29 May 2009

Hang!



Yukarıda bir adet 'Hang Drum' görüyorsunuz.. Kişisel tarihimde bu alete rast gelişim iki-üç sene öncesine dayanıyor.. Daha doğrusu; 'Hang Demo' başlıklı videoya..



İlk dinlediğim andan bugüne değişen pek bir şey yok.. Hala, ukulele ile birlikte en güzel sese sahip iki enstrümandan biri olduğunu düşünüyorum..



Hang, üretimi 2000 yılında İsviçre/Bern'de başlayan, bütünüyle el yapımı bir enstrüman.. Felix Rohner ve Sabina Schärer'in imzasını taşıyan alete sahip olmak için gözden çıkarmanız gereken değer ise yaklaşık 1500 euro..




Hang, 2006 yılında ikinci jenerasyonuna geçiş yaptı.. Kullanımdaki en gelişmiş model ise 2008 yılında üretimine başlanan 'Integral Hang'..

Kısa tarihli bir enstrüman olması nedeniyle, Davide Swarup ve Dante Bucci dışında 'hang virtüözü' diyebileceğimiz pek fazla isim yok.. Ya da var ama ben bilmiyorum.. Bu da bir seçenek tabii.. Neyse..

"Nedir?" diyenler için aşağıda Swarup ve Bucci ağırlıklı birkaç örnek video daha var..







Is this the worst football viral video ever?



'Metro' yiyen Yusuf, şutuyla kale direğini yamultuyor.. Ardından "N'aptın Yusuf abi?!" diyen çocukları, "Ver, düzeltiriz!" cevabıyla sakinleştiriyor.. Ve ikinci bir şutla direği iyice 'tanımsız' hale getiriyor..

Anlatılmak istenen nedir burada?
'Metro' öyle enerji verir ki; insanlıktan çıkar, sağa sola abanıp dağı taşı devirebilirsin..

Peki bu viral, yabancı kaynaklarda nasıl yer bulmuş, bir de ona bakalım..

thespoiler.co.uk



"As a result of the current economic situation, it appears Turkish energy bar manufacturer Metro have had to close their special effects department."

"...Turks are happy to believe that Besiktas’ Yusuf Şimşek can bend a post with his relatively weak shots, despite being presented with absolutely no evidence of the moment of impact."


offthepost.info



"...the advertising team behind Turkish chocolate bar Metro don’t have the money to spend on expensive computer graphics."

"We’re not sure if the shaky-cam was a deliberate attempt at getting that viral feel right or if they just couldn’t afford a proper cameraman after buying a bent post!"


Demek ki neymiş?
Maskara olmamak için, 'adam gibi' ve 'özgün' işler yapmak gerekirmiş..

¡Visca el Barça, Visca Catalunya!





Barcelona
'nın, Roma dönüşü Nou Camp'ta gerçekleştirdiği üçlü şampiyonluk (Kral Kupası, La Liga, Şampiyonlar Ligi) kutlamalarında, şişenin dibini gören Lionel Messi mikrofonu eline alıyor..

27 May 2009

I know this corner of the earth..



Little darlin' don't you see the sun is shining
Just for you, only today
If you hurry you can get a ray on you, come with me, just to play
Like every humming bird and bumblebee
Every sunflower, cloud and every tree
I feel so much a part of this
Nature's got me high and it's beautiful
I'm with this deep eternal universe
From death until rebirth

This corner of the earth is like me in many ways
I can sit for hours here and watch the emerald feathers play
On the face of it I'm blessed
When the sunlight comes for free
I know this corner of the earth it smiles at me
So inspired of that there's nothing left to do or say
Think I'll dream, 'til the stars shine

The wind it whispers and the clouds don't seem to care
And I know inside, that it's all mine
It's the chorus of the breakin' dawn
The mist that comes before the sun is born
To a hazy afternoon in May
Nature's got me high and it's so beautiful
I'm with this deep eternal universe from death until rebirth

You know that this corner of the earth is like me in many ways
I can sit for hours here and watch the emerald feathers play
On the face of it I'm blessed
When the sunlight comes for free
I know this corner of the earth it smiles at me (x5)

This corner of the earth, is like me in many ways
I can sit for hours here and watch the emerald feathers play
On the face of it I'm blessed
When the sunlight comes for free
I know this corner of the earth it smiles at me

Jamiroquai - Corner of The Earth

26 May 2009

Ner'den baksan tutarsızlık, ner'den baksan ahmakça!



İçim sıkılıyor.. Çok değil; bir süredir..
İçtiğim sigaranın, yattığım yatağın, dinlediğim şarkının bile tadı yok..
Sağlam bi’ dayak yesem şöyle, ne bileyim 20’lik dişim falan çıksa, belki o zaman gelirim kendime diyeceğim de yok; vazgeçtim.. 20’lik diş olayı da sakat şimdi.. Nasıl geçer, ne olur da düzelir, bilemiyorum..
Reklamdaki adama bağladım iyice; Şişli-Maslak arası bir iz bırakmaktayım mütemadiyen dünyada.. Bildiğin; 'metro hattı' gibi bi’ hayat sürüyorum!
İşin kötüsü; düşündükçe daha da geriliyorum..
Şımarık!” falan diyen olursa da çok pis dalarım bu arada, belirteyim..
Alakası yok; sıkıldım işte..
Beklediğim şey bu değildi belki, "Yine zaman ayırırım" diyordum kendime, en basitinden bir hafta sonum olurdu anasını satayım.. Gerekirse, 24 saat kalkmadan bir koltukta pineklerdim.. Biri de çıkıp sormazdı “N’oluyor?” diye..
Ama yok, olmuyor..
Bir de böyle etrafta ‘sevgi kelebeği’ gibi dolananları görüyorum, iyice bozuyorum niyeti.. Bir an gelip ‘tak’ edecek canıma, gidip soracağım; “Hayırdır?” diye.. “Hayırdır ya? Nedir bu keyfin sırrı?”..
Hoş; bir bok değişmeyecek yine..
Yazmak istiyorum, okumak istiyorum, dinlemek istiyorum, sözlükte dolanmak, rasgele bir grup bulmak, albümünü indirmek, bilgisayarımı düzenlemek, yeni filmler izlemek, uyumak, çekip I-Pod’u kulağıma sahilde turlamak, kafama esti mi; gecenin bir yarısı herhangi birine uğramak, ertesi günü düşünmeden sarhoş olmak ve inatla, ısrarla, üstüne basa basa tekrarlıyorum; ‘uyumak’ istiyorum..
Yarın alarmım çalmasa, vursam kafayı zıbarsam, biliyorum;
o boktan telefon çalacak yine sabahın 9’unda.. Karşıdaki ses “Ner’desin?” diyecek..
Dilediğim gibi bi’ 'koordinat' da veremeyeceğim işin kötüsü.. Ner’den baksan tutarsızlık, ner’den baksan ahmakça!
Kavun aldığım için mutlu oldum az önce, geldim yedim bi’ güzel.. Son günlerimin en sıra dışı aktivitesidir bu arada, uyandırayım..
Böyle hayat mı olur lan?!
Avukat İpek Ertürk.. Tanıdık geliyor mu?
Gelmiyor tabii.. Bana da gelmemişti ilk okuduğumda..
2.5 sene önce intihar etmiş..
Yavaş yavaş delirdim, kimse fark etmedi” yazmış bıraktığı nota.. Çaresizlik dediğin bundan güzel özetlenemezdi herhalde.. O günden beri bi’ yumru oturdu boğazıma.. “Ne oldu, ne yaşadı da vazgeçti her şeyden?” diyorum kendi kendime, bir cevap bulamıyorum.. Hoş, onun çevresindekiler de bulamamış görüntüye bakılırsa..
Bir türlü fikir yürütemediğim konulardan biridir;
Nasıl delirir bir insan?
Oluyor demek..
Revolutionary Road’daki matematik profesörü geldi aklıma.. Aslında gelmedi de bugün ‘kepçe’ hatırlatınca filmi, bi’ bağlantı kurdum ister istemez..
Deli’ dediğin kimdir? Nedir? Niye ‘deli’ diye nitelendirilir, kime göre bu kriterler belirlenir?
Oturup, uzun uzun kafa yormak lazım aslında..
Filmdir, kurgudur falan eyvallah da, adam benden zekiydi mesela..
Neyse;
Ben de aynı yolun yolcusuyum” demek için yazmıyorum bunları.. Yemez bi’ kere, kendimi biliyorum da ne bileyim, garip geldi..
Mızmızlanıyorum kendimce ama daha kötüleri de var işte..
Daha kötüleri de var” dedin mi bir kere, kafayı boşaltıyorsun, şikayet etmeyi bırakıp uyum sağlamaya çalışıyorsun ya, belki onu kovalıyorum ben de.. Bilemiyorum..
Şeytanın Fısıldadıkları’nda da buna paralel bir bölüm vardı mesela;
…üniversite mezunu bir genç, iş hayatına başlamadan önce fal baktırmaya gitmiş. "15 sene eziyet çekeceksin" demiş falcı. "Ya sonra?" diye ümitlenmiş çocuk. "Sonra" demiş, "Alışıyorsun"..
Genç Bir İşadamına’ kitabında ne diyordu peki?
...Eski Yunan'da çalışmak zorunda olmayanlar toplumu yönetirlerdi. Aylaklık, güçlülerin kendilerini ifade ediş tarzıydı. Şimdi ise hükmedenler, çalışıyor gözükmeye ve çoğu zaman da gerçekten çok çalışmaya mecburlar. Aylaklık; güçsüzlerin ve sanatçıların "içine düştükleri" acınası bir hal, kötü bir huy ve büyük bir ayıp oldu. Oysa çok eskilerde aylaklık, hele idealleştirilmiş "Mutlak ve Mükemmel Aylaklık", Olimpos Tanrılarına has özel bir saadetti. Biz ölümlüler için ise bütün ömrümüzü şiirle, dansla, aşkla, türlü maceralar içinde, oyun oynayarak geçirmek bugün ayıptır. Hem ayıptır, hem kayıptır. Dans edeceksen, şiir yazacaksan bu işi de profesyonelce yapmalısın ki insanlar seni kabul etsinler. Kısacası yine çok çalışmalı ve köleler gibi yıllarca terlemelisin..
Görüldüğü üzere kısırdöngüye bağlamış gidiyoruz.. Ergen çocuklar gibi sistem eleştirisi yapacak değilim; sadece sıkıntıma bir sebep bulma derdindeyim ve fikrimce, yukarıdaki iki örnek durumu gayet iyi özetlemekte.. Özgürlüğümü, kişisel alanımı seviyorum ama bir zamandan sonra 'başkaları' giriyor devreye. Onlar da sevmeye başlıyorlar özgürlüğümü ve kişisel alanımı.. Sevmekle de kalmayıp 'tecavüz' ediyorlar üstelik..
Ben, ‘ben’den uzaklaşmaya başlıyorum. Bana ait olan ne varsa kamulaştırılıyor. Bu da ‘sıkıntı’ yaratıyor en nihayetinde..
Bugün için vardığım nokta budur;
elimden bir şeyleri alıyorlar, yerlerine yenilerini koyduğum sürece sorun olmuyor.. Ama ne zaman ki boşlukları doldurmakta zorlanıyorum, ‘huzursuzluk’ da o zaman başlıyor işte..
Tıpkı bugün ve yakın dünlerimde olduğu gibi..
Neyse;
gidip uyuyayım bari..

