09 December 2009

Önümüzdeki maçlara bakıyoruz!

















"Öyle haller içinde ki halim; anlatmaya yok mecalim!" diyordu ya şarkıda, aynı o hesap..

Gün ışığıyla ilk temas.. Akşamdan kalanlar için ne büyük bir eziyet..
Ağrılar içinde uyanırsın hani, ışığın dokunduğu gözlerin içten içe yanarken, kupkuru ve acıyan bir boğazla doğrulursun yerinden..

Bi' de aralıksız her güne böyle uyandığını düşün şimdi.. Hah!

*********************

Şu an için, hislerimi daha net özetleyebilecek cümleler bulamıyorum malesef.. Aşağı yukarı, elimden geldiğince, naçizane ifade şeklim budur kendimi.. Zaten şartlar dahilinde, fazlası da pek mümkün gözükmemekte..

'hiç' ile lafladık geçen gün..

Saymaya başladım;

"Her gece yatmadan önce 07:20'ye kuruyorum saati, 07:50'de kalkıyorum yataktan.. Doğru banyoya..

Önce bir su vur yüzüne, arada dişini fırçala ve son hamle; saçını yıka.. Odaya dön.. Giyin, at kendini dışarı..

Apartmanda merdivenlerden aşağı inerken iPod'un kulaklığını çözmeye başla, tam kapıya geldiğinde halihazırda çözülmüş kulaklığı takmakla, kapıyı açmak arasında tereddüt yaşa, kararını ver, devam et..

Sokağın köşesini dönene kadar müziği ayarla, iPod'u cebine sok, bir sigara çıkar, ama hemen yakma.. İkinci köşeyi dönerken ver ateşi.. Yürümeye devam..

Metronun girişine geldiğinde bir nefes kalmış sigaranı at yere, üstüne bas.. Merdivenden inerken cebindeki bozuklukları ayarla, jetonunu al, aşağı in.. İndiğin yerde durma, sola dön, 30 metre yürü.. Bin metroya, üç durak sonra in.. Tam da önceden ayarlamış olduğun çıkışa denk geldin di' mi?! Devam..

Metrodan çıkarken, bir kez daha bozuklukları ayarla, gün ışığına kavuştuğun yerden dolmuşa atla..
6-7 dakika sonra "Işıklarda inebilir miyim?" de, bırakırlar seni..

08:50-09:05 arasında şirkete adımını at.. Gerisi zaten malum; iş.. Onda da bir farklılık yok..

Anlayacağın; her gün aynı terane..

Hayat mı lan bu?!"

diyebildim ve sustum..

*********************

Devamında o anlattı, ben dinledim.. 17 yıla dayanmış muhabbetlere bir halka daha ekledik..

Dönüp bakıyorum da geriye, kar-zarar haneleri dolup taşmış bu süreçte.. 'Yalandan, kocaman, rengarenk, geçici, oyuncak zaferler'imizin yanında, kaybettiklerimiz, sildiklerimiz, düş kırıklıklarımız.. Hepsi bir dengeye oturmuş.. Bir adım önde ya da geride kalmışız en nihayetinde, ne fark eder? Yazıp durmuşuz deftere.. Çöpten adamlarımızı asmışız içinden çıkamadığımız kelimelerde ya da 'yıldızlı pekiyiler' kondurmuşuz sayfa köşelerine..

Yola çıktığımız noktanın izdüşümündeyiz şimdi.. Aksoy'daki 'o' parkta değil de Asmalı'da bir apartman katındayız.. Muhit değişmiş sadece.. Ama kirlenmişiz de zaman içinde.. Dikiş tutmayan benzer yaralar açılmış gövdemizde.. Üçüncü çoğul şahıslar daha fazla rol çalmaya başlamış sohbetlerimizde.. Kendi filmimizi çekermişiz meğer eskiden, elalemi irdeler, ona buna söver olmuşuz..

Bundan 17 sene önce, ders aralarında kızların kuşaklarını çözen, ezilmiş kola kutularına kafa atan, çift tasolu paketi bulmak için marketteki bütün Tombi'leri yoklayan, en büyük derdi, 'Aslı Burger' ya da okul kantininde yenecek öğle yemeği olan iki çocuğun evrimi, nasıl bu denli sancılı olmuş bilinmez belki ama "Nankörlük mü ediyoruz lan acaba?" sorusuna da hala "Yok be abi!" yanıtını verebildiğimize göre, durum pek de iç açıcı olmasa gerek..

*********************

Dün Twitter'da dolanırken denk geldim; 'hiç', o gün konuştuklarımızı 140x2 karaktere sığdırmayı başarmış meğer..

"Her hafta kendime iki saat ayırsam, üç ayda bir gün benim demektir. Koskoca 90 günün sadece biri benim. Kalan 89 gün, o tek gün için nefes alıyor, çalışıyor, para kazanıyor ve gülüyorum!" demiş..

Muhabbetin orta yerinde 'Genç Bir İşadamına' kitabı gelmişti aklımıza.. Okurken güzeldi kitap, eyvallah.. Ama bu denli gerçekçi olacağını düşünmemiştik ki en net itirafımız da bu oldu zaten.. 

Kitaptan bir cümleyle özetleyeyim;

"Aslında, ne yapıyor göründüğün, ne yaptığından daha önemlidir!"

Biz bunu çözemedik galiba ya da yediremedik.. Orası muğlak biraz..

*********************

"İnsanları anlayamıyorum!" gibi salak bir laf etmeyeceğim.. Zira, "Hocam, kendini tanı da bi' önce!" diyesim gelir her duyduğumda.. Buradaki farklı bir şey..

Biz bir oyun oynuyorduk eskiden.. Belki hala, zaman zaman, parça parça da olsa sızabiliyoruz içine, ama o 90 günün sadece 1'inde işte.. Kalan 89 gün, başkalarının oyunlarında boy gösteriyoruz..

Kurallarını koyduğumuz, kralı olduğumuz, istediğimizi çıkarıp, dilediğimizi soktuğumuz oyun yerine, karar mekanizmasına etki edemediğimiz bir platformda turluyoruz.. Evet, artık oynamıyor, en basit ifadeyle turluyoruz.. Attığımız voltalarla 24 saati doldurmaya çalışıyoruz.. Dayanacak gücümüz kalmadığında da oyuncağı elinden alınmış çocuklar gibi sızlanıyor, mızmızlık ediyor, anlamsızca sağa sola sataşıyoruz..

'Şımarıklık' belki, bilemiyorum.. Yine de onun yerine 'hayal kırıklığı' sözcüğünü tercih ediyorum..

Dışarıdan bakınca; hava şartları müsait, zemin top oynamaya elverişli, sakat ya da cezalı yok.. Ama saha içine döndüğünde işler karışıyor.. Takımın ahengi, oynadığı topun ruhu yok işte..

Devre arasına yaklaşırken, "Henüz uyum sürecini tamamlayamadık!" diyesim geliyor.. Soyunma odasına mağlup girmeyeceğimiz kesin ama şu kısır oyuna da bir son vermek lazım sanki.. Camia olarak, kıran kırana bir mücadelenin, estetiğin, seyir zevkinin hasretini çekiyoruz uzun zamandır..

Neyse, enseyi karartmayalım daha fazla.. Hem kim bilir; şiir gibi bir top oynarız belki ikinci yarı..

Ama bu kez, izin verin de kendi topumuzla oynayalım bi' zahmet..

No comments: