükselmeye başlayan çatlak seslerin hedefindeki isim ise teknik direktör Michael Skibbe'ydi.

Ancak bugünkü tabloya baktığımızda, Skibbe özelindeki değerlendirmelerin, sıklıkla 'önyargı süzgeci'ne takıldığını söylemek mümkün. Sezon başında göreve getirilen Alman teknik adam, Bayer Leverkusen'deki futbol felsefesini Sarı-Kırmızılı ekipte uygulamak için hazırlıklara başladığından bu yana, takımın mütemadiyen yarısı sakatlıklarla boğuşuyor. Ayrıca dünya üzerinde, 7-8 ay içinde, hem de bu kadar eksikle kendi felsefesini takımına yansıtabilmiş bir teknik adama rastlamak mümkün değil.

Eğer bir değerlendirme yapılacaksa, Galatasaray'ın ideale en yakın kadrosuyla sahaya çıktığı UEFA Kupası mücadelelerine göz atmakta fayda var. Bugün, -Uğur Uçar'ı sakatlığı nedeniyle değerlendirmeye almazsak- Sarı-Kırmızılı takımın -genel görüşe göre- ideal 11'i; De Sanctis, Sabri, Meira, Servet, Hakan, Arda, Mehmet Topal, Ayhan, Kewell, Lincoln ve Baros'tan oluşuyor. Olympiakos maçında bu kadronun tek eksiği Mehmet Topal. Benfica maçında Mehmet'in yanına Kewell katılıyor. Hertha Berlin'i deplasmanda geçen kadroda Ayhan dışında eksik futbolcu bulunmuyor. Galatasaray'ın bu 3 maçta da iyi bir oyunla sahadan galip ayrıldığını hatırlattıktan sonra, Sivasspor'la oynanan kupa rövanşındaki kadroya bir göz atalım; Aykut, Emre Güngör, Emre Aşık, Meira, Hakan, Mehmet Güven, Barış, Arda, Mehmet Topal, Ümit Karan ve Nonda.. 7 as oyuncusundan; De Sanctis, Sabri, Servet, Ayhan, Kewell, Lincoln ve Baros'tan yoksun bir takımdan bahsediyoruz.

Yukarıdaki 11'i 'ideal' kabul edenlerle, Steaua Bükreş ve Sivasspor maçlarının ardından eleştiri düzeyini artıranlar aynı isimler. Bu tablo bile, Skibbe hakkındaki söylemlerdeki ikilemleri gözler önüne seriyor.

Bordeaux karşısındaki Galatasaray'a baktığımızda, Hakan ve Sabri dışında bir eksik göremiyoruz. Hakan'ın yokluğunda Sabri'nin kenara çekilmesi gayet yerinde bir karar. 4'lü defans düzeninde, Sabri'nin bölgesini sık sık terk etmesiyle, zorunlu olarak diğer üçlü de sağa kaymak durumunda kalıyordu. Hakan Balta, üçüncü stoper görevini üstlenebilecek meziyetlere sahip, ancak alternatifi Volkan Yaman için aynı şeyleri söylemek mümkün değil. Bu açıdan baktığımızda, üçlü defans ve Kewell-Arda destekli kanat savunması formülü oldukça yerinde bir karar. Orta sahadaki Mehmet Topal-Ayhan-Barış üçlüsüne verilen görevlerin doğruluğuna da değinmek lazım tabii.

Ayhan, Arda'nın kanadına hücumda destek verirken, Barış'ın sağ kanat görevi daha çok, Kewell'ın kademesine girerek savunma dengesini sağlamak üzerindeydi. Mehmet Topal da orta sahanın merkezindeki kesici ve top dağıtıcı rolünü başarıyla uyguladı. Hatta, Galatasaray adına maçın yıldızıydı diyebiliriz. Bordeaux'nun belli periyotlarda kurduğu yoğun baskıya rağmen, maçın başında direkten dönen kafa vuruşu dışında net bir tehlike yaratamaması, Skibbe'nin tercihlerinin doğruluğunu gösteriyor.



Burada dikkate alınması gereken bir diğer nokta da Sabri'nin, Galatasaray'ın futbol düzenine etkileri..

Sivasspor'la oynanan lig ve Türkiye Kupası çeyrek final ilk maçında yenen 3 golün yanı sıra, Antalyaspor maçında skoru belirleyen tek gol Sabri'nin kanadından geldi.

