08 April 2009

#10



Futbol dediğin; 90 dakikalık bir ‘oyun’ en nihayetinde...

Üzerine edilebilecek söz ve üretilebilecek fikir, haliyle sınırlı. Ancak, perde sürekli açık ve her seferinde sahneye yeni bir oyun konuyor. Bu da beraberinde genel kabul ve klişeleri getiriyor. Aksi takdirde, tezlerin çürütülmesi, tek bir maç ya da tek bir pozisyonla dahi olsa, gayet mümkün.

Tabii klişeler de uzun zaman dilimleri içinde, gerek kural değişiklikleri, gerekse de bilimsel çalışmaların ilerlemesi sonucunda revizyona uğrayabiliyor. Güncel örneklerden biri de ’10 numara sorunu’ ve beraberinde gelen ‘çift yönlü orta saha oyuncularına duyulan gereklilik’…

90’ların sonuna kadar, futbolun hakimiyeti ’10 numara’lardaydı. Maradona ve Platini ilk akla gelen örnekler…

Estetik, zarif ve teknik, ancak fiziksel açıdan kırılgandılar. Futbolda ‘güç’ ve ‘dayanıklılık’ kavramları başrole soyunana kadar da saltanatlarını sürdürdüler. Bir süre sonra, oynanan oyun değişmeye, ’10 numara’ların tahtı da git gide sallanmaya başladı.

Bugüne dair en gözde tespitlerden biri; ’10 numara’ların artık çağın gerekliliklerini karşılayamadığı yönünde. Şahsen, bu görüşe katılmıyorum. Aksine, her oyuncudan, doğru sistemde verim alınabileceği inancındayım.




Türkiye’de, Hagi’yle başlayan ’10 numara’ tartışmaları, bugün Alex-Lincoln-Delgado üçlüsü üzerinden devam ediyor. Genel görüşe göre; üç oyuncu da takımlarının sertliğini bozuyor. Yetenekliler, ama oyunu iki yönlü oynayamadıkları için eleştiriliyorlar. “Oyunu iki yönlü oynayan kim var?” dediğinizde de ‘Steven Gerrard’ ve ‘Frank Lampard’ isimleri sunuluyor önünüze. Gerrard ve Lampard’ın bahsi geçen üçlüden kötü olduğunu savunmak gibi bir niyetim yok elbette. Ama es geçilen kritik bir nokta var ki; verilen örnekler de maalesef birer istisnadan ibaret. Bugün, Gerrard ve Lampard’ın yanına üçüncü bir isim koymakta zorlanılıyor. Birkaç yıl öncesinin Paul Scholes’u bir seçenek olabilir belki. İkinci kategoride de Lucho Gonzalez’i örnek verebiliriz. Ülke sınırlarındaki tek karşılığı ise üçüncü kategoriden Ayhan Akman... Hal böyleyken, ’10 numara’ tartışmalarına da farklı bir açıdan yaklaşmak gerekiyor…

10 numara’lar acaba, gerçekten de söylendiği kadar zararlı mı? Ya da aksine, küçük takımlara elit seviyede mücadele edebilmek adına bir şans mı sağlıyorlar?

Örnekler üzerinden gidelim; Villarreal bundan birkaç yıl önce Şampiyonlar Ligi’nde yarı final oynarken, takımın ‘10 numara’sı -‘8’ sırt numarasına rağmen- Riquelme’ydi. Porto aynı kupayı kaldırdığında Deco, Barcelona ve Chelsea’dekinin aksine ’10 numara’ rolünü üstleniyordu. Deportivo La Coruna’nın en efektif dönemlerinde, Djalminha ve Valeron isimleri ön plandaydı. Lyon’un üst üste 7 şampiyonluğunda en kilit isim Juninho’yken, Euro 2008’de göklere çıkartılan Rusya’da takımın lideri Arshavin‘di. Geçtiğimiz yıl, La Liga’da 27 gol atan Güiza’ya en büyük katkı Ibagaza’dan geliyordu. Diego yıllardır Werder Bremen’i sürüklüyor ve hala majör kulüplerin transfer listesinde. Wolfsburg’da Misimovic benzer bir rolde. Alex-Lincoln-Delgado üçlüsünün yerden yere vurulduğu Türkiye’de ise gariptir ki Tabata’nın futboluna methiyeler düzülüyor...

Yani; doğru kullanıldığında ’10 numara’lar, takımlarına zarar vermiyor, aksine sınıf atlama şansı sunuyor. Muhtemel bir Wolfsburg-Chelsea eşleşmesinden yola çıkalım;




Wolfsburg’un Chelsea karşısında bir şansı olacaksa, bu birincil düzeyde Misimovic’in performansına bağlı olmak zorunda. Misimovic ile Lampard’ı kıyaslamak bile yersiz. Ancak Boşnak oyuncu, oyunun hücum yönünde ya da bireysel yaratıcılıkta Lampard’ı geride bırakabilecek kapasitede. Alt düzey takımlara şans tanıyan da tam olarak bu işte…

Misimovic, Alex, Lincoln, Diego, Riquelme, Juninho ve benzerleri… Doğru sistemde, doğru adamlarla birlikte oynatıldıklarında, takımları için ‘rakiplerinde benzeri olmayan’ bir silaha dönüşebiliyorlar…

Elbette ki yüzde yüz başarı garantisi değiller. Ancak, sizden güçlü birisiyle mücadele ederken, en azından bir tarafınızın rakibinizden iyi olması gerekiyor. Kısacası, bir silahınız olmalı. Bu takım oyunu da olabilir, bireysel yetenekleri üst düzey bir futbolcu da. Alex ve Lincoln, bugün Chelsea orta sahasındaki benzerlerinden, ofansif yaratıcılık anlamında daha üstün. Bu onları, Lampard’dan daha iyi bir futbolcu yapmıyor. Ama takımlarına bir şans sağlıyor. Aksi takdirde, her pozisyonda, oyunun her yönünde sizden üstün bir rakibe karşı başarılı olmanız mucizeden de uzak bir ihtimal.

Buradan yola çıktığımızda, ’10 numara’ rolündeki bir futbolcuyu defans yapmıyor diye eleştirmek de abesle iştigalden öteye gitmiyor maalesef. Ayrıca, bu defansif zaafı sadece, ‘forvet arkası’ olarak sadeleştirdiğimiz isimlere yüklemek de haksızlık oluyor biraz. Zira, bugün Messi, Ribery, Robben, Robinho, Modric, Duda ve Marin gibi isimler ne kadar defansına yardım ediyorsa, Riquelme, Lincoln, Alex, Gourcuff ve Carlos Eduardo da o kadar ediyor...




Herkesin bir Gerrard’ı, bir Lampard’ı yok. Liverpool taraftarı bu yüzden, ‘Bizim olamayacak kadar iyisin!’ diyerek Gerrard’ı tanrı mertebesine yükseltiyor. Yani; ofansta ve defansta üst düzey bir homojen katkı, öyle kolay kolay bulunmuyor. Xavi, Fabregas, Pirlo, Arteta ve Elano… Oyunun iki yönünde de varlar ama ofansif tarafları ağır basıyor. Ya da tam tersi; Aurelio, Senna, Toulalan ve Muntari… Onlar da iki yönlü ama defansif özellikleriyle ön plana çıkıyorlar. Bir de Ballack ve Khedira gibi ofansif merkez ama ’10 numara’ rolü üstlenmeyen türdeki oyuncuları ekleyebiliriz belki bu kategorizasyona…

En nihayetinde, aslolan kimyadır futbolda, harmonidir... Doğru sistemde, doğru parçalarla, en iyi tamamlayıcınız bir ‘Alex’ ya da bir ‘Lincoln’ olabilir. Ya da farklı bir silahınız vardır; önceliği rakibinizi bozmaya veriyorsunuzdur; o zaman da ‘Aurelio’dan yana kullanırsınız tercihinizi …

Gerrard’, ‘Lampard’ hayalleriyle oyalanmak yerine, eldeki malzemeyi doğru biçimde kullanmak ya da ihtiyaç analizini doğru yapmak gerekiyor. Zira Gerrard ve Lampard, günümüz şartlarında gerçekten de ‘Sizin olamayacak kadar iyiler!’...

No comments: