15 June 2009

Globalization, Popular Resistance & Postmodernity



Dünyadaki her şey şu an çok daha farklı olabilirdi..

Global moderniteye karşı giderek artan tepkiyi tetikleyen unsur da tam olarak bu zaten.. Bu tepkinin temellerinde, gelir ve bilgi dağılımındaki- hayli rahat azınlık sayılabilecek bir gruba fayda sağlayan, ancak toplumun geneli için zarar teşkil eden- bir eşitsizlik yatıyor. Birileri tatmin olurken, genel bir kesim dışlanıp, bu düzen dahilinde kullanılıyor.. Ayrıca, yönetimlere yönelik bu eleştiriler, evrensel çaptaki popüler güçlenme ve zenginleşmenin önüne set çekiyor. Bahsi geçen evrensel etki fark edilse, belki herkes için daha büyük bir uyum şansı, refah ve yönetim kolaylığı sağlanabilir.. Ancak maalesef, pozitif olasılıkların üzerinde pek durulmuyor.. Hatta bununla uğraşan odaklar, bir grup karşıt -kendi pozisyon ve önceliklerini kaybetme kaygısındaki- elit tarafından engellenmeye çalışılıyor. Tabii, bütün bu karmaşanın dışında, daha demokratik, eşitlikçi ve popüler modernite tanımları olduğunu da söylemek lazım..

1980'e kadar ekonomide, toplumda ve devletlerde; demokrasi, Fordizm, sosyal demokrasi, geliştirilmiş kapitalizm ya da liberal demokratik toplum kavramları durağan bir gelişme gösteriyordu.. Ancak Thatcher'ın 1979'da İngiltere'de başa gelmesi ve 1991'de Rusya'nın dağılma sürecinin tamamlanmasıyla birlikte hızını alan bu kavramlar, dünya ekonomisi, eyalet sistemleri ve teknik rejimlerde birçok radikal değişikliğe neden oldu.. Sanayi devrimiyle kabul edilen sosyal kontratlar iptal edildi..

The winner takes it all” anlayışı toplumlarda, ortalama yüzde 20'lik bir kesimin refahını artırırken, diğerlerini kaderine terk etti.. Artık birçok devlet ekonomik gelişimini sürdürmekte, sınırlarını açmakta ya da teknik, çevresel, demografik ve kültürel liderliklerini korumakta zorlanıyor.. Bundan yararlananlar da var elbet ama çoğu ülke, endüstriyel demokrasinin bir zamanlar garanti ettiği neo-liberal reformları kullanarak halklarına yaşam şansı sunmakta sıkıntı yaşıyor.. Serbest ticaret, küresel yönetim, yüksek teknoloji kavramlarıyla boğuşmak zorunda kalıyor..

Özellikle son 20 yıllık dönemde, küreselleşmenin etkilerinin daha da iyi ifade edilebilmesi amacıyla postmoderniteye büyük eleştiriler getiriliyor.. Jean-François Lyotard'ın başını çektiği bir görüşe göre; postmodernitenin temel taşları, modernitenin savunduğu ve batı toplumlarınca kabul görmüş ekonomik, politik ve sosyo-teknolojik önermeleri reddediyor.. Lyotard’ın, ‘60-‘70 yılları arasında, dünyanın endüstrileşme sonrası devinimi sırasında ortaya koyduğu analizde şöyle bir tespitte bulunuyor;

”Aydınlanma dönemiyle başlayıp bugüne kadar gelen ve gelişimini sürdüren modernleşmenin, bilgi, sanat, teknoloji ve kişi özgürlükleri konusundaki yaptırımlarının, toplumları yoksulluk, zorbalık ve cahillikten kurtarması bekleniyordu.. Ancak şu anda görüyoruz ki bu gerçekleşmemiş bir rüyadan ibaret..”

Lyotard ayrıca, giderek artan bu güvensizliğin, bilim ve teknolojinin hükümdarlık altına alınmasına ön ayak olduğunu söylüyor.. Fredric Jameson ise çözüm olarak, yeni ve klasik kapitalizmin de ötesinde bir sosyal sistem öneriyor ve çok uluslu sermayenin yöneleceği boşluk arayışının giderek çoğaldığına dikkat çekiyor.. Lyotard’ın ve Jameson’ın yanı sıra, postmoderniteye kafa yoranlardan biri de David Harvey.. 1973’teki enerji krizi sırasında Harvey, yeni çok uluslu kapital rejimden bahsediyordu.. Daha da sadeleştirmek gerekirse; Harvey’nin savunduğu sistem, Ford’un endüstriyel üretim rejimini, sermaye birikimini ve hükümet müdahalesini –ki ‘30’lardan ‘70’lere kadar pek çok hükümet tarafından uygulanmıştı- söküp atıyordu.. Ona göre ayarlanabilir birikim, üretimsel uzmanlık ve toplumsal serbestleşme, birkaç uluslararası anlaşma sonucu ortaya çıkmıştı..

Harvey’nin gözlemlediği ayarlanabilir birikim, geniş jeografik olaylardan yararlandı ve bu olayları kendi mantığıyla tekrar kurdu.. Bunun sonucunda, üretim bölünürken, güvensizlik baş gösterdi.. Para da geçiçi, eşit olmayan fazla keskin global bir ekonomide dönmeye başladı.. Jameson da benzer bir tespitte bulunuyordu; global sermaye bir noktadan sonra, tahmin edilemeyecek bir biçimde kendini merkezsizleştirmeye başlayacak ve 7/24 konumu değişen bir hale gelecekti..

Bugün, uzmanlaşmanın özel sistemlerini açıklamak için kullanılan bilgi devrimine ait teknik makinaların arkasında sosyal makinalar yer alıyor.. Onların temel değerini de ‘gerçekleştirilebilirlik’ kavramı belirliyor.. Bu güç ve bilgi kodları, günümüzde kaynak sıkıntılarının, sosyal geri ödeme/ödül sistemlerinin ve bölge arayışlarının yeni yollarını inşa ediyor.. Küreselleşme kavramı da arkasında insan gücü olmadan varlığını sürdürebilen ve profesyonel uzmanlar tarafından oluşturulan sistemlere dayanıyor.. Bütün bu teknolojik devinimi yöneten elit profesyoneller ordusu da -Christopher Lasch'ın gözlemlerine göre-, sadece şirket yöneticilerinden değil, bilgiyi üreten ve manipüle edenlerden oluşuyor..

Think locally, act globally’ anlayışı mükemmel bir şekilde özetliyor ki; dünyaya artık, sadece ekolojik değil, ülkelerarası temel gerçeklikleri de kapsayan, hayata geçirilebilirliği maksimum seviyede ve toplumlar arasında bilgi alışverişine imkan tanıyan bir sistem egemen.. Ve bu sisteme de uzman sınıf hükmediyor.. Çünkü, yaşam standartlarını onlar yükseltiyor; hem sadece bir kesim için de değil, bütün toplum adına.. İş gücünü, tarım ve benzeri alanlardan hizmet sektörüne kaydırıyorlar.. Profesyonelliğe dayalı, karmaşık olmayan bir hiyerarşi düzeni getiriyorlar.. Eğitimi teşvik edip, insan sermayesi yaratıyorlar.. Lokal firmaları neo-feodal hale getiriyor ve global bir ekonominin ortaya çıkışına ön ayak oluyorlar..

Lasch ayrıca, bütün bu sistemin simgeleri kullandığını ve başta Hollywood ve Madison Avenue’nun –reklam dünyasının merkezi-, simgeye dayalı bilgi transferleri vasıtasıyla, empoze etmek istediği düşünceleri endirekt yollardan topluma ulaştırdığını savunuyor..



Kaynak makale:
"Globalization, Popular Resistance & Postmodernity" by Timothy W. Luke




*** Bu da ner'den çıktı diyenler için;

bilgisayarı karıştırırken, eski dosyalara denk geldim.. İçlerinden biri de bu makale özetiydi.. Okul günlerim geldi aklıma, duygulandım böyle.. Kolay değil; hatırası var.. 6 senelik üniversite hayatımda, üzerine en çok emek harcadığım işlerden biri en nihayetinde.. Hatta birincisi.. Diğerlerini hatırlamıyorum zaten.. Belki de yoktur.. Öyle yani..

1 comment:

tierra said...

öncelikle senin ne işin olun bu konularla bırak kalsın işte üniveersitenin verilmiş ve yapılmış çoktan rafa kaldırılmış ödev sayfalarında... küreselleşme nedir hocam? insanın keniden yakışanı giymesidir! :) hayır küreselleşmeyi yeni kıtaların keşfine bağlamak ve üzerine çokça düşünenlere katılmak elde deiğil! ki -hala üçte ikisini yazamdığım tezimde- ben de ondnalardan biriyim... elimizde keşfedilern ve sömürülen bir yer daha doğrusu hammadde ya da üretim merkezi varsa orası sermayenin ana kaynağı olmuyor... dolayısıyla basit anlatımıyla bu sermayenin geldiği yer- merkez- küreselleşmenin asıl noktası oluyor! yani olay mekerz ve perifer -yani çevre - üzerine toplanıyor! bugün misal abd küreselleşmenin merkeziyken bundna 500 sene önce ipsanya olabiliyordu! dolayısıyla ispanyanın şarabı ve altını o zamna küresel ticarette önemliyse bugün abdnin hamburgeri küreselleşebiliyor...

ya tama ben ne diyorum ya ??? susutum