Galatasaray'ın karşısına çıkan her takımın, hücumda Sabri'nin bölgesine ağırlık vermesi tesadüf olmasa gerek. Kewell'ın sakatlığı nedeniyle forma giymediği dönemde, Sabri'nin takımı için daha büyük bir handikapa dönüşmesi de cabası. Kewell sahadayken, dönüşümlü olarak Arda'yla sağ kanatta görev alıyor. Bu da rakip takımın, iki kişiyle kanat akını yapmasını engelliyor. Kewell yokken, Arda sol kanada kaçıyor. Sağ kanada genelde Barış destek veriyor. Ancak Barış'ın çizgiye inmemesi, hem Sabri'nin kulvarını uzatmasına, hem de takımın hücum tehdidinin azalmasına neden oluyor. Böylece rakipler, gerektiğinde beklerini de çıkartıp, iki kişilik kanat organizasyonları yapmaktan çekinmiyor.

Sağ kanattaki arıza, Fernando Meira'nın da performansını düşürüyor. Sabri'nin kanadına yakın oynayan Meira, Hakan'ın kanadına yakın oynayan Servet'e oranla görev bölgesini daha çok terk etmek zorunda kalıyor. Bu da Portekizli oyuncunun, ritmini ve performansını olumsuz yönde etkiliyor. Benzer bir ilişkiyi, Fenerbahçe'nin geçtiğimiz sezonki maçlarına baktığımızda da görebiliyoruz. Gökhan Gönül'ün kanadına yakın oynayan Lugano'ya methiyeler düzülürken, Roberto Carlos'un kademesine girmek için sık sık yerini terk eden Edu, yaptığı hatalar nedeniyle 'günah keçisi' ilan edilmişti. Meira'nın da şu an için Edu'dan bir farkı olmadığını söyleyebiliriz.

Bütün bu verilerin ışığında, Bordeaux önündeki 11'in, -genel görüşün aksine- belki de Galatasaray adına kurtuluş reçetesi olduğunu söyleyebiliriz. Sakatlıktan kurtulan Hakan Balta Emre Aşık'ın yerini aldığında, Sarı-Kırmızılı takım da bütün silahlarını bir arada kullanabilme ve dezavantajlarını minimuma çekme şansı yakalayacak.

Tabii saha içi tercihleri dışında, saha dışında da işlerin rayına oturması gerekiyor. Zira Galatasaray'ın en büyük handikaplarından biri de yönetim kurulunun fevri hareketleri. Her kötü sonucun ardından hatayı hakemlere ve federasyona yükleyen Polat-Sezgin-Üstünel üçlüsü, yarattıkları sanal düşmanlarla uğraşırken camiayı da bir hayli yıpratıyorlar. Artık kabak tadı veren bu serzenişlerin, Galatasaray'ın imajını zedelediği de ayrı bir gerçek.

Galatasaray için çözüm, herkesin işine yoğunlaşmasından geçiyor. Yönetim sadece kulüple ilgilenecek, Skibbe rahat bırakılacak, oyuncular sorumluluklarını hatırlayacak ve kimse başkasının işine karışmayacak. Yani, olması gereken olacak. Bugün yaşanan kaosun nedeni, aklıselim davranılmaması ve herkesin ateşe körükle gitmesine dayanıyor. Bunu çözebilecek olanlar da bizzat bu kaosu yaratanlar. Kısacası Galatasaray'ın, yel değirmenleriyle savaşmayı bırakıp, acilen kendisiyle barışması gerekiyor..

18 February 2009

Ölüm de bir seçenekti!


Avusturya'da yayın yapan 'Profil' dergisinin muhabirleri; Angelika Hager ve Michael Nikbakhsh, Formula-1 efsanelerinden Niki Lauda'yla bir röportaj gerçekleştirmiş.. Okurken, bizde neden bu tarz söyleşiler yapılmadığını düşünüyorsunuz.. Farklı yaklaşımlar, ilginç konular, yaratıcı sorular, cesur cevaplar..

İlgi çekici bölümleri derleyince şöyle bir şey çıkıyor ortaya;


Formula-1'in bugün geldiği noktadan rahatsız olduğunuzu söyleyebilir miyiz?

