30 September 2008

O nasıl oluyor?!




Maç: Fenerbahçe-Dinamo Kiev
Skor: 0-0
Zaman: İkinci yarının ortaları..

Spiker: Ertem Şener
"Başkan Aziz Yıldırım, Fenerbahçe'den gol değil, galibiyet bekliyor!"

İyiymiş ya!


Not: Bi' de "Yüreğimiz, göğüs kafesimizde takla atıyor!" şeklinde bir incisi var ki ona hiç değinmiyorum bile..

27 September 2008

Öze dönüş; pasa dayalı sistem..



Barcelona için, ikinci yarıyı 10 kişi oynayan Espanyol'u, son dakikada gelen tartışmalı bir penaltı golüyle yenmiş olmak çok da parlak bir başarı sayılmayabilir elbette..

Ancak bu maçın, Barcelona için bir dönüm noktası olacağına dair garip bir inanç taşımaktayım..

Öncelikle, derbide alınan bu galibiyet takıma büyük bir moral verecektir. Ayrıca, güven problemi yaşayan Katalanlar, tek kale oynadıkları ikinci yarıda geriden gelip maçı çevirerek, geçici de olsa bu sorundan kurtulmuş oldular..

Artık, istediklerinde durumu lehlerine çevirme potansiyeline sahip olduklarının farkındalar. Bundan sonraki maçlarda geriye düştüklerinde daha az paniğe kapılacaklar..



Guardiola'nın da önemli bir sınavı başarıyla atlattığını belirtmek lazım. Özellikle de yenik durumda olan takımını, paniğe kapılmadan oynatabildiği için. İkinci yarının başından, son düdüğe kadar, (rakibin eksik kalmasının da avantajıyla) sürekli top çeviren ve bilinçli hücum eden bir Barcelona izledik. Kariyerinin en önemli dönemine sıkıntılı bir başlangıç yapan teknik adam için, hele ki bir derbi maçında bu iradeyi gösterebilmek oldukça önemli..

Tabii, yerinde değişikliklerle oyuna pozitif müdahalede bulunduğunu da belirtmek lazım. Hücum hattında kullanabileceği ne kadar koz varsa hepsini sahaya sürdü Guardiola..

Son yarım saatte Eto'o, Henry, Bojan ve Messi aynı anda sahadaydı dersem daha açıklayıcı olur sanırım. Ama böyle bir dörtlü, hemen arkalarında Iniesta, Xavi, Keita üçlüsü ve ofansif bek Dani Alves'li bir 11'le sahada olmalarına rağmen bilinçsizce hücum etmediler. Farkı yaratan da bu oldu zaten. Körü körüne, sahaya forvetler mangası sürüp gol aramadı Katalanlar..

Messi sağ kanada açılıp Alves'e, Henry ve Eto'o dönüşümlü olarak sol kanada kaçıp Iniesta'ya, Bojan ve Keita da ortaya yaklaşıp Xavi'ye boş alan bulma konusunda yardımcı oldu. Zaten golleri getiren de ısrarla sistemi bozmadan hücum etmeleriydi..

Öyle ki galibiyeti getiren penaltı golüne sebebiyet veren pozisyonu dahi, uzatma dakikalarının son saniyelerinde olmalarına rağmen şişirme bir topla değil, Messi'nin Eto'o'ya verdiği ara pas sonucu yakaladılar..

Burada Xavi'ye de ayrı bir paragraf açmak lazım..

Neredeyse bütün hücumlar onunla başladı ve aldığı her topu olumlu kullanmayı başardı. Bir yerden sonra acaba hata yapacak mı diye özellikle dikkat etsem de Alves'in çizgiye indiği bir pozisyondaki auta giden ara pası dışında tek bir hata dahi yapmadı. Aldı, verdi, oyunu kanatlara açtı, sıkışan kanatlara yaklaşıp topu aldı, diğer tarafa döndü, verkaça girdi, ilk golde Henry'e 35-40 metrelik bir pasla olağanüstü bir asist yaptı, yani kısaca oyuna ve takımının hücumlarına yön veren isim oldu..

Guardiola, futbolculuğunda en iyi yaptığı işi; bol paslı oyunu takıma yavaş yavaş enjekte ediyor. Zaten, Barcelona'nın karakterini yansıtan oyun tarzı da tam olarak bu. Ayrıca elinde, zamanında en iyi şekilde yaptığı işi layıkıyla yerine getirebilecek Xavi gibi bir isme de sahip..

Özetle; eldeki kadro, -kaleci hariç- oldukça kaliteli, malzeme gayet bol. Bu malzemeden çıkacak yemeğe ise Guardiola karar verecek. İlk başlarda tökezlemesi gayet normal. Hatta sistem oturana kadar, kısa vadede yine sürpriz puan kayıpları yaşayabilirler. Ancak Pep'in bu akşamki mönüsü gelecek için bana umut vermedi dersem yalan olur. Skor ne olursa olsun, sistemden taviz vermeden, dirayetli bir oyunda ısrarcı olmasını da en önemli artısı olarak kenara yazıyorum..

İlk sezonunda Rijkaard'ın yaşadıklarını hatırlayanlar, kulübün kendi öz evladına da aynı krediyi hatta fazlasını tanıyacağını öngörmekte zorlanmayacaktır. Önemli olan, Guardiola'nın ufak rötuşlarla yavaş yavaş belirli bir oyun sistemi yaratabilmesi ve futbolcuların da arzulu oyunlarıyla ona ayak uydurması. Gerisi zaten gelecektir..

13 September 2008

Bir varmış, bir yokmuş..




Duyduğum, dokunduğum, gördüğüm, tattığım, kokladığım için var bu dünya.. Farkında olduğum için..

Kendim yazdım, kendim oynadım en başından beri..

O yüzden ki bir dünya yarattım, roller verdim sahnedekilere..

Sevdim; sevgilim, paylaştım; dostum dedim.. En derinimde hissettim; annem, kızdım da kıyamadım; babam dedim..

Geçer dediklerimi geçirdim.. Biter dediklerimi bitirdim.. Nefret ettiklerimi sildim, geçtim..

Gün oldu; silkindim, yeter dedim..

Geride bıraktıklarım hesap sormaya kalkmasın o yüzden bana.. Farkında olduğum için var oldunuz, vazgeçtiğim için bugün yoksunuz..

Bu nasıl bir cüret ki;

bir başka hayata müdahil olma, umarsızca sorgulama, pervasızca yargılama hakkını bulur insan kendinde..

Haddinizi aşmayın ey faniler.. Ben yok olmayı kabullenirken, kar taneleri mütemadiyen ayak izlerimi kapatmaktayken, güneş bile her gün batarken, sizdeki ne arsızlıktır; silinmeyi dahi kabul edemiyorsunuz bir başka faninin zihninden..

Mezarlıklar, kendini vazgeçilmez sananlarla doluyken, yerin üstündeki bu şatafat da neyin nesi oluyor acep?

Uğraştırmayın da dağılın hadi..

12 September 2008

Ece Temelkuran



21 dakika



Benim bir kere arkadaşımı öldürdüler, artık bir daha iflah olmam gibi geliyor. Gittiğimde yerde yatıyordu, kanı kaldırım taşlarına sızıyordu. Ben onu gördüm ya, ben artık başkasıyım. Hrant gitti, hep taze kalacak bir kan karanfil açıldı göğüs kafesimde. ‘Böyle bir şeymiş meğer’ dedim, ‘Arkadaşını öldürürlerse böyle oluyormuşsun’. ‘Meğer’ demiştim, ’12 Mart’ta, 12 Eylül’de arkadaşlarını kaybedenler böyle hissetmiş.’
Demek Türkiye’de milyonlarca insanın aslında göğüs kafesi ağır ve ağrılı yarılmış, çatır çatır açılmış kemikleri acıyla, ciğerlerinin arasından bir kan karanfil sızmış. Meğer arkadaşı öldürülünce insanın acısı hiç geçmezmiş. Öyleyse bunca insan, bunca sevgili, anne, baba, kardeş, oğul, arkadaş, dost... Eğer hepsinin göğüs kafesi böyle sızılı aralıksa, nasıl yaşıyor bu ülke? Anlamadım ben. En çok Hrant’tan sonra anlamadım bunu.

Oku! Arkadaşının adıyla.
Nejdet Adalı... Sedat Soyergin... Erdal Eren... Veysel Güney... Ahmet Saner... Kadir Tandoğan... Mustafa Özenç... Ethem Coşkun... Necati Vardar... Seyit Konuk... Ali Aktaş... Ömer Yazgan... Erdoğan Yazgan... Mehmet Kambur... Ramazan Yukarıgöz... İlyas Has... Hıdır Aslan...
Bir isim listesi olduğunu görüp atladıysanız şimdi lütfen geri dönün ve bu isimleri tek tek okuyun. Çünkü bu isimleri, hiç değilse birkaçını aklımızda tutmamız gerekiyor. Bu isimler, Kenan Evren liderliğinde yapılan 12 Eylül 1980 darbesi sırasında ciğeri beş para etmez herifler tarafından asılarak katledilen yirmili yaşlarında gençlere aitler. İsimleri ve yüzleri, Dostluk ve Yardımlaşma Vakfı’nın hazırladığı ’12 Eylül Adaleti’ adlı belgeselin 15 dakikalık tanıtım filminin sonunda görünüyor. Tek tek geçiyorlar filmin içinden. Avukatlar, yargıçlar, savcılar, anneler, arkadaşlar konuşuyor.
‘Erdal Eren’i, heyetin önünde ağzından burnundan kan gelesiye dövdüler’ diyor avukat, ‘Yargıçların yüzünde bir tebessüm bile vardı’. Kenan Paşa’nın yaşını büyütüp astırdığı çocuktur Erdal Eren. İdamına dört celsede karar verilmiştir. Sakın unutmayın!

‘Dişlerimle yolacağım’
Mehmet Kambur’un annesi “O Kenan Paşa’yı bir görsem” diyor, yüzü yol yol olmuş yaşamaktan, başörtüsü kaymış, ‘Onu dişlerimle yolacağım, dişlerimle!” Gözünde bir bakış var... Daha ben diyemem size o bakışı, öyle bir sözcük bilmiyorum.
Ramazan Yukarıgöz’ün annesi tabutun başındaymış gibi anlatıyor:
“’Açın tabutu, çocuğumu göreceğim’ dedim. ‘Mühür var, açamayız’ dediler. ‘Ben bu devletin mührünü tanımam’ dedim, çektim attım mührü. Bir açtım ki tabutu... Saçları yeni taranmış sanki. Kaşları kalem gibi, yüzü...”

Kenan Paşaaa!
Onun sesi titrerken başka bir avukat başlıyor, başka bir idam sahnesine:
“Cellat boynuna ipi geçirmek için uğraşıyordu. ‘Bırak’ dedi, ‘Ben yaparım. Bir yerimi sakatlayacaksın yoksa’. Aldı yağlı urganı, kendi boynuna geçirdi. Sonra... 21 dakika sallandı ipin ucunda. Yanına gittim... Birkaç dakika önce saçını okşadığım çocuğun... Saçlarını okşadım.”
18 yıl önce ölmüş bir çocuk için, bütün çocuklar için, 18 yıl önce teker teker ellerinden alınmış arkadaşları için, kum gibi akıp giden insanlar için, anlatanların sesi titriyor. 15 dakikalık film bitiyor ve ta içimden şunları demek geliyor:
Kenan Paşaaa! Kenan Paşaaa!
Bugün 21 dakikalığına öl. Öl. 21 dakika öl ve geri gel, yeniden ve yeniden öl sonra, yeniden ölmek için yeniden diril. Kaç çocuğu katlettiysen o kadar kere, hepsi için öl sen bugün. Kenan efendiiii! Bugün 12 Eylül; bu memleket seni en derin ve en taze intikam hisleriyle selamlar! Bir gün çıkacağın sanık kürsüsünde salya sümük ağlarken korkudan yerlerde süründüğünü görmek dileğiyle...
Ve bunu ne kadar kalpten söylediğimi anlatamam Kenan Paşa!

12 Eylül 2008 / Milliyet

.........................................................................................................................................................

Bıktık abiler!


Hiçbir zaman tam anlamıyla iktidara gelmemiş, dayak yemekten paçayı hiç kurtaramamış, bilip gördüğü tek şey işkence, katliam, açlık, yakılmak, yıkılmak olmuş Sol, her nasılsa bugün bu ülkede ‘bütün kötülüklerin anası’ ilan edilmiş durumda. Bu, Sol’un yaşadığı belki de en merhametsiz ve en insafsız saldırı. Zira, ‘Anlaşılmamaktan daha kötüsü yanlış anlaşılmaktır’ misali, solcu olduğun için öldürülmekten daha kötüsü solcu olduğun için faşist ilan edilmektir.
Bu öyle bir operasyon, öyle bir yekvücut saldırı ki, kurşunlanmaktan beter. Çünkü zalim bir şüphe düşürüyor insanın içine. Çünkü her şeyden daha çok şunu düşünüyorsun:
“Yanlış mı düşünüyorum?”
Bunu düşünmekten düşünemez hale geliyorsun.
Bugün Sol’un, aydınları ve siyasetçileri de dahil, içinde olduğu büyük sıkıntı budur. Herkes geceleri evinde nerede durduğunu, ertesi gün faşist ilan edilmemek için nerede durması gerektiğini düşünüyor. Yazarlar, ‘Sekter-Didaktik-Otoriter Liberal Çete’ tarafından belirlenen, ‘demokrasi, özgürlük, sol, hukuk standartlarına’ uyup uymayacakları endişesiyle, bir entelektüel sabotaja kurban gitmemeyi dileyerek yaşıyorlar.

Entelektüel sabotaj
Şöyle bir düşünün:
Cumhuriyet gazetesi, gazetenin yazarları, yazar-çizer çevrelerinde ne zaman karikatürleştirilmeye başlandı? Eleştiriler haklıydı ama düşünün, nasıl karikatür haline getirilmeye başlandılar? Sonra kendini Sol ile tarif eden bilim adamları, üniversite hocaları ne zaman İstanbul’da fikir üreten çevrelerce alaya alınmaya başlandı? Başlangıçta hakikaten tuhaf gelmiyordu. Ama işler nasıl Ahmet İnsel’in, Fuat Keyman’ın, Birgün gazetesinin entelektüel sabotaja uğramasına vardırıldı? Nuray Mert nasıl TİT’çi ilan edildi?
Bu memleketin en ciddi kurumu olan Anayasa Mahkemesi, düne kadar hiç kimse olan yazar çizer tayfasının ağzında “Biz onların ne mal olduğunu biliyoruz” diye anılmaya başlandı? Bütün bu süreç nasıl meşrulaştırıldı?
Çember nasıl genişletildi düşünün. Ve düşünün, bu çemberin içinde niye hep kendini öyle ya da böyle Sol ile tarif etmiş insanlar vardı? Benim (her ne demekse) ‘kadrolu Solcu’ olduğumu yazdırmak için çaçaron çocuklar nasıl köşe yazarı kılığına sokulup ortalığa fırlatıldılar? Bu ülkede en çok Sol’un imanını gevretmiş derin devlet nasıl oldu da Solcuların marifetiymiş gibi abrakadabralandı?

Ortadoğu’nun ‘renkli devrimi’
Benim fikrim odur ki, bu akıl tutulması sürecini, bu anlam karmaşasını, aydınların birbirine çarparak karşılıklı yok olmasını, zorunlu ideolojisizleştirilme operasyonunu ilk kez Türkiye yaşamıyor. Başka ülkelerin başka bir biçimde yaşadığı ‘renkli devrim’ sürecini Türkiye’de ılımlı İslam projesi ve bu projenin eski Solculardan devşirip vitrine koyduğu yazar-çizerle oluşturulan fikri atmosferle yaşıyor.
Bugün yaşadığımız süreç, Ortadoğu’nun ‘renkli devrim’ sürecidir. Bizim ise bu atmosfer koşullarında ölmemiz, yok olmamız ve bunu yapmaya öncelikle kendimizden şüphe duyarak başlamamız gerekiyor:
Ben demokrat değil miyim?
Ben özgürlükçü değil miyim?
Sol, fena bir şey mi artık?

İktidara fare, Sol’a aslan
Bugün, bizim trajedimiz tek başımıza düşünmektir. Kolektif aklı kendi ideolojik duruşunun doğal yöntemi olarak kabul etmiş Sol için tek başına düşünmek yok olmanın, yenilginin başlangıcıdır.
Devrim Sevimay’ın, net, doğrudan ve yalın sorularla yazı dizisi olarak başlattığı ‘Sol Tartışıyor’ yazı dizisi bu yüzden önemli. Bu gazetelerde, bu kâğıt yapraklarda biraz da doğruları söyleyenlerin, kafası net olanların ve ezilenlerin yanında duranların sözleri yayımlansın yahu! Eşitlikten bahsetmeden demokrasi nutku atanların; dini sorgulamadan özgürlükten söz edenlerin; iktidarın peşinden fare gibi koşup Sol muhalefete aslan kesilenlerin verdiği derslerden bıktık!

3 Eylül 2008 / Milliyet

11 September 2008

I'm Deranged



Funny how secrets travel
I'd start to believe if I were to bleed
Thin skies, the man chains his hands held high
Cruise me blond
Cruise me babe
A blond belief beyond, beyond, beyond
No return, no return

I'm deranged
Deranged my love
I'm deranged down, down, down
So, cruise me babe, cruise me baby

And the rain sets in
It's the angel-man
I'm deranged

Cruise me, cruise me, cruise me babe

The clutch of life and the fist of love
Over your head
Big deal Salaam
Be real deranged Salaam
Before we reel
I'm deranged

And the rain sets in
It's the angel-man
I'm deranged

Cruise me, cruise me, cruise me babe

And the rain sets in
It's the angel-man
I'm deranged

Cruise me, cruise me, cruise me babe

I'm deranged..


Lost Highway OST / by David Bowie