22 December 2009

Everybody Here Wants You!


























Jeff Buckley'den Kewell'a gelsin;
"I know everybody here wants you.."


21 December 2009

Aferin, iyi düşünmüşsün!



































İlk milli futbol hakemi Nuri Bosut, Milliyet Gazetesi'nin 5 Mayıs 1950 tarihli sayısında ilginç bir öneride bulunuyor.. Türkiye'ye gelecek Sunderland'in etinden-sütünden faydalanmak isteyen Bosut, seyir zevkinin dibine vurabilmek için Sunderland'li futbolculara atacakları gol başına prim verilmesini talep ediyor.. Neresinden baksanız garip bir istek..


Bosut'a dair bir diğer ilginç not da 1934 yılında Taksim Stadı'nda oynanan olaylı Galatasaray-Fenerbahçe derbisini yönetem hakem olması.. İki takım oyuncularının birbirine girdiği karşılaşmada işler çığrından çıkınca, Bosut çareyi maçı tatil etmekte bulmuş, Fenerbahçe kalecisi Hüsamettin ömür boyu olmak üzere 17 futbolcu cezalandırılmıştı..


*Yazı ve bilgiler için Mert Aydın'a teşekkürlerimi iletiyorum!

19 December 2009

The Simpsons 20. Yıl Özel Posteri




















Kaynak: Cineshoot

Birch, Yasin, '71, Cosmos vs.


Vesselin Vesselinov, Galatasaray'ın Brian Birch yönetimindeki 1971 kadrosuna ve Yasin Özdenak'ın gizemli Cosmos yolculuğuna değinmiş kısaca.. İlgilenenler için;


Football Journey

18 December 2009

Bu yıl da iyi yağmur yaptı azizim!




Bugün yediğim yağmurun üstüne, yazın Topbaş çıkıp da "Barajlar boş!" falan derse, kalbini kırarım!.. Yaktırmasın bana belediyeyi..


('100 Türk Büyüğü' listesine tüm zamanların en hızlı girişini yapan ve 'boş arazi fetişi' ile bilinen Kadir Topbaş, İstanbul'da şantiye gerektiren her türlü icraatın altından başarıyla kalktığı yetmemiş gibi, yandaki fotoğrafta görüldüğü üzere Berlin Duvarı'na da el atıyor..)

Atletico Madrid-Galatasaray / Lille-Fenerbahçe













UEFA Avrupa Ligi'nde kura çekimini geride bırakırken, yeni sistemde seri başı olmanın kayda değer bir avantaj sağlamadığı gerçeğiyle baş başa kaldığımızı söylemek gerekiyor. Zira 16 eşleşme içinde -en azından kağıt üstünde- seri başı olma avantajını kullanabilmiş sadece 2 takımdan söz edebiliyoruz; Brugge'ü çeken Valencia ve Kopenhag ile mücadele edecek Marsilya...


Kalan tüm eşleşmelerde, -Liverpool-Unirea Urziceni'yi bir kenara koyduğumuzda- hiçbir takımın rakibine bariz bir üstünlük sağlayamadığını görüyoruz.

Galatasaray ve Fenerbahçe de 'yazı-tura' kıvamındaki bu eşleşmelerden payına düşeni almış durumda...

Kura öncesinde Liverpool, ikinci torbanın 'Goliath'ı olarak göze çarparken, Atletico Madrid, Everton, Villarreal, Rubin Kazan ve Hamburg da 'uzak durulması gerekenler' sınıfında gösteriliyordu. Tabii bu değerlendirmenin, takımların son dönem performanslarından ziyade isimlerinden yola çıkılarak yapıldığını söyleyebiliriz.

Kura sonunda Galatasaray'ın karşısına yazılan Atletico Madrid isminin ne anlama geldiğini bu gözle yorumladığımızda, 'talihsiz' sıfatını da cümle içinde kullanmamız gerekiyor. Ancak, performanstan bahsettiğimizde, tablo bir önceki kadar korkutucu görünmüyor.

Zira Atletico Madrid, -tıpkı Galatasaray gibi- 'Twoface' sendromundan muzdarip bir ekip görüntüsünde. Hücum hattındaki ışıltı, savunmaya dönüldüğünde yerini koca bir karanlığa bırakıyor. Diş macunu reklamlarındaki, bir tarafı fırçalanmış yumurta gibiler. Güçlü bir ön bölgeye karşın, zayıf ve çürümüş bir arka hatta sahipler.

Sergio Agüero ve Diego Forlan'ın kim olduklarını ya da mevcut potansiyellerini yazmanın bir anlamı yok. Bilinmesi gereken; bu iki futbolcu rakibinizde oynuyorsa, 90 dakikanın her saniyesinde -hücumdayken bile- tetikte olmanız tercihten çok mecburiyete dönüşüyor.

Maxi Rodriguez ve Simao Sabrosa, yıllardır Avrupa futbolunun en üst seviyesinde mücadele eden yetenekli ve tecrübeli isimler. Oynamak istediklerinde ya da siz oynamaları için fırsat verdiğinizde Agüero ve Forlan'dan başrolü çalmaktan çekinmeyeceklerdir. Paolo Assunçao ve Raul Garcia da sistemin tamamlayıcı parçaları ve önemli görev adamları.

Bütün bu isimleri alt alta yazdığımızda şu sonuca varıyoruz; futbolda 'savunma' diye bir kavram olmasaydı, Madrid ekibi çok farklı yerlerde olabilirdi. Lakin yeşil sahada işler böyle yürümüyor.

La Liga'da 14 maç sonunda 26 gol yemiş bir savunma hattından bahsediyoruz. Tomas Ujfalusi önderliğindeki defans kurgusunu oluşturan diğer parçalar; Antonio Lopez, Luis Perea, Pablo Ibanez ve Juanito. Saydığımız isimlerin yaş ortalaması ise 30. Yani; 'tecrübeli ancak ağır' bir savunma hattı...

Benzer bir yapı Galatasaray için de söz konusu. Baros, Elano, Kewell, Keita ve Arda'dan oluşan hücum hattının arkasını toplamakla mükellef oyunculara baktığımızda, kalite farkını açık-seçik görebiliyoruz.

Devre arası transfer dönemi de bu açıdan büyük önem taşıyor. Galatasaray'ın savunmaya takviye yapması bekleniyor, Agüero'nun da Atletico Madrid'den ayrılması ihtimaller arasında. İyi ve kötü senaryolar da bu ihtimaller dahilinde şekillenecek.

İki takım yarın karşı karşıya gelse, Baros'tan yoksun, savunması delik deşik Galatasaray ile Şampiyonlar Ligi'nde oynadığı 6 maçtan galibiyet çıkaramamış, 'en düşük puanlı grup üçüncüsü' unvanını eline geçirmiş Atletico Madrid'in kör döğüşünü izleyebiliriz.

Tam da bu bu sebeple, iki ay önceden turun kime yakın durduğunu söylemek pek de mantıklı durmuyor. Atletico Madrid, an itibarıyla adının ağırlığını taşıyabilecek güçte bir takım değil. Ancak aynı şekilde, bugünkü lig ve Avrupa performanslarının gerçekçi olmadığını da kabul etmeliyiz.

Galatasaray, Avrupa mücadelesinin bir sonraki ayağında, teoridekinden kolay, pratiktekinden zor bir rakiple karşılaşacak ve tur şansı için bugünden bir değerlendirme yapmak hayli güç. Sadece, hücum performanslarının belirleyici olacağını, deplasmanda atılacak gollerin turun kaderini çizeceğini ve an itibarıyla şansların birbirine yakın olduğunu söyleyebiliriz.

Unutmadan ekleyelim;

Leo Franco ve Frank Rijkaard'ın İspanyol futbolunu tanıması Galatasaray için avantaj kabul ediliyor. Ancak, Atletico Madrid Teknik Direktörü Quique Sanchez Flores'in de geçtiğimiz yıl, Benfica'nın başında Galatasaray'a karşı mücadele ettiğini hatırlatmak gerekiyor.

Kuraya Fenerbahçe açısından baktığımızda, Galatasaray'dakinin tersi bir durumla karşı karşıyayız. Atletico Madrid'in performansı isminin gölgesinde kalırken, Lille'in performansı isminin önünde gidiyor.

Kaotik bir hücum düzenine sahipler ve bu sayede, son dönemde rakiplerinin başını bir hayli ağrıtıyorlar. İlk 13 haftadaki gol ortalamaları 1,07... Ancak son dört maça geldiğimizde işler değişiyor; Lille-Valenciennes: 4-0 / Lille-Lyon: 4-3 / Lille-St. Etienne: 4-0 / Monaco-Lille: 0-4...

Avrupa Ligi'nde de durum farklı değil; Valencia, Genoa ve Slavia Prag'ın yer aldığı grubu maç başına 2.5 gol ortalamasıyla tamamladılar. 8'er gollü Gervinho ve Frau, Fransa Ligi'nde de 10 gollü Nene'nin ardından ikinci sırayı paylaşıyor.

Hızlı ve bir o kadar akıcı futbol oynuyorlar, bu da rakiplerine zor anlar yaşatıyor. Ağır oyunculardan kurulu Fenerbahçe'nin, Lille'in bu düzenine nasıl bir reaksiyon vereceği merak konusu.

Daum'un, öncelikle Lille'in akışkanlığını bozması gerekiyor. Elinde, şu an için Emre Belözoğlu -biraz biraz da Mehmet Topuz- dışında bu görevi üstlenebilecek bir oyuncu yok. Bu kadro yapısıyla, Fenerbahçeli futbolcuların Fransa'daki maçta 70'ten sonra nefeslerinin kesileceğini öngörmek zor değil. Daum'un elindeki tek seçenek oyunu olabildiğince yavaşlatabilmek ki bu da kusursuz bir alan savunmasından geçiyor. Oyunun hızı, -özellikle deplasmanda- Fenerbahçe'nin tur şansı için belirleyici olacaktır.

Hazard, Mavuba, Obraniak ve Cabaye'nin orta sahadan hücuma vereceği desteği kesmek, Gervinho ile Frau'yu yalnız bırakmak gerekiyor. Birey birey baktığımızda, Fenerbahçeli oyuncuların rakip takımdaki muadilleri kadar atletik ya da çabuk olmadıkları ortada. Böyle bir tabloda, -olabildiğince- kusursuz bir takım savunması da elzem görünüyor.

Atletico Madrid-Galatasaray eşleşmesindeki belirsizlikler yumağı, Lille-Fenerbahçe eşleşmesi için söz konusu değil. Sarı-Lacivertlilerin, rakibini çözümleyebilme ve önlem alabilme şansı var. Tabii aynısı rakip takım için de geçerli. Fenerbahçe'nin bunu avantaja dönüştürüp dönüştüremeyeceğini zaman gösterecek. Daha da açık konuşmak gerekirse; Liverpool'un rakibini, Daum'un dersine ne kadar iyi çalıştığı belirleyecek...


17 December 2009

13 December 2009

Hak etti ama!



























Üşüdüm!..

Beyoğlu'ndaki olayların ardından..

















Fotoğraf, bugün Tarlabaşı'nda çekilmiş.. Barikatın 50 metre ilerisinde, sağda Tarlabaşı Toplum Merkezi yer almakta.. Görüntülere bakınca, "Büyüklerin, çocuklardan alması gereken dersler varmış!" diyorsunuz.. Yaş ilerlerken, aynı oranda da kirleniyoruz galiba..


Daha önce bahsetmiştim, bugün yaşananların üstüne bir kez daha paylaşmak istedim;




"Tarlabaşı Toplum Merkezi'nde 'Film Atölyesi' eğitmenliği yapıyorduk bir aralar.. Sosyal sorumluluk projesi olarak başlayan maceranın sonunda, hepimizin yüzünde tebessüm uyandıran bu çalışma çıktı ortaya..

İtiraf etmeliyim ki; başlarken her birimizin önyargıları vardı.. Ancak, 5 aylık projenin sonunda hepsi yerle bir oldu.. Tarlabaşı'nın Kürt, Türk, Roman, Süryani çocukları, hiç de beklediğimiz gibi çıkmadı.. Bir kere, etrafta 'Zekiyim!' diye dolanan onlarca adamdan daha parlak bir zekaya sahiptiler.. İsyanları vardı ama yanında umutlarını da taşıyorlardı.. Ağızlarından çıkan her sözde bildiklerimizi biraz daha unuttuk..

FerhatAhmetHakan ve diğerleri; en büyüğü 13, en küçüğü 6 yaşında 15'e yakın çocuk, ezberlerimizi bozmakla da kalmadı sadece.. Uyuşturucu bataklığı, suç yuvası olarak bilinen muhitlerde dâhi olsa; ilgi gösterildiğinde, şans tanındığında, her çocuğun hayata artı bir değer katabileceğini kanıtladılar..

İzleyecekleriniz 5 dakikalık ön konuşmanın üzerine çekilmiş doğaçlama görüntüler.. Ne bir plan, ne bir senaryo, ne de ezberletilmiş cümleler var ortada.. Saf ve direkt olarak, akıllarından geçenleri dile getirdiler, hepsi o..

AsımCanTuğçeSinemIşılMerveDilek ve bana eşsiz bir tecrübe yaşattıkları için hepsine tek tek teşekkür ediyorum.."



12 December 2009

11 December 2009

Are you forever blowing bubbles too?




Katy Perry'nin West Ham United sevgisine daha önce de değinmiştik.. Ama bu bambaşka oldu..

Kaynak: BuMacEvdeİzlenir

Best Goals Compilation




Poborsky, Suker, Garrincha, Batistuta, Bergkamp, McManaman, Cruyff, Vialli, Redondo, Ronaldo ve daha fazlası..

10 December 2009

Flamengo Hexacampeão Brasileiro



Taha'dan izin aldım, yıl boyunca ilgilenmesem de bu videoyu koyabilirmişim :)


Zaten, TheOffsideRules da benim yerime gerekli açıklamayı yapmış;
"I don't follow the Brazilian league at all but this video by Gustavo Pellizzon is too beautiful to keep to myself."


Ekleyecek sözüm yok, sadece izleyin..

09 December 2009

The Muppets: Bohemian Rhapsody




Önümüzdeki maçlara bakıyoruz!

















"Öyle haller içinde ki halim; anlatmaya yok mecalim!" diyordu ya şarkıda, aynı o hesap..

Gün ışığıyla ilk temas.. Akşamdan kalanlar için ne büyük bir eziyet..
Ağrılar içinde uyanırsın hani, ışığın dokunduğu gözlerin içten içe yanarken, kupkuru ve acıyan bir boğazla doğrulursun yerinden..

Bi' de aralıksız her güne böyle uyandığını düşün şimdi.. Hah!

*********************

Şu an için, hislerimi daha net özetleyebilecek cümleler bulamıyorum malesef.. Aşağı yukarı, elimden geldiğince, naçizane ifade şeklim budur kendimi.. Zaten şartlar dahilinde, fazlası da pek mümkün gözükmemekte..

'hiç' ile lafladık geçen gün..

Saymaya başladım;

"Her gece yatmadan önce 07:20'ye kuruyorum saati, 07:50'de kalkıyorum yataktan.. Doğru banyoya..

Önce bir su vur yüzüne, arada dişini fırçala ve son hamle; saçını yıka.. Odaya dön.. Giyin, at kendini dışarı..

Apartmanda merdivenlerden aşağı inerken iPod'un kulaklığını çözmeye başla, tam kapıya geldiğinde halihazırda çözülmüş kulaklığı takmakla, kapıyı açmak arasında tereddüt yaşa, kararını ver, devam et..

Sokağın köşesini dönene kadar müziği ayarla, iPod'u cebine sok, bir sigara çıkar, ama hemen yakma.. İkinci köşeyi dönerken ver ateşi.. Yürümeye devam..

Metronun girişine geldiğinde bir nefes kalmış sigaranı at yere, üstüne bas.. Merdivenden inerken cebindeki bozuklukları ayarla, jetonunu al, aşağı in.. İndiğin yerde durma, sola dön, 30 metre yürü.. Bin metroya, üç durak sonra in.. Tam da önceden ayarlamış olduğun çıkışa denk geldin di' mi?! Devam..

Metrodan çıkarken, bir kez daha bozuklukları ayarla, gün ışığına kavuştuğun yerden dolmuşa atla..
6-7 dakika sonra "Işıklarda inebilir miyim?" de, bırakırlar seni..

08:50-09:05 arasında şirkete adımını at.. Gerisi zaten malum; iş.. Onda da bir farklılık yok..

Anlayacağın; her gün aynı terane..

Hayat mı lan bu?!"

diyebildim ve sustum..

*********************

Devamında o anlattı, ben dinledim.. 17 yıla dayanmış muhabbetlere bir halka daha ekledik..

Dönüp bakıyorum da geriye, kar-zarar haneleri dolup taşmış bu süreçte.. 'Yalandan, kocaman, rengarenk, geçici, oyuncak zaferler'imizin yanında, kaybettiklerimiz, sildiklerimiz, düş kırıklıklarımız.. Hepsi bir dengeye oturmuş.. Bir adım önde ya da geride kalmışız en nihayetinde, ne fark eder? Yazıp durmuşuz deftere.. Çöpten adamlarımızı asmışız içinden çıkamadığımız kelimelerde ya da 'yıldızlı pekiyiler' kondurmuşuz sayfa köşelerine..