Hayır. Sadece bizler daha farklıydık, bunu vurgulamaya çalışıyorum. Yarışın gidişine karar veren bizdik. İstemesek bile seçenekler arasında ölüm de yer alıyordu. Bugünkü pilotların ise ne yaptıklarına dair bir fikri yok. 10 sene go-kart'ta yarışıp, Formula-1 aracının direksiyonunun başına oturuyorlar. Bu olacak iş değil, o yaşta bunu yapacak kadar kişisel donanıma sahip olamazlar.. 22 yaşındaki Lewis Hamilton, kız arkadaşı Nicole Scherzinger'den başka herhangi bir karizmatik unsura sahip değil..

Peki, 'Hiç arkadaşım yok' sözünüzle ne ima etmeye çalışmıştınız?

Hiçbir şey.. Formula-1'de bu normal bir durumdur. Karşınızdaki insanlarla sürekli rekabet halindesiniz. Pistte birbirinizle yarışıyorsunuz..Bu yüzden bütünüyle yalnız olmanız, kendinizi soyutlamanız gerekiyor. Egonuz çok yüksek olmalı..

Yarışmayı bırakalı 24 yılı aşkın bir zaman geçti.. Bu süre içinde arkadaşlık kavramı üzerinde gerçekten düşünme imkanı bulabildiniz mi?

Neden arkadaşlık kavramı hakkında düşünmek zorunda olayım? Ne anlamı var ki..

Zor dönemlerinizde birileriyle konuşma ihtiyacı hissetmiyor musunuz?

Hayır.. Benim kimseye ihtiyacım yok.. Sonuç odaklı yaşayan ve kendisini hep 'en kötü senaryo'ya hazırlayan biriyim.. Birisinin bana vereceği akıl hiçbir şey ifade etmiyor, zaten ben karşımdakinin söyleyeceklerini çoktan düşünmüş oluyorum.. Ailevi bir problem yaşıyorsam da bunu başkasıyla paylaşmam çok mantıksız.. Bir insanın, ilişkisiyle ilgili problemler için başkasının aklına muhtaç olması bana saçma geliyor..

60'lı yaşlarınıza girerken, tamamen duygusuz ve tamamen soğuk bir insan olduğunuzu söyleyebilir miyiz?

Kesinlikle..

Sağlık durumunuzu öğrenebilir miyiz?

Bütün organlarım gayet iyi çalışıyor.. Şu an için muhtemel bir rahatsızlık da söz konusu değil..

Peki, Viagra sizin için de bir 'gerçek' mi artık?

Yaşlanmaya bağlı problemler elbette ki olabilir.. Ancak şu an için böyle bir şey söz konusu değil.. 'Gözlük takmaya' ihtiyacım yok diyebilirim..

1976'da Nürburgring'de geçirdiğiniz kazadan (yüzünün yarısının yanmasına neden olan) sadece 42 sonra Monza'da piste çıkmanız çılgınlık olarak yorumlanmıştı.. Bu konuda ne diyeceksiniz?

Anlaşılabilir bir tepki tabi..

Kazaya dair herhangi bir şey hatırlıyor musunuz?

Sadece bir kez, Ibiza'da kuvvetli bir bitkinin dumanını içime çekerken bir şeyler hatırlamıştım..

Esrar?

Açıkçası ne olduğu hakkında bir fikrim yok.. Zaten hatırladığım şeyleri uzun süre zihnimde saklayamadım.. Ne zaman hatırlamaya çalışsam, bir şeyler beni engelliyor.. Sanırım bu, beynimin geliştirdiği bir savunma mekanizması..

Her zaman 'zor bir köpek' olduğunuz doğru o zaman?

Evet, her zaman zor bir köpektim.. Dediğim gibi; bu bir korunma mekanizması.. Böyle bir güdüye sahip olmasaydım, Nürburgring'de yaşadıklarımla mücadele edemezdim.. Zaten hayatımdaki en büyük trajedi de bu değil.. 1991 yılında Lauda Air'in 'Mozart' adlı uçağı düştüğünde yaşadıklarım çok daha zordu.. (Mozart, Tayland yakınlarında düşmüş, kazada 223 kişi ölmüştü) Kazanın sebebine yönelik dava 8 ay sürmüştü ve o belirsizlik içinde, her gün benim için cehennemde geçirilmiş gibiydi.. Uçağın yapımıyla alakalı bir hata olduğu ortaya çıkana kadar, hayat durmuştu sanki..

Hiç ağladınız mı?

Bazen film izlerken ağlıyorum.. 'Million Dollar Baby'de ağlamıştım mesela.. Arabada giderken duygusal bir şarkı çaldığında ağladığım da oluyor..

Cimri biri olduğunuz yönündeki iddialara ne diyeceksiniz? Öyle ki bir yarış hafta sonunda sadece 3 şilin harcadığınıza yönelik iddialar var..

Bu çok anlamsız. Her zaman bol bahşiş veren biri oldum. Bir organizasyon yapıldığında genelde davet edilen taraf olduğum doğru, ancak insanlar bunun geri dönüşünü her zaman almıştır..


Not: Kendimce çevirdim, ufak hatalar olabilir..

14 February 2009

Başarı yoksa, elveda!




Premier Lig, 2000'li yılların başından beri dünya futboluna yön veriyor. Futbol dünyası da kulüp yönetimi, şirketleşme, ekonomik etkinlikler, tesisleşme gibi belli başlı kriterlerde 'doğru'yu ararken, yüzünü ister istemez, İngiltere'ye çevirmek zorunda kalıyor.

Bugün, gündelik sohbetlere 'endüstriyel futbol' gibi bir kavram girmesinde, Premier Lig'in rolü ve katkısı yadsınamaz.. 'Para'nın nasıl ve hangi yolla futbol endüstrisi içine çekileceği ve bu paranın nasıl yatırıma dönüştürüleceği, ada sınırları içinde gayet iyi biliniyor.

Zengin patronlar tarafından satın alınan kulüpler, bünyelerine dahil ettikleri yıldız futbolcular ve yüksek mali güçleriyle, Avrupa'da bariz bir hakimiyet kurmakta zorlanmıyor.

Bunun bir getirisi olarak, profesyonelleşme kavramı da diğer önde gelen ligler; Serie A, La Liga ve Bundesliga'ya oranla daha fazla ön plana çıkıyor. Futbolun eğlence sektöründen çıkarıldığı ve cazip bir iş kolu haline geldiği İngiltere'de, vahşi çarklar da buna paralel olarak daha hızlı dönüyor.

Son olarak, Chelsea'de Luiz Felipe Scolari'nin görevine son verilmesi de bunun en büyük kanıtı.



Alex Ferguson ve Arsene Wenger'in hanedanlıkları, bugün futbol sohbetlerinin vazgeçilmez konularından biri. 'İstikrar' sözünün geçtiği her yerde bu ikilinin ismine rastlamak mümkün. Ancak Premier Lig'in girdiği yeni düzen, Ferguson ve Wenger'i birer istisna haline getirdi. 25 haftanın geride kaldığı ligde, görevinden ayrılan veya ayrılmak zorunda kalan teknik adam sayısı 8'e ulaştı.

Gelenekçi bir yapıya sahip İngiltere'de, alışkanlıkların kolay kolay değiştirilmediğini göz önünde bulundurursak, teknik adam kıyımındaki bu artışı neye bağlamamız gerekiyor?

Futbolun eğlence ve zevk kültüründen uzaklaştırılıp, acımasız bir endüstriyel düzenin içine çekilmesine mi?

Yoksa, bu geçişle birlikte hataya tahammül oranının azalmasına mı?

Profesyonellikte, duygular, bağlılıklar, alışkanlıklar geri planda kalıyor. Bunun bir getirisi olarak; holding yapısına bürünen Premier Lig'de de teknik adamların 'mutlak başarı' beklentisinden kaçışları eskisi kadar kolay olmuyor. Cezalar artık günü gününe kesiliyor.

Alan Curbishley West Ham'dan, Kevin Keegan da Newcastle United'dan kendi istekleriyle ayrıldı. Bu ayrılıkların perde arkasında yönetimle uyuşmazlık yatıyordu. Patronun istekleriyle, çalışanınkiler birbirini tutmadı ve birliktelik sona erdi. Yani; tipik bir şirket refleksi. Bu refleksin bir sonraki kurbanı, Liverpool'un Amerikalı sahipleriyle gerginlik yaşayan Rafael Benitez olursa kimse şaşırmayacak.

Juande Ramos, büyük umutlarla geldiği Tottenham'da başarılı olamayınca, İspanyol teknik adamın Londra kariyerine nokta kondu. Bu da şirket bazında hayli anlaşılır bir karar. Başarısızlığın faturasını, muhakkak ki birilerinin ödemesi gerekiyor.