Kafan rahat!

25 May 2009

Mert Yazıcı Jr.



Hayat sana zor be oğlum!..
Bi' yerden sonra, kayış iyiden iyiye kopuyor zaten..

Just Standing



Stranger than fictions

There if you listen
It’s written in the sky
It goes without saying
You know what you’re doing
A blessing in disguise

For everyone who wants to know
Waiting for the sun to show
And everytime it comes around
You know which way to go

Just standing in the sun again
We’ll seem so much better then
Now close your eyes and
You can be anywhere you want to be

As the sun is setting, no forgetting
Just what we came here for
It goes without saying
You know what you’re doing
A blessing in disguise

Sitting where the toes in the sand
Staying just as still as we can
When everything is said and done
Watch the world spin round


Matthew Corbett & Mike Wilkie-Just Standing (Chuck Promo)

23 May 2009

The Road Not Taken



Robert Frost, 'The Road Not Taken' şiirinde pek çok şeyi özetlemiş aslında..

..ormanda iki yol belirdi önümde, ve ben

daha az yürünmüş olanı seçtim,
bütün farkı yaratan da buydu..


***
Two roads diverged in a yellow wood,

And sorry I could not travel both
And be one traveler, long I stood
And looked down one as far as I could
To where it bent in the undergrowth;

Then took the other, as just as fair,
And having perhaps the better claim,
Because it was grassy and wanted wear;
Though as for that the passing there
Had worn them really about the same,

And both that morning equally lay
In leaves no step had trodden black.
Oh, I kept the first for another day!
Yet knowing how way leads on to way,
I doubted if I should ever come back.

I shall be telling this with a sigh
Somewhere ages and ages hence:
Two roads diverged in a wood, and I—
I took the one less traveled by,
And that has made all the difference..

Kaynak: 'The Road Not Taken'
by Robert Frost

13 May 2009

Otur; sıfır!



Sevgili Depeche Mode üyeleri ve menajeri ve basın danışmanı ve angarya işlere bakan sikimsonik tayfa;

madem konser iptal; bari başka gerekçe sunsaydınız.. Gastrit dediniz, ishale döndü olay.. Ayrıca; Türkiye konseri öncesi "Dave Gahan ishal olmuş!" denir mi ya?

'Cool herif' desen, "Taşa mı oturdu?" diye soracaklar artık.. Peah!

Herkese haber ver, ekibi yeniden topluyoruz!



Tıpkı eski günlerdeki gibi..




11 May 2009

Time of Your Life



'Dookie' albümünü Emre'nin elinde gördüğümde ilkokul bitmek üzereydi.. Kaba bir hesapla 15 yıl olmuş Green Day ile tanışalı..

'Basket Case' ve 'When I Come Around' ile başladı her şey..

İlkokul bitti; Çarşı'yı, 'Ağaçlı Yol' ile aldatır oldum.. Ben ergenlikle boğuşurken, Green Day de boş durmuyordu.. Takvimler 1997'yi gösterdi; 'Nimrod' doğdu..



'Hitchin' a Ride' girdi önce.. "Güzel!" dedim, devam ettim..

İlerledikçe hayal kırıklığım artmaya başladı..

Sonlara yaklaşmışken 4 nota çalındı kulağıma, bir 'es' peşinden, belli belirsiz bir "Fuck!", tekrar giriş ve zaman durdu..

'Time of Your Life' ile böyle tanıştım..

Zaman ilerledi; bir şarkıya, belki de gereğinden fazla anlam yüklemeye başladım.. Bilmiyorum; yazarken benim kadar irdelemişler miydi acaba sözleri?

İşin garibi sözleri de anlamıyordum.. Almanca ile boğuşurken, İngilizce kasmaya başladım.. Redhouse'lar telef oldu uğruna ama bir şekilde kırdım şifreyi.. 'Ezberlediğim ilk yabancı sözlü şarkı' olarak tarih sayfalarında yerini ayırdım..

'Elinden gelenin en iyisini yap bu sınavda, sorgulama, bu bir soru değil, zamanla öğrendiğim bir ders..' diyordu Billie Joe.. "Beklenmedik bir şey, ama sonunda düzelecek, umarım hayatının anı olur.." temennisiyle devam ediyordu..

Belki bilerek, belki bilmeyerek 12-13 yıldır 'sorgulamak' dışında harfiyen uydum kurallara.. Oluruna bırakmaya, dert etmemeye, çok sevinmemeye, sadece denemeye çalıştım..

"Getirdikleri, götürdüklerinden çok oldu.." diyorum, ve evet; subjektifim..

Hayatımla, seçtiğim insanlarla, yaşadıklarımla doldurdum içini.. Çok değil, iki kişi gelir hala aklıma dinlerken, iki kişinin sesleri yansır kulağıma, iki kişinin silüetleri belirir gözlerimin önünde.. Hissettiklerimi hatırlarım, geçmişe dönerim; odamı, büyüdüğüm sokakları gezerim.. Yanımda olmayanlarla yüz yüze gelir, bugünkü benden eskisini çıkarırım.. Kalanları inceler, ruhuma ne zaman saplandıklarını bulmaya çalışırım..

Yıllardır süregelen bir döngü bu.. Bazen, sırf bu yüzden dinlemiyor ve kaçıyorum.. Şarkıda da dediği gibi; "...still frames in my mind"... Yüzleşmek, hatırlamak yıpratıcı olabiliyor zaman zaman..