Yola çıktığımız noktanın izdüşümündeyiz şimdi.. Aksoy'daki 'o' parkta değil de Asmalı'da bir apartman katındayız.. Muhit değişmiş sadece.. Ama kirlenmişiz de zaman içinde.. Dikiş tutmayan benzer yaralar açılmış gövdemizde.. Üçüncü çoğul şahıslar daha fazla rol çalmaya başlamış sohbetlerimizde.. Kendi filmimizi çekermişiz meğer eskiden, elalemi irdeler, ona buna söver olmuşuz..

Bundan 17 sene önce, ders aralarında kızların kuşaklarını çözen, ezilmiş kola kutularına kafa atan, çift tasolu paketi bulmak için marketteki bütün Tombi'leri yoklayan, en büyük derdi, 'Aslı Burger' ya da okul kantininde yenecek öğle yemeği olan iki çocuğun evrimi, nasıl bu denli sancılı olmuş bilinmez belki ama "Nankörlük mü ediyoruz lan acaba?" sorusuna da hala "Yok be abi!" yanıtını verebildiğimize göre, durum pek de iç açıcı olmasa gerek..

*********************

Dün Twitter'da dolanırken denk geldim; 'hiç', o gün konuştuklarımızı 140x2 karaktere sığdırmayı başarmış meğer..

"Her hafta kendime iki saat ayırsam, üç ayda bir gün benim demektir. Koskoca 90 günün sadece biri benim. Kalan 89 gün, o tek gün için nefes alıyor, çalışıyor, para kazanıyor ve gülüyorum!" demiş..

Muhabbetin orta yerinde 'Genç Bir İşadamına' kitabı gelmişti aklımıza.. Okurken güzeldi kitap, eyvallah.. Ama bu denli gerçekçi olacağını düşünmemiştik ki en net itirafımız da bu oldu zaten.. 

Kitaptan bir cümleyle özetleyeyim;

"Aslında, ne yapıyor göründüğün, ne yaptığından daha önemlidir!"

Biz bunu çözemedik galiba ya da yediremedik.. Orası muğlak biraz..

*********************

"İnsanları anlayamıyorum!" gibi salak bir laf etmeyeceğim.. Zira, "Hocam, kendini tanı da bi' önce!" diyesim gelir her duyduğumda.. Buradaki farklı bir şey..

Biz bir oyun oynuyorduk eskiden.. Belki hala, zaman zaman, parça parça da olsa sızabiliyoruz içine, ama o 90 günün sadece 1'inde işte.. Kalan 89 gün, başkalarının oyunlarında boy gösteriyoruz..

Kurallarını koyduğumuz, kralı olduğumuz, istediğimizi çıkarıp, dilediğimizi soktuğumuz oyun yerine, karar mekanizmasına etki edemediğimiz bir platformda turluyoruz.. Evet, artık oynamıyor, en basit ifadeyle turluyoruz.. Attığımız voltalarla 24 saati doldurmaya çalışıyoruz.. Dayanacak gücümüz kalmadığında da oyuncağı elinden alınmış çocuklar gibi sızlanıyor, mızmızlık ediyor, anlamsızca sağa sola sataşıyoruz..

'Şımarıklık' belki, bilemiyorum.. Yine de onun yerine 'hayal kırıklığı' sözcüğünü tercih ediyorum..

Dışarıdan bakınca; hava şartları müsait, zemin top oynamaya elverişli, sakat ya da cezalı yok.. Ama saha içine döndüğünde işler karışıyor.. Takımın ahengi, oynadığı topun ruhu yok işte..

Devre arasına yaklaşırken, "Henüz uyum sürecini tamamlayamadık!" diyesim geliyor.. Soyunma odasına mağlup girmeyeceğimiz kesin ama şu kısır oyuna da bir son vermek lazım sanki.. Camia olarak, kıran kırana bir mücadelenin, estetiğin, seyir zevkinin hasretini çekiyoruz uzun zamandır..

Neyse, enseyi karartmayalım daha fazla.. Hem kim bilir; şiir gibi bir top oynarız belki ikinci yarı..

Ama bu kez, izin verin de kendi topumuzla oynayalım bi' zahmet..

08 December 2009

01 December 2009

The King of Swing



































Olmuyor, denedim,
Yine de yerine sevemedim kimseyi..

28 November 2009

27 November 2009

Pele Good, Maradona Better, George Best!






George Best
22 Mayıs 1946 / 25 Kasım 2005

(Ölümünün 4. yıldönümünde 'Spor Servisi' programı için hazırlanan George Best klibi)

24 November 2009

'Tanrı' ile 'Şeytan' aynı sahnede



İrlanda önünde, uzatma bölümünün ilk devresinde eliyle düzelttiği topu William Gallas’a aktaran Thierry Henry, ülkesi Fransa’yı Güney Afrika’da düzenlenecek Dünya Kupası'na taşımış, ancak ‘sahtekar’ etiketinden kurtulmayı başaramamıştı.

O günden bu yana, Henry’nin ne kadar ‘hain’, ne kadar ‘düzenbaz’, ne kadar ‘ahlaksız’ olduğunu vurgulama konusunda, futbol kamuoyu amansız bir yarış içinde. Tek bir dokunuş, Clairefontaine’de başlayan ve 15 yılı deviren bir kariyerin ayaklar altında çiğnenmesine yetiyor.

İngiliz basını, ‘Henry’nin eli’ adlı fotoğraf galerilerinde Fransız futbolcuyu tabir-i caizse yerden yere vuruyor. Twitter’da kendisini takip edenler, “Yakıştıramadım!” ile başlayıp, “Beter ol!” ile biten bir skalada sitemlerini iletiyor. Yazılı medyada köşe sahipleri, sanal ortamda blog yazarları, ‘aşağılıkça’ buldukları hareketin diyetini istiyor. Bilbao tribünleri, Barcelona forması altında San Mames’e ayak basan futbolcuyu, topla her buluşmasında ıslıklıyor. İrlandalılar kendisini lanetlerken, Fransızlar –belki de kamuoyu tepkisi nedeniyle- “O bizden değil, biz de üzüldük!” şeklinde samimiyetsiz demeçler veriyor ve bu liste, uzayıp gidiyor... Bütün bu ‘linç kültürü yansımaları’nın ortasında kalan Henry ise Stade de France’daki geceden bu yana kendisini ‘yalnız’ hissettiğini söylüyor ve ekliyor: “Futbolu bırakmayı bile düşündüm”...

Bugünün fotoğrafını çektiğimize göre, filmi biraz geriye saralım...

1986 Dünya Kupası çeyrek* final mücadelesinde Arjantin ile İngiltere Azteca Stadı’nda karşı karşıya geliyor. İlk yarı golsüz tamamlanıyor. 51. dakikada sahneye çıkan Maradona’nın eliyle attığı gol Arjantin’i öne geçiriyor. O dokunuş, tarihe ‘Tanrı’nın eli’ olarak geçiyor. ‘Dios’, beş dakika sonra bu kez ‘Yüzyılın golü’ne imza atıyor. Takip eden dakikalarda Lineker’in sayısı Ada ekibine yetmiyor ve Arjantin, şampiyonlukla sonuçlanacak yürüyüşünün en önemli adımını atarak yarı finale yükseliyor.

Maçın ardından Maradona, -İngiltere toprakları hariç- dünyanın her köşesinde ‘Aziz’ ilan ediliyor, kutsanıyor, İngilizlerin tarihi figürü ‘Robin Hood’un yerini alıyor, zayıfın güçlüye, fakirin zengine karşı mücadelesinin simgesi haline geliyor. Maradona ‘Tanrı’ya, Shilton’ın üstünden topa uzanan eli de ‘Tanrı’nın uzantısı’na dönüşüyor.

Bugüne dönelim...

Elimizde birbirine benzeyen iki fotoğraf var; iki futbolcu, iki el, iki gol, haksızca kazanılmış iki zafer ve yıkılan iki ülke...

Peki ya benzemeyen?


Aktörlerden biri ‘Tanrı’nın eli’ ile tarih sayfalarına geçerken, diğeri ‘Şeytan’ın eli'nde vücut buluyor... Maradona'ya ‘kutsal’, Henry'ye ise ‘iblis’ damgası vuruluyor...

Görüldüğü üzere; iki kere iki her zaman dört etmiyor. Oysa, Diego’nun Fransız, Thierry’nin Arjantinli olduğu paralel bir evrende her şey çok farklı olabilirdi.

1986’da Maradona, sömürgeci İngilizlerden Falkland’ın rövanşını almış, gasp edilmiş toprakların ve ezilen halkların Tanrı’sı ilan edilmişti.

Bugün ise Henry’den, Fransız tarihinin diyetini tek başına ödemesi bekleniyor. Ülkesinin yüzyıllar içinde yarattığı algının kurbanı oluyor. Sömürülen Karayip halklarına dayanan kökenine rağmen, Fransa’nın sömürgeci tarihinin hesabını vermesi isteniyor...

Henry’yi lanetleyip, acımasızca yerden yere vuranları 'samimiyetsiz' bulmamın sebebi de tam olarak bu işte... Henry’nin cezasını, futbol sahnesinde değil, tarihin tozlu sayfalarında kesmeye kalkışanlar, mevzubahis Maradona olduğunda aynı duyarlılığı göstermekten kaçınıyor.

Doğrudur; Henry tek bir dokunuşuyla bir ulusun hayallerini yıkmış, onlarca meslektaşının elinden -göstere göstere- hayatlarının fırsatını çalmıştır. Ve katılıyorum; bu tarz hareketlerin en aza indirgenmesi için, eylem sahipleri kamuoyu tarafından ayıplanmalıdır. Ancak, Henry’nin 'tecrit' edilmesine de itirazım var.

Futbol sahalarında oynanan her 90 dakika, aldatmalarla, kendini yere atmalarla, elle müdahalelerle, hakemin gözünden uzak yerlerde savrulan tekmelerle, süre geçirmek için yok yere kıvranan futbolcularla dolup taşıyor. Henry’ninki de bunların ne bir eksiği, ne bir fazlasıdır...

Üstündeki forma nedeniyle Henry’yi linç edenlerin, 32 yaşındaki bu adamın futbol sahnesinden silinmesini isteyenlerin, kararlarını bir kez daha gözden geçirmesinde fayda olduğu kanaatindeyim.

Bu oyunu onunla seven binlerce çocuk bugün kendini ihanete uğramış hissederken, Henry için daha ağır bir ceza düşünemiyorum. “Kendimi yalnız hissediyorum” açıklaması da bunun en büyük kanıtı olsa gerek...

Henry elbette eleştirilecek, suçlanacak ve hayatının sonuna kadar kafasında tekrar tekrar ‘o an’ı yaşayacak. Bundan kimsenin şüphesi olmasın. Yeter ki; bizler de sürüye kapılıp ‘linç kültürü’nün bir parçası haline gelmeyelim. Henry'yi aforoz ederken giydiği formayı da hesaba kattığımızı kabul edip, toplu bir hezeyanla sürgün ettiğimiz bu adamı, hak ettiğinden fazla bir cezayla karşı karşıya bırakmayalım. O gol, İrlanda'ya değil de İngiltere'ye ya da -güzel futbolu öldürdüğü iddia edilen- Yunanistan'a atılsa neler hissedecektik, bi' düşünelim...

23 yıl farkla çekilmiş bu iki fotoğraf ve azıcık empati, umuyorum ki hepimize bu yolda yardımcı olacaktır.


*Uyarısı için 'dododiego' ya teşekkürler! 

18 yıl önce, bugün..



Freddie Mercury | (
5 Eylül 1946 / 24 Kasım 1991)

Sahalarda görmek istemediğimiz hareketler!



Fotoğraf hangi yıla ait bilmiyorum ama kıyafetler 70'li yılların başını işaret ediyor..
"Eskiden böyle olaylar yaşanmazdı!" diyenler, bu fotoğrafı nasıl yorumlar acaba?

22 November 2009

The Curious Case of Brandon Jennings



"Brandon Jennings de ner'den çıktı?!" diyenler için TrueHoop'tan gelsin;
peri masalını andıran bu hikayeyi, bir de Jennings'i keşfeden Sonny Vaccaro'nun ağzından dinleyin..

Part 1
Part 2

Gotye #2




You’ve been gone much longer
Than you ever said you had the plan to
I’m just gonna wait ’till you come home

Though I count the days, they’re grey without you
The weather’s much better when I think about you
I’m just gonna wait till you come home

Empty glasses, burnt out matches
Curtains drawn on near-full blackness
I’m sleeping through the day
You’re coming home
To reclaim this heart you owned

Lover
Leave me
Make me burn
You’re coming back!
You’re coming back!

I’ll wait patiently
For your return
You’re coming back!
You’re coming back!

I’m clutching at straws
I’m climbing up the walls
But every time I fall
Back into my hole
I’m feeling like a wretch
I’m looking for a catch
But you’re an itch that I can’t scratch
I know you’re coming back

You’ve been gone so long you’re fading
And it takes all the time I can find just retaining
Thoughts of things we did while you were here
But I know you will return my dear


Gotye - Coming Back

Gotye #1




Pick apart

The pieces of your heart
And let me peer inside
Let me in
Where only your thoughts have been
Let me occupy your mind
As you do mine

You have lost
Too much love
To fear, doubt and distrust
(It's not enough)
You just threw away the key
To your heart

You don't get burned
('Cause nothing gets through)
It makes it easier
(Easier on you)
But that much more difficult for me
To make you see

Love ain't fair
So there you are
My love

Your heart's a mess
You won't admit to it
It makes no sense
But I'm desperate to connect
And you, you can't live like this

Your heart's a mess
You won't admit to it
It makes no sense
But i'm desperate to connect
And you, you cant't live like this

Your heart's a mess
You won't admit to it
It makes no sense
But i'm desperate to connect
And you, you cant't live like this

Love ain't safe
You won't get hurt if you stay chaste
So you can wait
But I don't wanna waste my love


Gotye - Hearts A Mess

18 November 2009

...idiot, idiot, idiotloji!



http://www.ntvmsnbc.com/id/25022676/


Bu rezalette kimin parmağı varsa derhal, bugün istifa etmeli..
Temsil ettiği camianın farkında olmayan şark kurnazlarıyla gelinecek nokta bundan ötesi değildir!

12 November 2009

Benim adım Hurşut, ben bu oyunu bozarım!



Bambaşkaymışsın Hurşit.. Pardon, Hurşut!

"Benim adım Hurşut. Vefat eden dedemin ismini vermişler. Onun ismi de Hurşut Meriç'ti!''

''Dövmelerimde annemin ve kardeşlerimin isimleriyle soyadım var. Dövmeyi çok seviyorum, ama babam "Yapma!" diyor. Ben de babamın tepkisi nedeniyle fazla yaptırmıyorum. Bazı insanlara göre günah, bazılarına göre değil. Babam da "Yapma iyi değil, günahtır!" diyenlerden. Ama ben de gencim. Tabii bütün vücudumu yapmam. Babam dövmelerimi görmesin diye evde normalde uzun kollu giysiler giyiyordum. Ama babam gördükten sonra artık kısa kollu giysiler de giyebiliyorum.''

10 November 2009

The12 @ El Monumental



River Plate deplasmanında, Boca Juniors tribünleri..

***Tıkla, büyüsün!
Kaynak: Football-BlaBla

09 November 2009

Nirvana Boy



Nirvana'nın, gelmiş geçmiş en güzel kapak tasarımlarında tartışmasız ilk 3'e girecek 'Nevermind' albümündeki bebe büyümüş, farkında olmamışız.. Hayatının sonuna kadar, -ne yaparsa yapsın- 'Nevermind'daki bebe' olarak anılacak olması iyi mi, kötü mü karar veremesem de valideyle pedere de sitem etmiyor değilim hani; ner'den baksan 65 tane cıbıl fotom var şöyle, dağılmaya yüz tutmuş fotoğraf albümlerinin arasında çürüyüp gidiyor.. Peah!

Fenerbahçe'nin transfer bombası Hetfield!



Fotoğrafın kaynağı, NTVSpor.net 'te 'Okur-Yazar' köşesinden yazarlığa yükselen Barış Gerçeker..

Arkasında 'Hetfield' yazan '63' numaralı bu forma, Gerçeker'in konserler için ses ve ışık sistemleri hazırlayan bir firmada çalışan
arkadaşları tarafından James Hetfield'e ulaştırılmış.. Hetfield formayı giymeyi reddetse de elinde tutup poz vermeyi kabul etmiş.. Sonunda da ortaya bu fotoğraf çıkmış..

08 November 2009

Katy 'Hammers' Perry



Katy Perry, MTV Europe Music Awards'da rengini belli etti..

Arka yüzdeki 'Rusty' ibaresiyle de West Ham United taraftarı Russell Brand'e sevgisini gösteriyor.




Kaynak: DirtyTackle

Pep n'aptın?!



Kaynak: DirtyTackle

07 November 2009

Michael 'Pac-Man' Jordan

Thomas Doll - Özel Röportaj



Röportaj sonrası söyleyebileceğim; Thomas Doll'un futbol dünyası içindeki en karakterli ve samimi adamlardan biri olduğu.. Yaklaşık iki saat boyunca hiçbir memnuniyetsizlik ya da sıkıntı belirtisi göstermeden çekime devam eden, detaylar alınırken gitmeyip bekleyen, her soruya içtenlikle yanıt verip, röportajın ardından yakın bir arkadaş gibi muhabbet edebilen, hiçbir isteğimizi kırmadan yardımcı olmaya çalışan bir adamdan bahsediyorum..

Çok fazla uzatmayacağım; zaten röportajı okuduğunuzda, siz de kendisi hakkında rahatlıkla fikir sahibi olabilirsiniz..

Sadece, ortaya çıkan bu üründe katkısı bulunan borges'e teşekkür etmek istiyorum.. Mevzubahis Alman futbolu, konuk da Doll olunca kendisinden yardım istemek kaçınılmazdı.. O da isteğimi geri çevirmeyip, yaptığı öneriler ve verdiği önemli detaylarla desteğini esirgemedi.. Kendisine bir kez daha teşekkür ediyor, sözü Doll'a bırakıyorum..


******************************************************************

Türkiye’yle tanışmanız aslında bundan 20 yıl öncesine dayanıyor. 30 Kasım 1988’deki Türkiye-Doğu Almanya ve 12 Nisan 1989’daki Doğu Almanya-Türkiye maçlarında forma giymiştiniz. Almanya’daki maçta 2. golü atan Rıdvan Dilmen, bugün NTV ve NTVSpor’da yorumculuk yapıyor. Kendisini tanıyor musunuz?

Rıdvan Dilmen’i tabii ki tanıyorum. Kendisine de lütfen selamımı iletin. Zamanının en iyi futbolcularından biriydi. Çabuk, hızlı, seri ve driplingi kuvvetli bir oyuncuydu. İki maçta da bizi oldukça zorlamış, üstüne bize gol de atmıştı. O yüzden, kendisinin hatıralarımda çok da iyi bir yer edindiğini söyleyemeyeceğim.

Futbolculuk kariyerinizle ilgili neler söylemek istersiniz? Doğu Alman kökenli olmanız başlarda problem yaratmış mıydı?

Dönüp bakacak olursak, muhteşem bir kariyeri geride bıraktığımı söyleyebilirim. Aynı zamanda, çok acı zamanlar geçirdiğimi de... Bizim için hiçbir şey kolay olmadı. O yüzden, şansımın biraz yaver gittiğini söylemem mümkün. İki ülkenin de milli takım formalarını giyme fırsatı yakaladım. Hamburg’da senelerce oynayıp, başarılara imza attım. Ama dediğim gibi; o başarıları elde edebilmek benim için hiç de kolay olmamıştı.

Doğu Alman futbolu denince akla gelen ilk iki isim Matthias Sammer ve Thomas Doll. Futbolculuk döneminizde sürekli birbirinizle kıyaslanırdınız. Bu tarz bir rekabetin varlığını kabul ediyor musunuz?

Doğu Alman futbolundan bahsedeceksek, Thomas Doll ve Matthias Sammer’in yanı sıra Andreas Thom ve Ulf Kirsten’in de adını saymamız gerekiyor. Onlar da çok büyük futbolculardı. Doğu Almanya’dan geldikten sonra hepimiz kendimize bir yol çizmeye çalıştık. 1992 Avrupa Şampiyonası’nda forma giymek, bizi elbette onurlandırmıştı. Aramızdaki rekabetten öte, milli duyguları tatmaktı önemli olan. Şu anda da bakarsanız; Matthias Sammer Almanya Futbol Federasyonu’nda Sportif Direktör olarak görev yapıyor. Hepimiz iyi fırsatlar yakaladık diyebilirim.

Hansa Rostock altyapısından yetiştiniz, ilk yurt dışı deneyiminizi Lazio’da yaşadınız. Hamburg’un da keskin olmamakla birlikte siyasi bir açılımı var. Genelde sağ görüşlü takımlarda oynamanız bilinçli bir tercih miydi, yoksa günün şartlarına göre mi hareket etmiştiniz? Bir de budizmle ilgili olduğunuzu biliyoruz. Bu konuda neler söylemek istersiniz?

Sporla politikayı birbirinden ayırmak her zaman mümkün olmuyor. Çünkü spor, dünya üzerinde insanları yakınlaştıran ve birbirine bağlayan bir olgu. Futbol da dünya ve insanlık genelinde büyük etki gösteren bir spor dalı. Bu yüzden, isteseniz de ikisini birbirinden ayırma şansınız olmuyor. Ama futbolu ya da başka bir spor dalını, direkt olarak siyasi etkinlik aracı gibi lanse etmenin de yanlış olduğunu düşünüyorum. Ben sadece, yaşadığım anı değerlendirmeye ve elime geçen fırsatları kullanmaya çalıştım, hepsi bu. Budizme gelecek olursak; beni çeken, düşünce tarzı, felsefesi ve insanlara yaklaşımı. Düşünsel yapısıyla ilgilendiğimi ve budizmle ilgili birçok kitap okuduğumu söyleyebilirim... Ama budist değilim...

Sizin döneminizde Alman futbolu daha güçlüydü sanki... Möller, Hässler, Klinsmann, Völler, Matthäus, Brehme gibi isimlerle birçok başarıya imza atmıştınız. Alman futbolunun bugününü sizin döneminizle kıyasladığınızda neler söyleyebilirsiniz?

Alman Milli Takımı’nın şu aşamada da iyi olduğunu söyleyebiliriz. Ama sizin de söylediğiniz gibi; geçmişteki Alman takımında, Matthäus, Klinsmann, Völler, Brehme, Möller ve Hässler gibi dünya futboluna damgasını vuran birçok oyuncu vardı ve bu oyuncular Alman Milli Takımı’nı ileriye götürmüşlerdi. Bugün de Michael Ballack ve Miroslav Klose gibi futbolcular ülke futboluna büyük katkıda bulunuyor. Tabii, eskisi kadar bireysel özellikleri kuvvetli ve güçlü bir takıma sahip olduğumuzu söylemek zor. Ballack, Klose, Lahm gibi futbolcular, dünya futbolunda elbette sizi ön plana taşıyabilir... Ama büyük şampiyonalarda, konuştuğumuz isimlerin başarılarını yakalayabilirler mi? Açıkçası zor görünüyor.

Akademiden yüksek bir diploma notuyla mezun olduğunuzu biliyoruz. Hamburg’daki ilk deneyiminizde de başarılı bir grafik yakalamış, son sıralardan aldığınız takımı, ertesi sezon Şampiyonlar Ligi seviyesine taşımıştınız. Peri masalı gibi başlayan Hamburg kariyerinizin neden kötü sonla bittiğini öğrenebilir miyiz?

Hamburg’un ikinci takımını çalıştırırken, A takımı çalıştırmam için teklifte bulunuldu. Benim için elbette önemli bir aşamaydı, çünkü profesyonel futbolda teknik direktörlük yapacaktım. Takımı ilk aldığımda alt sıralardaydık ama futbolcuların azmi, hırsı ve çalışma isteğiyle üst sıralara tırmandık. Futbolda, böyle şeyler yaşamak ve ve hissetmek sizi ileriye götürüyor. Bu, genç bir teknik adamın yaşayabileceği en güzel anılardan biriydi diyebilirim. Fakat sakatlıklar ve bazı oyuncularımızın bizi terk etmesi işleri zorlaştırdı. Genç ve amatör takımdan oyuncuları A takıma çıkartmak zorunda kaldık. Böyle bir senaryoda da düşüş yaşamamız kaçınılmazdı. Yine de orada yaşadıklarım ve edindiğim tecrübeler, her zaman için zihnimde yer etmeye devam edecek.

Dortmund günlerinize dönelim... Tatsız bir ayrılık yaşamıştınız. İstifa kararınız güvenoyu yoklaması mıydı? Yoksa ayrılmasaydınız kovulacağınızı mı düşünüyordunuz? Eğer öyleyse, 500 bin euro’luk tazminattan neden vazgeçtiniz?

Öncelikle, hiçbir zaman yaptığım sözleşmelerle ilgili detayları açıklamayı tercih etmiyorum. Dortmund’a gittiğimde takım çok kötü bir durumdaydı ve ligin dibine demir atmıştı. Ancak daha sonra toparlandık ve Avrupa kupalarına gitme fırsatının neredeyse kapısından döndük. Ertesi sezon, özellikle Almanya Kupası’nda başarılı bir performans sergiledik ve finale kaldık. Ancak ligde, işler istediğimiz gibi gitmedi ve sezonu 13. sırada tamamladık. En büyük problemim, stoper pozisyonundaki oyuncularımın istediğim performansı verememesiydi. Ben de yönetimden bu konuda talepte bulunmuştum ama talebim karşılanmadı. Sonuçta, sezon sonunda kulüp yetkilileriyle yaptığımız görüşmede, yolları ayırmanın en doğru seçenek olacağına karar verdik ve medeni bir şekilde birlikteliğimizi noktaladık.

23 Nisan 2008’deki basın toplantınızı sormak istiyorum. Bayern Münih ile oynadığınız kupa finalinin ardından düzenlediğiniz toplantıda çok agresif bir tutum sergilemiş ve ağır ifadeler kullanmıştınız. Bu da Alman basınında, sizin baskıyı kaldıramayan, kırılgan bir adam olduğunuza yönelik bir algı yaratmıştı. Türkiye tercihini yaparken, bir yandan da Almanya’daki bu ortamdan uzaklaşmak mı istemiştiniz? Gençlerbirliği de sakin bir kulüp olarak bilinir. Tercihinizde bu da rol oynamış mıydı?

O günkü konuşmamı, duygusal bir ruh haliyle gerçekleştirdiğimi söyleyebilirim. Başta basın mensupları olmak üzere yöneticilerin de dahil olduğu bir grup, oyuncularıma ağır ve haksız eleştirilerde bulunuyordu. Haksız diyorum; çünkü onlar, yaşadığımız zorlukların farkındaydılar. Ama bugün düşündüğümde, bir daha öyle bir konuşma yapacağımı düşünmüyorum. Çünkü, o zamanlar genç bir teknik adamdım. Hala da genç bir teknik adam sayılabilirim ama böyle bir yaklaşımı bir daha hiç kimse, hiçbir yerde göremeyecek. O günkü şartlara dönecek olursak; Bayern Münih ile final maçına çıkacağımız gün, gazetelerde yerime geçecek teknik adam konusunda tahminler yapılıyordu. Siz de takdir ederseniz ki böyle haberler beni etkilediği kadar, oyuncularım üstünde de olumsuz etkiler yaratabilirdi. O yüzden çıkıp fikirlerimi söyledim. Ama bunu yaparken, duygusal yanımın ağır bastığını da kabul ediyorum. Gençlerbirliği’ne baktığımızda, medya baskısını görmüyoruz. Basın mensuplarının yaklaşımı sakin ama ben, basınla sakin ilişkiler kurmayı sevmiyorum. Basınla temas halinde ve iletişim içinde olmayı, fikir alışverişinde bulunmayı tercih ederim. Hamburg’da çalışırken, her gün 8 kameralı-20 muhabirli basın toplantıları düzenliyordum ve bu, beni besliyordu. O yüzden,Türkiye’de de basının Gençlerbirliği hakkında daha meraklı olması beni memnun edecektir.

Borussia Dortmund Almanya’nın hatta Avrupa’nın seyirci oranı en yüksek takımlarından biri. Türkiye’de ise –ki bu Gençlerbirliği için daha da geçerli- tribünlere seyirci gelmiyor. İki uç senaryoyu yaşamış bir teknik adam olarak, bu durumun avantaj ve dezavantajlarını anlatabilir misiniz?

Teknik direktör ya da futbolcular, her zaman tribünlerin tamamen dolu olduğu bir stadyumlarda oynamayı tercih eder. Örneğin, İstanbul’da Fenerbahçe ile tıklım tıklım tribünler önünde oynamıştık. Bunun hem kazanan hem de kaybeden takım için daha güzel olduğunu düşünüyorum. Almanya’daki statlara bakacak olursanız; 2006 Dünya Kupası organizasyonuyla birlikte hepsinin yenilendiğini ve modern hale getirildiğini görebilirsiniz. Tabii, statların dolu olması, fiziksel şartlar kadar insanların yaklaşımına da bağlı. Türkiye’de futbola ilginin artması için statların modernize edilmesi ve tribünlere gelecek ailelerin güvenlik kaygısından arındırılması gerekiyor. Zira, ailenizle stada gittiğinizde, büyük bir keyif almanın yanı sıra tribünlerin dolmasına da katkı sağlayabilirsiniz. Ayrıca, çok amaçlı statlarla yaptığınızda, futbol dışı aktiviteler yardımıyla insanlara stada gitme alışkanlığı kazandırabilirsiniz. Bunlar olduğu sürece, futbolun güzelliği de ön plana çıkıyor. Türkiye’de bu adımların atılması açıkçası beni memnun eder. Bir futbol adamı olarak, gerektiğinde 2 bin, gerektiğinde de 20 bin kişiye karşı oynamayı bilmelisiniz ama Gençlerbirliği tribünlerinin de her maç bir öncekinden daha fazla dolduğunu söyleyebilirim.

Türkiye’ye ilk geldiğiniz günlerde Alman basınında bir röportajınız yayımlanmıştı. Ankara hakkındaki açıklamalarınızda “Burada herkes kendi stiline göre araba kullanıyor!” demiştiniz. Buna alışabildiniz mi?

Türkiye’deki insanların araba kullanma stilini seviyorum. Açıkçası, benim hoşuma giden bir stil. 3 şeritli yolda nasıl 6 şerit yapıldığını İtalya’da oynadığım dönemde Roma’da görmüştüm. Belki futbolculuğumdan kalma bir alışkanlıktır, bilemiyorum. Ama sahada topla oynamayı sevdiğim gibi, trafikte de zikzak yapmak hoşuma gidiyor. Ama Türkiye’de, sürücülerin çoğu sağ ve sol dikiz aynalarını kullanmayı tercih etmiyor. Sadece önlerine bakıyor, sağlarında ve sollarında ne olup bittiğiyle ilgilenmiyorlar. Bir de yayalara biraz daha saygı gösterilse iyi olur düşüncesindeyim. Arabaları kendi stilinize göre kullansanız bile karşıdan karşıya geçmekte olan yaşlı bir bayanı ya da çocuklu bir anneyi gördüğünüzde yol vermeniz gerektiğini bilmelisiniz. Bunları yaptığınız takdirde çok fazla sorun yaşanacağını zannetmiyorum.



Türkiye’ye ilk geldiğinizde, Gençlerbirliği ile ilgili olarak “Burada 2 yılda 12 teknik direktör değişmiş. Böyle bir durumda bütün suç teknik direktörlerde olmasa gerek!” demiştiniz. Futbol kamuoyunda da İlhan Cavcav’ın teknik direktörlerle iyi anlaşamadığı kabul edilir. Kendisiyle iletişiminiz nasıl? Kulüpteki işleyişte, konuşmalarınızda olduğu kadar rahat mısınız?

İlhan Cavcav’la ortak noktamız, ikimizin de futbol fanatiği olması. Kendisinin futbolu ne kadar sevdiğini, futbola ne kadar düşkün olduğunu biliyoruz. Takımın geleceği ve izlenmesi gereken yol konusunda sık sık toplantılar yapıp fikir alışverişinde bulunuyoruz. Felsefe belirlemeye ve kesinlikle kısa vadede olmamak üzere, bizi ileriye götürecek, Avrupa kupalarına taşıyacak planlar yapmaya çalışıyoruz. Elbette, belli başlı görüş ayrılıklarımız oluyor ama ben çok açık sözlü biriyim. İlhan Cavcav da. Beklentilerini net şekilde paylaşmaktan hoşlanan ve ne istediğini bilen biri. Geçtiğimiz günlerde 75 yaşına girdi. Bu yaştaki bir insanın bu kadar çalışması, futbola ne kadar aşık olduğunu gösterir diye düşünüyorum. Aynıları benim için de geçerli. Açık sözlülüğüm bazen dikkafalılığa bile kayabiliyor ama futbol aşkı sayesinde ortak noktada buluşabiliyoruz.

Gençlerbirliği, hücuma yönelik futboluyla övgü alıyor. Siz futbol felsefenizi nasıl açıklarsınız?

Öncelikle, taktiksel beceri ve kapasitenizi, futbolcularınızın beceri ve kapasitesine göre ayarlamak zorundasınız. Bu işler maalesef futbolcunun fiziksel özellikleri ve futbol zekasına göre yürüyor. Tabii ki ben de çift santrfor, arkasında ’10 numara’ diye tabir ettiğimiz bir futbolcu ve baklava diziliminde bir orta sahayla oynamayı seven bir teknik adamım. Fakat elinizdeki futbolcuların kalitesi bunu oynamanızı engelliyorsa, bu sistemi uygulamanız mümkün değil. Gençlerbirliği’ne geldiğim günden bu yana, her antrenmanda gerek hücum gerekse savunma dizilişlerine yönelik çalışmalar yapıyoruz. Öğrenmeyi isteyen ve arzulu futbolcularım var. Neredeyse her gün kısa pas çalışmaları üstünde durmamıza rağmen hücuma çıkarken sık sık top kaybediyoruz. Bu gibi eksikleri giderdiğimizde, hücum ve savunma anlamında daha iyi noktalara geleceğimizi düşünüyorum. Ama bu, uzun vadede olabilecek bir şey. Bugün ya da yarın gerçekleşmesi mümkün değil. Günden güne, haftadan haftaya, çalışarak daha iyiye gideceğiz.

Oyuncularla iletişimi ön planda tutan bir teknik direktörsünüz. Almanya’da, futbolcularınızın size ‘Dolli’ ya da ‘Sen’ diye hitap ettiğini biliyoruz, hatta zaman zaman onlarla gece kulüplerine gittiğinizi de. Buradaki durumu sormak istiyorum... İstediğiniz ortamı yakalayabildiniz mi? Ayrıca, Gençlerbirliği’nde oyuncularınız size nasıl hitap ediyor?

’Siz’ diye hitap ediyorlar. Bahsettiğiniz dönemlerin bir daha tekrarlanacağını zannetmiyorum. Öyle bir zamanda yaşamıyorum artık. Teknik direktör olarak, oyuncularınıza ışık tutan, belli başlı şeyleri gösteren, onları yönlendiren bir kimliğiniz var. Tabii, dürüstlük de bu konuda itici bir kuvvet oluyor. Ama ben, futbolcuların arkadaşı değil, eğiticisiyim. Onlarla kahve içmek ya da gece kulübüne gidip müzik dinlemek gibi bir yükümlülüğüm yok. Belki bir kahve içebilirim ama bu, kapalı kapılar arkasında ve teknik ekibimin de katılımıyla belli bir amaç doğrultusunda olmalı. İletişim konusuna gelirsek; yardımcı antrenörüm zaten bu konuda bana gereken desteği veriyor. Bu anlamda bir sıkıntı duymuyorum. Örneğin, Almanya’da da Afrikalı futbolcularla anlaşmak için tercüman kullanmıştım. Sonuçta, futbol global bir oyun. Dilin çok büyük bir problem yaratacağını zannetmiyorum. Teknik direktör olduğunuz için oyuncularınızla aranıza bir mesafe koymanız gerekiyor. Daha önce de söylediğim gibi; ben onların dostu değil, teknik direktörüyüm. Geçmişteki tecrübelerim ışığında, aynılarının bir daha hiçbir yerde yaşanabileceğini ya da tekrarlanacağını düşünmüyorum.

Genç futbolculara fırsat tanıyan bir teknik adam olarak, Gençlerbirliği’ndeki öğrencilerinizi nasıl buluyorsunuz? Ayrıca, Borussia Dortmund’da görev yaparken Nuri Şahin ile çalışma fırsatı bulmuştunuz. Nuri’yi nasıl değerlendiriyorsunuz?

Genç futbolcularla çalışmak ve yeni oyuncuların kazanılmasına yardımcı olmak tabii ki sevindirici. Ama sırf iyilik olsun diye de onları oynatmamanız gerekiyor. Benim için önemli olan futbolcunun kalitesi ve kapasitesi. 18 yaşında ya da 32 yaşında olmuş fark etmiyor. Genç futbolcular için önemli olan, baskıyı nasıl göğüsleyebilecekleri. Futbolun içindeki baskıyla başa çıkabilmeleri gerekiyor. Bir teknik direktörün, bunu becerebilen bir oyuncudan faydalanmamak için hiçbir nedeni olamaz. Aksine futbolun geleceğinin kurtarılmasına katkıda bulunacağının farkında olmalı. Tabii, her insan gibi futbolcuların da karakter yapıları farklılık gösteriyor. Gençlerbirliği’nde birçok genç oyuncu var, keza Hacettepe’de de... Ve hepsinin, bugüne kadar iyi bir performans sergilediğini söyleyebilirim. Ben sadece, onların gelişimlerine ve kariyerlerine katkıda bulunmaya çalışıyorum. Önemli olan da bu zaten. Nuri Şahin’e gelecek olursak; Dortmund’da ilk sahneye çıktığında yeterli şansı bulamamıştı. Daha sonra Hollanda’ya Feyenoord takımına kiralandı. Feyenoord’un teknik direktörü, Almanya’dan tanıdığım Bert Van Marwijk’ti ve kendisine sık sık oynama fırsatı sundu. Bu, Dortmund’a dönünce belli bir sorumluluk almasını sağladı. Geçtiğimiz günlerde, 80 bin kişinin önünde sorumluluk alabildiğini gösterip penaltı atışını kullandı ve gole çevirdi. Bana göre Nuri, önemli bir mesafe kat etti ve çok iyi bir hedefe doğru ilerlemeyi sürdürüyor.

Geçtiğimiz günlerde Hikmet Karaman ile bir sorun yaşamıştınız. Karaman’ın, Cavcav’la birkaç görüşme yaptığı ve bu görüşmelerde Gençlerbirliği’nin hak ettiği yerde olmadığı, üst sıraları zorlaması gerektiği yönünde görüş belirttiği iddia edilmişti. Siz de buna tepki göstermiştiniz. İşin aslını bir de sizden dinleyebilir miyiz?

Hikmet Karaman’ın, yaz döneminde İlhan Cavcav’la birkaç görüşme yaptığını ve bu görüşmelerin transferle ilgili olduğunu duymuştuk. Belki de bizim futbolcularımızdan bazılarıyla ilgileniyorlardı, bilemiyorum. Diğer söylentilerin aslı olup olmadığı konusunda ise net bir fikir sahibi değilim. Dediğim gibi; bunlar sadece duyumdu benim için. Kendisi beni aradı, medeni bir şekilde konuştuk. Bu konu hakkında üzüldüğünü ve anlatılanların gerçeği yansıtmadığını söyledi. Şahsen, kendisinin yaklaşımını doğru ve düzgün buldum. Bu haberleri ortadan kaldırmak, temizlemek istedi. Ben de kendisine fikrimi söyledim. Bahsi geçen konuşmalar gerçekse, Ankaragücü Teknik Direktörü olarak hem kendi takımının hem de Gençlerbirliği’nin taktiğiyle ilgilenip, iki takım hakkında fikirler üretmesinin futbol dünyası için bir ilk olacağını belirttim. O da gülerek cevap verdi. Önemli olan, iki teknik adamın erkek gibi oturup bu konuyu açıklığa kavuşturmasıydı. Konuşuldu ve bitti... Benim için bir problem yok.

Vatandaşınız Jürgen Röber’in takımı Ankaraspor küme düşürüldü. Röber’in durumunu ve görüşlerini merak ediyoruz. Ayrıca, siz Ankaraspor dosyasını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Dünya üstünde, bunun bir eşi ya da benzerinin olduğunu zannetmiyorum. İtalya’da ya da Almanya’da böyle bir şey olsaydı, ceza olarak takımın 6-9 civarında puanı silinir, ama ligde yoluna devam etmesine izin verilirdi. Ayrıca, Ankaraspor’u ligden düşürdüğünüzde diğer takımları da etkiliyorsunuz. Ankaraspor’la karşılaşacak takım, 2 hafta maç yapmıyor. 3 puan ve 3 gol averajla galip sayılıyorsunuz ama maç trafiğiniz alt üst oluyor. Dediğim gibi; Ankaraspor için kötü bir durum ama aynı şekilde Jürgen Röber için de... Bu arada, federasyonun Ankaraspor’un Türkiye Kupası’nda yoluna devam etmesine neden müsaade ettiğini anlamıyorum. Böyle bir takımı nasıl motive edebilirsiniz? O kadar oyuncu Ankaragücü’ne gönderilmişken, kalanların motivasyonunu nasıl üst seviyede tutabilirsiniz? Gerçekten merak ediyorum.. Röber’e dönecek olursak; umuyorum ki en kısa zamanda yeniden çalışma imkanı bulur. Onun da bu durumdan rahatsız olduğunu biliyorum. Kendisiyle irtibat halindeyiz. Arada telefonda konuşup, dertleşiyoruz. Ankara’ya bir sonraki gelişinde daha detaylı şekilde konuşacağımızı umuyorum. Kulüpteki belirsizlik nedeniyle şu anda Berlin’de. O yüzden, son gelişmelerden ben de haberdar değilim. Ama bir sonraki kahve sohbetimizde öğrenirim.

Türkiye ile Almanya arasında, Derwall ile başlayıp bugünlere uzanan bir teknik adam hattı var. Alman teknik direktörlerin Türkiye’de bu kadar popüler olmasının sebebi sizce nedir?