Ramos'un yeri, Portsmouth menajeri Harry Redknapp'le dolduruldu. Sektörde tecrübeli, rakip şirketin başındaki bir isimle. Redknapp'in Portsmouth'ta boşalttığı koltuk ise Tony Adams'a devredildi.

Sunderland Başkanı Niall Quinn, menajerleri Roy Keane'e sonsuz desteğini sunduktan sonra işler kötüye gitmeye başladı. Ramos'un yaşadıkları, bu kez Keane için yazılan senaryonun bir parçası haline geldi. Blackburn'de de Paul Ince'i benzer bir son bekliyordu.

Hareketli geçen ilk yarının ardından sular durulsa da Chelsea'nin Luiz Felipe Scolari, Portsmouth'un da Tony Adams'la yollarını ayırması, çarkların son hızla dönmeye devam ettiğinin kanıtı olsa gerek.



Roman Abramovich'in Chelsea'si, bugün şirket yapısına en çok uyum gösteren kulüplerin başında geliyor. Kanıtı ise Londra ekibinin son 16 ayda 3 teknik adamla yollarını ayırması. Yani; eski komünist Rusya'dan bir milyarderin başında bulunduğu Chelsea'de, kapitalizmin hükmü fazlasıyla hissediliyor.

Geçtiğimiz günlerde İngiliz Daily Mail Gazetesi'nde ilginç bir istatistik yayınlandı. Buna göre, Alex Ferguson'ın Manchester United'da göreve başladığı Kasım 1986'dan bugüne, İngiltere profesyonel liglerinde tam 923 teknik adamın görevine son verildi.

Başka bir araştırma ise menajerlerin maruz kaldığı baskıyı gözler önüne seriyor. İngiltere'deki teknik adamların yüzde 40'ı yüksek tansiyon, yüzde 60'ı kolestrol hastası. Yüzde 10'luk bir kesim de stresini kumar yoluyla gidermeye çalışıyor.

İngiliz futbolunda yaşanan bu değişimin, ilerleyen dönemde hangi taşları yerinden oynatacağını kestirmek güç. Ancak, kulüpler şirket, menajerler müdür, futbolcular işçi, taraftarlar da müşteri olarak görüldüğü sürece, Alex Ferguson ve Arsene Wenger, tükenen nesillerinin son temsilcileri olmaya devam edecek..

Turkcell Süper Lig'e gelecek olursak; Premier Lig'dekine benzer bir profesyonellik anlayışından söz etmek mümkün değil. Peki, 19 haftanın geride kaldığı ligde, 9 takımın bugüne kadar toplam 13 teknik adamla yollarını ayırmasını nasıl açıklayabiliriz?

İngiltere'de aşırı profesyonellikten söz ediyorsak; bizdeki de profesyonelliğe fazlasıyla uzak kalmayla ilgili olsa gerek.

06 February 2009

Milli Denklem



Nasıl ki; şu an Bundesliga’da forma giyen Tunay Torun, Mahir Sağlık ve Ümit Korkmaz gibi futbolcular Türk basınında yer bulmuyorsa, Mesut Özil’in de Almanya U-17 ve U-19’da oynarken adını anan yoktu bu memlekette.. Bugün Mesut’u ‘vatan haini’ ilan edenlerin, Eren Derdiyok ve Gökhan İnler isimlerine aşinalığının, Euro 2008’deki İsviçre maçına dayandığını düşününce, hiç de garip gelmiyor bu tablo..

-------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

Türkiye-Mesut Özil ilişkisine bir göz atalım;

Fatih Terim, Özil’le ilgili açıklamalarında, oyuncuyla ilgilendiklerini ancak ailesinden ters cevap aldıklarını söylemişti.. Oğuz Çetin’in ‘iddia’sına göre de bundan 2 yıl önce (2006 gibi) Özil’in ailesiyle irtibata geçilmiş ancak Mesut’un babasından gelen talepler (forma garantisi vs.) üzerine konuşma farklı bir boyut kazanmış ve hakarete varan bir sonla noktalanmıştı (ki 18 yaşındaki Mesut o dönemde, Schalke’de yeni yeni forma giymeye başlamıştı)..

Almanya-Mesut Özil ilişkisi nasıldı peki?