Bazen de sabit ve samimi bir gülümseme oturuyor yüzüme..

Ya uzanıp keyfini çıkarıyorum, ya da böyle; gecenin bir vakti, sigara-kahve eşliğinde yazmaya başlıyorum..




Another turning point
a fork stuck in the road
time grabs you by the wrist
directs you where to go
so make the best of this test
and don't ask why
it's not a question
but a lesson I learned in time

It's something unpredictable
but in the end it's right
I hope you had the time of your life

So take the photographs
and still frames in your mind
hang it on a shelf of good health and good time
tattoos of memories and dead skin on trial
for what it's worth
it was worth all the while

It's something unpredictable
but in the end it's right
I hope you had the time of your life

Green Day - Time of Your Life

Super Slow Motion



I-Movix SprintCam V3 NAB 2009 ile saniyede 1000 kare!

Kaynak: KeyifArası

08 May 2009

TTM



Tarlabaşı Toplum Merkezi'nde 'Film Atölyesi' eğitmenliği yapıyorduk bir aralar. Bir dersin uzantısı ve sosyal sorumluluk projesi olarak başlayan maceranın sonunda, hepimizin yüzünde tebessüm uyandıran bu çalışma çıktı ortaya.

İtiraf etmeliyim ki; başlarken her birimizin önyargıları vardı. Ancak, 5 aylık projenin sonunda hepsi yerle bir oldu. Tarlabaşı'nın Kürt, Türk, Roman, Süryani çocukları, hiç de beklediğimiz gibi çıkmadı. Bir kere, çevremizdeki onlarca adamdan daha parlak bir zekaya sahiptiler. İsyanları vardı ama umutlarını da yanlarında taşıyorlardı. Ağızlarından çıkan her sözde, bildiklerimizi biraz daha unuttuk.

Ferhat, Ahmet, Hakan ve diğerleri; en büyüğü 13, en küçüğü 6 yaşında 15'e yakın çocuk, ezberlerimizi bozmakla da kalmadı sadece. Uyuşturucu bataklığı, suç yuvası olarak bilinen muhitlerde dahi olsa; ilgi gösterildiğinde, şans tanındığında, her çocuğun hayata artı bir değer katabileceğini kanıtladılar.

İzleyecekleriniz 5 dakikalık ön konuşmanın üzerine çekilmiş doğaçlama görüntüler. Ne bir plan, ne bir senaryo, ne de ezberletilmiş cümleler var ortada. Saf ve direkt olarak, akıllarından geçenleri dile getirdiler, hepsi o.

Asım, Can, Tuğçe, Sinem, Işıl, Merve, Dilek ve kendim adına konuşuyorum; bizlere eşsiz bir tecrübe yaşattıkları için hepsine tek tek teşekkürler...



It's four in the morning, the end of December!



Hey gece!
Hoş geldim;
Kırık hayatlardan,
Yıkık duvarlardan geçtim de geldim
Yağmurum aldı götürdü beni benden,
Düştüğüm yollardan kalktım da geldim
Güneşi bıraktım geride,
Rüzgârımı aldım yanıma,
Karanlığına geldim

Yok olmak gerekiyorsa şimdi;
Sakla hadi içine,
En kuytu yerinde bırak da
Fısıltılar geçsin üstümden,
Bir nefesim kanıt olsun varlığıma

Karanlığında, resmini çizeyim dünyanın
Tek rengim siyah;
Baştan aşağı dokunayım ayıp yerlerine
İçi geçmiş bu umarsız hayatın

.....

Oynatmaksa yerinden çivisini,
En âlâ;
İsyanım içimde saklı,
Ruhum mevzuya dâhil,
Elim tetikte
-de
Bir; gözüm kesmiyor işte

Yeter ki kabul et beni gece,
Hey gece!

Dün gece sen uyurken..




Dün gece sen uyurken, ismini fısıldadım
Dün gece sen uyurken çiçeklere su verdim
Ve insanların korkunç öykülerini anlattım onlara

Dün gece sen uyurken yüreğim bir yıldız gibi bağlandı sana
İşte bu yüzden, sırf bu yüzden yeni bir isim verdim sana

Destina..

Sen öyle umarsız, uyusan da bir köşede
İşte bu yüzden, sırf bu yüzden işte
Yaşamdan çok ölüme yakın olduğum için
Seni bu denli yıktıkları için
Yaşamımın gizini vereceğim sana

Destina..


Yeni Türkü - Destina

06 May 2009

¡Viva Barça!









13. dakikada Anelka kendi ceza sahasında top kapmaya çalışırsa, 35. dakikada 268 pasa ulaşan rakip önünde 64'te kalınırsa, kırmızı kartla birlikte sayısal üstünlüğü yakalamışken Drogba'nın yerine Belletti alınır, yarı sahada 11 kişi kapanılırsa, 180 dakikalık topla oynama yüzdeleri 65'e 35 olursa;

'Futbolun Tanrıları' da bir yerde müdahale eder tabii..

¡Gracias Iniesta, gracias Barcelona!

Arkalı-Önlü



02 May 2009

01 May 2009

Amazin'



It's amazing, I'm the reason
Everybody fired up this evening
I'm exhausted, barely breathing
Holding on to what I believe in

No matter what you'll never take that from me
My reign is as far as your eyes can see

It's amazin', so amazin', so amazin', so amazin'
It's amazin', so amazin', so amazin', so amazin'
It's amazin'
(Let's go)

I'm a monster, I'm a killer
I know I'm wrong, yeah
I'm a problem that'll never ever be solved

And no matter what you'll never take that from me
My reign is as far as your eyes can see

It's amazin', so amazin', so amazin', so amazin'
It's amazin', so amazin', so amazin', so amazin'
It's amazin'
(Let's go)


Kanye West - Amazing (NBA Promo)

Aferin koçum!



"Milliyetçilik bir çocukluk hastalığıdır. İnsan ırkının kızamığıdır.

Eğer bir adam bir marşa ayak uydurup, emir altında neşe içinde yürüyebiliyorsa, benim gözümde beş para etmez. Kendisine yalnızca bir omurilik yetebilecekken yanlışlıkla kocaman bir beyin sahibi olmuştur. Uygarlığın bu kara lekesi en kısa sürede yok edilmelidir.

Emirle gelen kahramanlıktan, bilinçsiz şiddetten, aptalca yurtseverlikten, tüm bunlardan nasıl da nefret ediyorum.

Ben savaşı öylesine tiksinti verici ve aşağılayıcı buluyorum ki böyle iğrenç bir eyleme katılmaktansa kendimi parçalayıp yok ederim daha iyi...

Benim anlayışıma göre, savaşta adam öldürmek cinayetten başka bir şey değildir.

Aynı zamanda hem savaşa hazırlanıp hem de savaşı önleyemezsiniz.

Yalnız bir pasifist değil, militan bir pasifistim. Barış için savaşmaya gönüllüyüm. İnsanların kendileri savaşa gitmeyi reddetmediği sürece hiçbir şey savaşı durduramaz."

Albert Einstein

Bir şey eksik ama?!



1 yıldan fazla bir zaman oluyor izleyeli.. Lost’un 4. sezon 5. bölümü ‘The Constant’tan bahsediyorum.. Hayatta kalabilmek için bir ‘sabit’e ihtiyacın olduğunu anlatıyordu gördüklerim.. Desmond’ın Penelope’a, Faraday’in Desmond’a ihtiyaçları basit bir ilişkiden öte, bir anlamda hayatta kalmak için verdikleri mücadeleyi şekillendiriyordu.. Geçmiş hayatından bugüne; sana kendini hatırlatacak, eskiyi anımsatacak bir parça taşıman gerektiğini, aksi takdirde zihninin tutunabilecek bir dal bulamayıp, kendi kendini yok edeceğini söylüyordu..

Bugün dönüp baktığımda; gördüklerimi, -kurgu bile olsa- hayatın birçok dalına uyarlanabilecek bir gerçek olarak kabul ediyorum. Organize bir iş ise yaptığınız; birçok parçayı bir araya getirmek ve koordineli bir biçimde işletmekle mükellefseniz, bir ‘sabit’e ihtiyaç duymanız da kaçınılmaz hale geliyor.. Tıpkı, spor kulüplerinde olduğu gibi..

Galatasaray ve Fenerbahçe, bu sezon tam anlamıyla bir ‘çöküş’ içinde. Öylesine dağılmış haldeler ki; herhangi bir ‘sabit’leri olmadığı rahatça fark edilebiliyor.. Aynı şekilde, bir ‘sabit’e ihtiyaç duydukları da..

Aslında her şey sahada olup bitene dayanmakta. Medya göstermek, taraftar izlemek, yönetim kurulları da adı üstünde organizasyonu yönetmekle mükellef. Düzen ise; sistemi ve taktiği kurgulayan teknik kadro ve sahaya çıkan sporcuların üstünden dönüyor.. Bu şartlar altında da, eğer bir ‘sabit’ olacaksa –ki olmalı-, saha içinden çıkması gerekiyor.

Ya teknik adamınızla uzun soluklu bir birlikteliği seçeceksiniz, ya da çekirdek bir kadro oluşturup, yıllar boyu uygun eklemelerle yolunuza devam edeceksiniz .. Yani özünde; oyuncuya göre sistem/sisteme göre oyuncu ikileminde bir taraf seçeceksiniz.




Fenerbahçe’yi ele alalım; Başkan Yıldırım, 10 yılı aşkın süredir görevinin başında, teknik adam bazında ise böyle bir istikrardan eser yok. Oyuncu kadrosuna baktığımızda; düzenli forma giyen isimlerden en eskisi takımdaki 10. yılına giren Semih Şentürk. Semih’i, 2002’de kulübe ayak basan Volkan Demirel, 2003’te kadroya dahil olan Selçuk Şahin ve 2004’ten bu yana sarı-lacivertli forma altında mücadele eden Deniz Barış ve Alex de Souza takip ediyor. As kadroda 5. yılını doldurmuş başka bir isme rastlayamıyoruz. Hatta saydığımız isimler içinde de Alex dışında 5 sezondur ilk 11 istikrarını yakalamış bir futbolcu bulunmuyor. Dolayısıyla, oyuncu bazında da ‘sabit’ bir çekirdekten söz etmek mümkün değil.

Galatasaray’a dönelim; Fatih Terim’in UEFA Kupası şampiyonluğunun ardından takımdan ayrılmasını takip eden 9 yıllık süreçte, 3 sezon üst üste görev yapmış bir teknik adam göremiyoruz. Cevat Güler’i de sayarsak, sarı-kırmızılılar 9 yılda 8 teknik adama emanet edilmiş. Oyunculara baktığımızda; 5 senedir düzenli forma giyen bir futbolcu örneği vermekte zorlanıyoruz. Takımın en eskisi ve UEFA Kupası başarısını kazanan takımdan geriye kalan tek ismi Hasan Şaş. Hasan’ı, 2001’de kadroya katılan Ayhan Akman ve Ümit Karan takip ediyor. Bu 3 oyuncunun dışında 2003’te A takıma yükselen Sabri Sarıoğlu ve 2000-2003 arasında 3 yıl sarı-kırmızılı formayı giymiş, ardından 2006’da tekrardan takıma katılıp arada kiralık olarak gönderilip geri dönmüş Emre Aşık dışında, 5 yılı aşkın –A takım düzeyinde- Galatasaray tecrübesine sahip bir isme rastlayamıyoruz. Fenerbahçe’deki duruma benzer olarak; burada da saydıklarımız içinde Ayhan Akman dışında ilk 11’deki yeri garanti olan bir futbolcu yok. Galatasaray’ın, Kadıköy’ü mesken tutmuş rakibine göre tek bir avantajından söz edilebilir belki. O da altyapıdan yetişmiş oyuncularının fazlalığı. Takım kimyası açısından; aynı kültürden gelen 7-8 oyuncuya sahip sarı-kırmızılılar, ezeli rakibine göre avantajlı durumda.. Ancak bu, Galatasaray’ın da bir ‘sabit’i olmadığı gerçeğini değiştirmeye yetmiyor.




Verilerin anlamlı olması için, başarıya ulaşmış bazı modellerle sağlamasını yapalım;

93 yılında şampiyonluğa ulaşan Werder Bremen, 11 yıl sonra yeniden aynı sevinci yaşadığında, takımın başındaki teknik adam Thomas Schaaf görevdeki 5. yılını dolduruyordu. Aynı Schaaf, kalan 5 yılda şampiyonluğa ulaşamamış olmasına rağmen halen takımının başında.

92-93 sezonuyla açılışı yapılan Premier Lig’in ilk şampiyonu, Alex Ferguson yönetimindeki Manchester United olmuştu. İskoç teknik adam, ilk zaferine ulaştığında takımdaki 7. yılını dolduruyordu. Halen görevinin başında bulunan Ferguson, takip eden 16 yılda elde ettiği 9 Premier Lig, 2 de Şampiyonlar Ligi zaferiyle yaşayan bir efsaneye dönüşmüş durumda.

Güncel bir örnek de Hollanda’dan verelim; Eredivisie’de şampiyonluğa AZ Alkmaar ulaştı. Son kupasını 28 yıl önce kaldıran AZ’yi, 2005 yılında göreve getirilen Louis Van Gaal çalıştırıyor.

Yurt içine döndüğümüzde de ilginç bir istatistikle karşılaşıyoruz. 50 yıllık lig tarihinde, Galatasaray, Fenerbahçe ve Beşiktaş’ta sadece 8 teknik adam en az 3 yıl süreyle görev yapabilmiş ve hepsi de en az bir kez şampiyonluk sevinci yaşamış. Yani; sabredilen her isim, şampiyonluk beklentisini karşılamayı başarmış. Beşiktaş’ta 3 yıl ve fazlası görev yapan isimler; Gordon Milne (1987-1993) ve Christoph Daum (1993-1996). Fenerbahçe’de de sadece iki teknik adam görüyoruz; Didi (1972-1975) ve yine Christoph Daum (2003-2006). Galatasaray’da bu rakam 4’e çıkıyor; Gündüz Kılıç (bir bölümü Coşkun Özarı’yla olmakla birlikte 1961-1967), Brian Birch (1971-1974), Jupp Derwall (1984-1987) ve Fatih Terim (1996-2000)..

Ligde bu üçlü dışında şampiyonluğa ulaşan tek takım Trabzonspor ve onlarda da tablo değişmiyor; 1972 yılında göreve gelen Ahmet Suat Özyazıcı, 1976’da kazandırdığı şampiyonlukla bir ilke imza atıyor.

Sisteme göre oyuncu’ tercihinin; yani, ‘sabit’i teknik adam olarak belirlemenin getirdiği pozitif sonuçlar böyle..




Oyuncuya göre sistem’ tercihine dönecek olursak; 2000 yılında performansı zirve yapan Galatasaray takımının yerli oyuncuları, aynı zamanda milli takımın da iskeletini oluşturuyordu. Hangi sistemde verimli oldukları da kulüp bazında yakaladıkları başarı nedeniyle apaçık ortadaydı. Milli takıma gittiklerinde, başlarında Fatih Terim yerine ilk olarak Mustafa Denizli’yi buldular. Denizli, ‘oyuncuya göre sistem’iyle Euro 2000’de çeyrek finali gördü. Aynı şekilde Şenol Güneş de 2002 Dünya Kupası’nda üçüncülüğe ulaştı. Kulüp bazında da durum değişmedi. Terim’in yerine gelen Mircea Lucescu, ilk sezonunda Terim’in sistemine ufak rötuşlar dışında sadık kalınca, Şampiyonlar Ligi’nde ilk kez, bir Türk takımı çeyrek finale yükseldi.

Bütün bu örnekler, saha içinde bir ‘sabit’e ihtiyaç duyduğunuzu gösteriyor. Oyuncu sirkülasyonunun ve transfer savurganlığının zirve yaptığı Türkiye’de de, teknik adamları ‘sabit’ olarak belirlemek daha akla yatkın bir seçenek gibi duruyor.

Aslında iki takım da Zico ve Skibbe’yi göreve getirdiklerinde bu şansı yakalamışlardı. Ancak, ‘fikr-i sabit’ yöneticileri yüzünden treni kaçırdılar. Bir sonraki tren şehre ne zaman uğrar bilinmez ama aynı hataya düşmeyen Sivasspor’un, Bülent Uygun yönetimindeki 3. yılında adım adım şampiyonluğa yürüyüşü bile, başlı başına bir ders olarak, görmek isteyenlerin gözleri önünde duruyor.