Türk futbolunda, kulüp başkanlarının ya da yöneticilerin teknik direktör seçiminde Almanlara yönelmesi, Türk teknik adamlara saygısızlık yapıldığı anlamına gelmemeli. Sonuçta, Alman teknik direktörlerin ‘disiplinli ve düzenli’ olduğuna yönelik bir algı var. Ama bu Türk teknik adamlar tarafından lütfen yanlış anlaşılmasın. Almanya’da da farklı felsefelere sahip –mesela Hollanda orijinli- teknik adamlar görev yapabiliyor ve bu Almanya’dakilerin yetersiz olduğu anlamına gelmiyor. Bu sadece, kulüplerin başındaki isimlerin, karar mercilerinin tercihleri doğrultusunda ortaya çıkan bir durum. Senelerce Alman teknik adamlar Türkiye’de çalıştılar ve belli başarılara imza attılar. Kendilerinin Türk futboluna yaptığı katkı, bizlerin de önünü açtı. Onlar sayesinde buraya geldik diyebilirim. ‘Disiplin’ ve ‘düzen’e yönelik bir algı yaratmayı başardılar. Ama dediğim gibi; her teknik adam dünyanın her yerinde çalışabilir ve bunun sakıncası yoktur.

Turkcell Süper Lig’i dünya futbolunda nereye koyarsınız? Dışarıdan bir gözle, Türk futbolunun nasıl bir algı yarattığını düşünüyorsunuz?

Türk Ligi’nin Avrupa’da algılanma şekli tabii ki dört dörtlük değil. Futbolseverlerin, İngiltere-Almanya-İtalya-İspanya liglerine bakış açısıyla, Türkiye’ye bakış açıları birbirinden tamamen farklı. Çünkü, Türkiye’den sadece Galatasaray, Fenerbahçe ve Beşiktaş’ı tanıyorlar. Bu üç kulübün haricinde, diğer kulüplerin neler yaptığını, ligdeki konumlarını, kapasitelerini bilmiyorsunuz. Ve yurt dışında, bu ligdeki hiçbir maçı izleyemiyorsunuz. Böyle bir şansınız yok. O yüzden, Avrupa’daki futbolsevelerin çoğu, Türk Ligi hakkında bilgi sahibi olmakta zorlanıyor. Sadece, ‘3 Büyükler’in Avrupa kupalarındaki maçlarını -o da yayınlanırsa- takip edebiliyorlar. Ama Türk Milli Takımı açısından durum biraz daha farklı. Son dönemdeki uluslararası turnuvalarda gelen başarılar tanınırlık oranını arttırdı diyebiliriz. Oradaki bazı oyuncuların Avrupa liglerinde oynaması da insanlarda Türk futbolu adına bir algı yaratıyor. Ama Türkiye Ligi’ne daha kaliteli yabancılar geldikçe, oynanan futbolun ileri gittiğini, temponun yükseldiğini görebilirsiniz. Bursaspor-Fenerbahçe, Fenerbahçe-Galatasaray gibi maçlarda yüksek tempoya ulaşılabiliyor. Bunu lig geneline yaymayı başardığınız sürece, Avrupa bazında da tanınırlığınız artacaktır.

Frank Rijkaard, geçtiğimiz aylarda Türk futbolu hakkında “Her şeyden biraz var, ama hiçbir şey tam değil” demişti. Siz bu görüşe katılıyor musunuz? Türk futbolunu tanımlamak isteseniz, hangi terimleri kullanırsınız?

Ben başka bir teknik adamın görüşleri hakkında yorum yapmayı, başkasının makinist olduğu bir trene binmeyi tercih etmiyorum. Kendi trenimi, kendim sürebilirim diye düşünüyorum. Türk futbolcusunun, teknik açıdan iyi bir kapasiteye sahip olduğunu biliyorum. Ancak, bu ligde ‘3 Büyükler’, birbirleriyle oynadıkları maçların dışında yüzde 60 kapasiteyle maç kazanabiliyor. Fakat bu kapasiteyi, Avrupa maçlarına aktarmak istediklerinde sonuç bekledikleri gibi olmuyor. Türk futbolcular, Avrupa’nın her yerinde forma giyebilir ve oradaki seviyeye alıştıklarında Türk Milli Takımı için de önemli işler başarabilirler. Bunların hepsini büyük bir kazanın için koymalı ve dışarıdan bir bütün halinde gözlemelisiniz. İçinden zayıf noktalarınızı çıkarıp onların üstüne yoğunlaşmanız gerekiyor. Bir genelleme yapıp, bütün parçaların zayıf olduğunu söylemek bence yanlış olur. Belki tempo düşüklüğünden bahsedebiliriz ama o da çalışmayla düzeltilebilecek bir eksiklik.

Almanya’da yaşayan Türk futbolcular, eskiden Türk Milli Takımı’nı tercih ederken, bugün baktığımızda gurbetçi futbolcuların tercihlerinin Alman Milli Takımı’na kaydığını görüyoruz. Siz, bu dönüşümü nasıl açıklarsınız?

Açıkçası bu konuya farklı pencerelerden bakmak gerekiyor. Bunu etkileyen birçok faktör olabilir. Bir ülkede doğup büyüyorsunuz ve kendinizi o ülkenin gelenek görenekleriyle şekillendiriyorsunuz. Damarlarınızda Türk kanı akıyor olsa da farklı bir ülkede büyümek sizi farklı kararlara itebiliyor. Sonuçta, arkadaşlarınız ve yakın çevreniz sizinle aynı milliyetten olmayabiliyor. Ayrıca, bunun bireysel bir seçim olduğunu da anlamak lazım. Altıntop kardeşlerin hangi gerekçeyle Türk Milli Takımı’nı seçtiğini bilmiyorum. Tıpkı Serdar Taşçı ve Mesut Özil’in neden Alman Milli Takımı’nı seçtiğini bilmediğim gibi... Böyle bir duruma geldiğinizde, iki tarafın size verebileceklerini tartıyorsunuz ve bunun sonucunda bir karara varıyorsunuz. Fatih Terim, zamanında Serdar Taşçı ve Mesut Özil’i ikna etmek için büyük çaba gösterdi. Bu Alman basınında da geniş yer bulmuştu. Ama Özil ve Taşçı kararlarını verirken belki Alman tarafları daha ağır bastı, belki o formayı giymek, o bayrağın altında mücadele etmek istediler. Jermaine Jones da farklı bir örnektir mesela. Alman Milli Takımı’na birkaç kere davet edildi ama düzenli olarak görev bulamayacağını anladığında Amerika Birleşik Devletleri adına oynamaya karar verdi. Bu, o zamanki istek, arz ve talebe bağlı bir şey. Dediğim gibi; bu bireysel bir karar. Şansınızı nerede daha yüksek görüyorsanız ya da hangi tarafınız ağır basıyorsa ona göre karar veriyorsunuz.

Son olarak, sizden bir reçete isteyeceğiz. Türk futbolunda gördüğünüz en büyük eksiklik nedir? Ve bu sorunun çözümü için neler önerirsiniz?

Bana göre çözüm milli takımdan ve onu besleyen alt takımlardan başlıyor. Milli takıma form düzeyi en yüksek oyuncuların yanı sıra gençleri de monte ettiğinizde takımınızın gelecekte iyi yerlere geleceğini öngörebilirsiniz. Bu, daha sonra liginize de yansıyacaktır. Ama bunu yapabilmek için, temele inmeniz gerekiyor. Çeşitli merkezler kurmalı, bu merkezlerde futbolcu adaylarını fiziksel ve teknik açıdan günlük çalışmalar yardımıyla yönlendirmelisiniz. Koordinasyon, çabukluk, esneklik gibi temel futbolcu gereksinimleri üstünde durmalı, altyapıdan itibaren bu kültürü özümsemelerini sağlamalısınız. Her gün taktik ve teknik eğitimler vermeli, gelişimlerine yardımcı olmalısınız. Böylece, Türk futboluna katkı sağlayabilirsiniz. Bu ülkenin tarihine baktığınızda, Atatürk’ün yol gösterici sözlerini görebilirsiniz. Çok çalışarak bir sistem oturtmalı ve en temele kadar inebilmelisiniz. Bizim Almanya’da yaptığımız gibi, yetenekli çocukları erken yaşlarda keşfedip, doğru şekilde eğitmelisiniz. Ve en önemlisi; bunu yaparken, çocukları iyi yetişmiş eğitmenler ve teknik direktörlere teslim etmeli, babaların eline bırakmamalısınız. Yetiştirdiğiniz oyuncular, edindikleri bu kültürü ileride kendi takımlarına yansıtacak ve milli takımınız da bundan kazançlı çıkacaktır. Futbola bir şeyler katmak istiyorsanız bir felsefe geliştirmelisiniz. Bu sayede, son yıllarda elde ettiğiniz başarıları sürekli hale getirebilirsiniz. Bu yolda en büyük ihtiyacınız ise zaman olacaktır. Dediğim gibi; temelden başlamalı ve çocuklarınızın iyi eğitmenlerin elinde büyümesini sağlamalısınız.