Joachim Löw (kendi açıklamasına göre), Mesut’la bizzat görüşüp, Alman Milli Takımı için davette bulundu.. Nedense(!), Mesut’un babasının ‘forma garantisi vs.’ gibi garip talepleri olmamıştı bu sefer..

Genç oyuncu, tercihini netleştirmesiyle birlikte 11 Şubat'ta Almanya'nın Norveç'e karşı oynayacağı hazırlık karşılaşması için 21 kişilik kadroya çağrıldı..

Zaten 2006 yılında Kicker’e verdiği röportajda da Almanya’nın elini çabuk tuttuğundan bahsediyordu..

-------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

Mesut’un kararına ilişkin açıklaması şu şekilde: “Bundan sonra Alman Milli Takımı’nda şans bulmaya çalışacağım.. Benim için çok zor bir karar oldu.. Ailem ve birçok arkadaşım Türk asıllı.. Ama ailem üç jenerasyondur Almanya’da yaşıyor.. Genç takımlarda oynadığım zamandan beri, burada bir şansım olacağını düşünüyordum.. Doğru kararı verdiğime inanıyorum.. Bu yaz Avrupa U-21 Şampiyonası’nda Alman Milli Takımı’yla başarılar kazanmak istiyorum.. Önümün açık olduğu görüşündeyim.. Zihinsel olarak beni yoran bu karardan sonra, artık konsantrasyonumu bütünüyle kulübüm Werder Bremen’e vermem lazım”..

-------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

Aslına bakılırsa, Türkiye’nin (sadece milli takım değil, medya bazında da) Mesut’a olan ilgisi, Bremen’de sezon başında gösterdiği yüksek performansın ardından artmaya başladı.. Bayern Münih’e ve Hoffenheim’a (2) sol çaprazdan attığı gollerden (Hagi’nin Athletic Bilbao’ya Şampiyonlar Ligi’nde attığı son dakika golüne benzer biçimde) sonra, Mesut’un adı daha fazla duyulmaya, milli takım tercihi daha fazla sorgulanmaya başladı..

Mesut açısından baktığımızda; dilini dahi bilmediği Türkiye’nin ‘başarıya karşılık ilgi gösterme’ tutumuyla, doğup büyüdüğü ve altyapı düzeylerinde formasını giydiği Almanya’nın yaklaşımını kıyaslamak çok da zor olmasa gerek.. Verdiği karar, hayli ‘öngörülebilir’ aslında..

Ayrıca, Bundesliga’da forma giyen gurbetçi oyuncuların, Türk Milli Takımı’yla uyumu da son döneme baktığımızda oldukça sıkıntılı.. İstikrarlı performans sergileyen tek isim Hamit Altıntop.. Nuri Şahin bir var, bir yok.. Yıldıray Baştürk ve Halil Altıntop, neredeyse aday kadroya dahi çağrılmıyor.. Serdar Taşçı ise Almanya’yı tercih edenlerden.. Malik Fathi’nin durumu ayrı bir garip.. Fatih Terim, Fathi’nin Almanya tercihine istinaden yaptığı açıklamada “Ben onu Arap sanmıştım!” şeklinde ilginç bir ifade kullanmıştı.. Bu şartlar ve örnekler altında, Türkiye’nin gutbetçi oyunculara ne düzeyde ilgi gösterdiğini kestirmek güç değil.. Bunu Mesut da düşünmüştür büyük ihtimalle.. Sonuçta, daha çok istendiği yeri seçti (Werder Bremen’in resmi sitesinde bile manşetten verilmiş haber).. Bu kararından ötürü Mesut’u suçlamak, hele hele ‘vatan haini’ damgası yapıştırmak için ‘kör milliyetçilik’ de yetersiz kalıyor.. “Ne verdiniz ki ne istiyorsunuz?” diye sorarlar adama..

05 February 2009

Zenginin malı..


Haberi Anadolu Ajansı geçmiş, dolayısıyla gazeteler, internet siteleri ve bloglar aynen kopyalamış..


(fanatik.ekolay.net)

Bu haberi internet sitesinden aldım.. Gazetedeki ise 'Araştırmada, ilk 10 arasında hiçbir futbolcunun bulunmaması dikkat çekerken..' diye devam ediyor..

İlk 10:

1-Tiger Woods 111,9 milyon dolar
2-Oscar De La Hoya 55 milyon dolar
3-Phil Mickelson 51,2 milyon dolar
4-Shaquille O’Neal 35 milyon dolar
5-Kobe Braynt 33 milyon dolar
6-LeBron James 30,8 milyon dolar
7-Kevin Garnett 29 milyon dolar
8-Derek Jeter 29 milyon dolar
9-Alex Rodriguez 28 milyon dolar
10-Dale Earnhart Jr. 27,1 milyon dolar

--------------------------------------------------------------------------------------------------------------

Ancak bir sorun var..
Verilen liste sadece Amerikalı sporculara ait.. Uluslar arası listeye bakacak olursak;


Yani; dünya genelinde baktığımızda 32 milyon 700 bin dolarlık kazancıyla Ronaldinho 7. sıradan listeye girebiliyor.. (Ronaldinho'nun yanındaki 'Barcelona' ibaresine dikkat!)

Uluslar arası ilk 10:

1-Fernando Alonso 35 milyon dolar
2-Ronaldinho 32,7 milyon dolar
3-Roger Federer 31,343 milyon dolar
4-Valentino Rossi 30 milyon dolar
5-David Beckham 29,7 milyon dolar
6-Yao Ming 27,455 30,8 milyon dolar
7-Ichiro Suzuki 24 milyon dolar
8-Maria Sharapova 23,8 milyon dolar
9-Thierry Henry 21,4 milyon dolar
10-Michael Ballack 20,9 milyon dolar

--------------------------------------------------------------------------------------------------------------

Yanlışlık bununla sınırlı kalıyor mu?

Hayır.. Verilen liste 2007 yılına ait… Haber ve içerdiği veriler, en iyimser ihtimalle 1.5 yıllık.. Anadolu Ajansı 1.5 yıllık, üstüne de yenisi yayınlanmış bir listeyi yeni gibi servis ediyor.. Listede; Ronaldinho Barcelona'da, Shaquille O'Neal Miami Heat'te, Kevin Garnett Minnesota Timberwolves'ta, Thierry Henry Arsenal'da, Ronaldo da Milan'da gözüküyor.. Hadi, tarihi fark etmediler diyelim, bu bilgiler de mi gözlerine çarpmadı acaba?

--------------------------------------------------------------------------------------------------------------

Neyse, 2008 listesine geçelim.. O da 7 ay önce yayınlanmış..

Amerikalı sporcuları içeren liste aşağıda;

İlk 10:

1-Tiger Woods 127,902 milyon
2-Phil Mickelson 62,372 milyon

3-LeBron James 40,455 milyon

4-Floyd Mayweather Jr. 40,25 milyon

5-Kobe Bryant 35,49 milyon

6-Shaquille O'Neal 35 milyon

7-Alex Rodriguez 35 milyon

8-Kevin Garnett 31 milyon

9-Peyton Manning 30,5 milyon
10-Derek Jeter 30 milyon

Uluslar arası liste (2008) ise şöyle;

Uluslar arası ilk 10:

1-David Beckham 48,2 milyon dolar
2-Kimi Raikkönen 46 milyon dolar

3-Ronaldinho 37,5 milyon dolar

4-Lionel Messi 35,8 milyon dolar

5-Kobe Bryant 35,49 milyon dolar

6-Roger Federer 35,13 milyon dolar

7-Fernando Alonso 35 milyon dolar

8-Valentino Rossi 34 milyon dolar

9-Yao Ming 31,762 milyon dolar
10-Ichiro Suzuki 27,6 milyon dolar

Yani; bu listeye göre de David Beckham dünya genelinde 3., Ronaldinho 7., Lionel Messi de 8. sırada bulunuyor..

Özetle; ajans haberciliğinin sonu böyle büyük hatalara neden olabiliyor.. Bugün, neredeyse bütün gazetelerde ve internet sitelerinde yer bulan bu 'yanlış' haberin, ajans tarafından ne amaçla servis edildiğini tahmin etmek güç..

Blog yazarları arasında da bu haberi sayfasına taşıyan birçok kişi var.. Onların da talihsizlik yaşadığını söylemek mümkün.. Ancak, bu haber üzerine "Yok Kaka'ydı, yok Manchester City'ydi, yok bilmem neydi, gördük işte hani futbolcular?" şeklinde yorum yapmak da ayrı bir saçmalık oluyor sanki.. Üst perdeden konuşmayı bilmek, ancak üzerine konuştuğun şeyin yanlışlığını fark edememek, sadece bize özgü bir şey olsa gerek..