26 June 2009

Düne dair..


Gece 02:08'de 'hiç' aradı, attığım mesajın üstüne.

"Doğru söyle; In the Closet'ı açtın di' mi?" oldu ilk sözü. "Yok" dedim, "Onu da yaptım, ama Give In To Me'nin üstüne."

Anlatınca garip geliyor belki, farkındayım. Tanışıklığı geçtim, birbirimize yakınlığımız en fazla 600 kilometre olmuş bugüne kadar. O da İstanbul'a konsere geldiğinde ki ben çarpım tablosunu öğrenmekle meşguldüm o sıralar.

Düne dönecek olursak; neden bu kadar etkilendiğimi açıkçası ben de bilmiyorum. 'Ölümlü' olduğunu söylememişlerdi mesela bugüne kadar, onun şoku olabilir. Her sene öldüğüne dair bir haber çıkardı, hepsinin de asparagas olduğu anlaşılırdı sonradan. Bu da bağışıklık yaratmıştır belki bünyede. Gerçek olduğunu öğrenince de daha büyük bir hayal kırıklığı geliyor tabii peşinden.

Bugün, tanımayıp da gidişine bu kadar üzüleceğim az insan var. Hepsi de benzer nedenlerden dolayı değil bu arada; MJ'in yarattığı üzüntüyle bir diğerininki sonuç olarak aynı olabilir belki ama beni o sonuca götürecek yollar birbirinden o kadar farklı ki...

Çocukluk kahramanlarınız vardır hani, 'ilk'leriniz; aşık olduğun ilk kadın, ezberlediğin ilk şarkı, gittiğin ilk konser, ağladığın ilk film, tribündeki ilk maç, odandaki ilk poster, üstündeki ilk forma diye gider... Aldığım ilk yabancı albüm de onlardan biri işte: Dangerous.

Sırf bu da değil; müziğin yeri hep ayrı oldu benim için. Yıllar boyu kullandığım tek ilaç oldu belki de. İki-üç şarkıyla kendimi oyalamayı, ruh halimle oynamayı öğrendim. Planlı değil, kendiliğinden. Give In To Me mesela; evden çıkış müziği de oldu, dumanaltı bir odada karamsarlığıma eşlik ettiği de...

MJ'in bende temas ettiği algı noktaları bunlar. Tek tek birleşip bir bütünü oluşturuyorlar en nihayetinde ve etkisi de giderek artıyor. Diyeceğim; masallarla büyümüş bir neslin temsilcisi olarak 'kahraman'lardan vazgeçmek kolay değil. Ya da gittiklerini kabullenebilmek... Bir de büyüdüğünü fark etme durumu var tabii.

Geçmişe değer veren bir insansanız vedalar daha sancılı oluyor. Dün onlardan birini yaşadım. Şimdi gidip kendisine ait ne varsa bir kutuya koyup zihnimin karanlık bir köşesine kaldırmam gerekiyor. Aynı anda geçmişimden de bir parçayı elbette. Asıl koyan da bu zaten.

Yoksa üzüntüm Michael Jackson özelinde değil, olmadı da. Başıma gelen; bir parça daha eksildiğini, çocukluğundan biraz daha uzaklaştığını, onca şeyi bir arada tutan bağlarının zaman içinde lime lime olduğunu hissetmek gibi sadece.

O kadar.

Azılı bir hayranı olmadım hiçbir zaman, tek bir şarkısını dinlemeden aylar geçirmişliğim de vardır elbet. Ama çocukluğuma dair simgelerden biriydi; iki elin parmaklarını zorlayacak kadar simgeden bir tanesi.

Dün, o parmaklardan birini kaybettim. Acı vermesini de doğal karşılıyorum bu yüzden.


Yara kapanana kadar bandajla dolaşacağız artık, n'apalım.

No comments: