25 February 2008

Postmortem Bliss





'Postmortem Bliss', Floria Sigismondi'nin yönetmenliğini üstlendiği bir kısa film.. Açılışı, 'Rebel Without a Cause'dan bir James Dean alıntısıyla yapılan film, kimi kaynaklarda "a film about the over-medicated, addicted, and misdiagnosed generation of today" şeklinde özetleniyor..

I've Seen It All




'Klip' departmanı, ürün no: 5;

Björk-I've Seen It All (Interactive flash video version for 2000 MTV Awards)
Director: Floria Sigismondi

Untitled 1



'Klip' departmanı, ürün no: 4;

Sigur Rós
-Untitled 1

Director: Floria Sigismondi

Floria Sigismondi




Birkaç post önce '
Thriller'la giriş yaptığım 'klip' departmanı çalışmaları sırasında gözden kaçan ufak bir detay, "Megalomaniac'ın klibini koymuşsun da Floria Sigismondi'yi unutmuşsun!" şeklinde küçük bir uyarıyla şahsıma iletilince, bu ihmalkarlığın faturasını ödemek de bu yazıya kısmet oldu diyerekten uyduruk bir giriş yapıp, lafı bağlamaya çalışacağım..

Floria Sigismondi, bahsi geçen Megalomaniac klibinin yönetmeni. Adından da anlaşılacağı gibi kendisi İtalyan asıllı bir han'fendi. Incubus ile giriştiği bu ortak çalışmanın benzerlerini Marilyn Manson, Sigur Rós, Björk, Leonard Cohen, Interpol, David Bowie, Muse, Christina Aguilera, The White Stripes ve Billy Talent gibi isimlerle de gerçekleştirmiş bir zat-ı şahane. Kendine has bir duruşa sahip. Bunu, birkaç klibini seyrettikten sonra farkedebilmek mümkün..

Karanlık, ürkütücü ve vurucu bir stili var. Eserlerini retro temalar, grafiksel ve amorf anlatımlar, fotoğraf kareleri ve ucubelerle süslemekten çekinmiyor. Aksine bunları o kadar iyi başarıyor ki ortaya çıkan görsel şölen, vücut bulduğu şarkıyla bütünleşmeyi başarıp, o şarkıyı bir kademe yukarı çekmekte zorlanmıyor..

Aslında yapıtlarını kelimeler yardımıyla anlatmaya çalışarak, kendisine haksızlık ediyorum belki de, bilemiyorum. Birkaç örnekle daha net bir tasvir yaratsam fena olmaz sanırım..

Umarım, an itibarıyla kadroya dahil edilen 'floria sigismondi' etiketi ve peşi sıra eklenecek videolarla bu eksiği kapatabilirim. Şimdiden iyi seyirler..

ps: Daha detaylı bilgi almak isteyenler için; http://www.floriasigismondi.com ve http://en.wikipedia.org/wiki/Floria_Sigismondi linkleri yardımcı olacaktır..

24 February 2008

Ólafur Arnalds




Ólafur Arnalds-Fok

Kendisine bahşedilen; 20 yaş için gereğinden fazla bir yetenek..

ps1: Videonun başındaki sunuma dikkat ettim de İzlandaca baya' kötü dilmiş, neyse.
ps2:
Special thanks to Chrome-Boy.

Daft Punk




'
Klip' departmanı, ürün no: 3;

Daft Punk-Harder, Better, Faster, Stronger

ps:
'TerbiyesizKadın'ın uyarısı üzerine düzeltme ihtiyacı hissediyorum ki video resmi değilmiş.. "Bilmiyordum, eşeğim!" diye de ekleme yapıyorum hatta.. Yine de videonun orijinalliğine ve güzelliğine gölge düşmüş değil gözümde, o yüzden sorun yok..

21 February 2008

'Big Ben' Cleveland'da!




NBA
'de takasların ardı arkası kesilmiyor..

Cleveland Cavaliers, Seattle Supersonics ve Chicago Bulls arasında gerçekleşen, toplam 11 oyuncunun yer değiştirdiği takas sonucu, özellikle Cavs ve Bulls'un, kadrolarını bir hayli revize ettiklerini söylemek mümkün. Gelir-gider tablosuysa şu şekilde;

Cavaliers: Ben Wallace, Joe Smith, 2009 yılı ikinci tur draft hakkı (Bulls) - Wally Szczerbiak, Delonte West (Sonics)

Bulls: Drew Gooden, Larry Hughes, Cedric Simmons, Shannon Brown (Cavs)

Sonics
: Ira Newble, Donyell Marshall (Cavs) - Adrian Griffin (Bulls)

İlk bakışta söyleyebileceğim; Cavaliers'ın, LeBron'un yanına doğru parçalar ekleyip, bir hayli güçlenmiş olduğu. Kronikleşen oyun kurucu sıkıntısını Delonte West'le çözmüş gibi görünüyorlar. Ayrıca, her ne kadar Pistons günlerinin ardından etkisi giderek azalmış olsa da Ben Wallace, Gooden-Ilgauskas ikilisinin sahaya yansıtamadığı pota altı sertliği için biçilmiş bir kaftan. Wally Szczerbiak'ın, Gibson dışında herhangi bir güvenilir şutöre sahip olmayan Cavs için ne kadar önemli bir takviye olduğunu, Joe Smith'in de yüzü dönük sayı tehdidi ve tecrübesiyle kaydadeğer katkılar yapacağını düşünecek olursak; Cavaliers'ın, Celtics'le birlikte Doğu Konferansı'nın kağıt üzerindeki en iyi iki kadrosundan birini oluşturduğunu söyleyebiliriz..

Buna karşılık Bulls, bir tür 'kan uyuşmalığı' yaşadığı Ben Wallace'ı göndererek, iki potansiyelli uzunu Tyrus Thomas ve Joakim Noah'ın önünü açmayı başardı. Larry Hughes'a gelirsek; kendisi hakkında olumlu bir söz söylemenin, pokerde 2 ve 7'yle ele girmekten farkı olmadığını yıllar içerisinde tecrübe etmiş biri olarak, herhangi bir yorumda bulunmaktan özenle kaçınıyorum. Drew Gooden ise pota altından skor üretmekte oldukça zorlanan Bulls adına faydalı bir parça olabilir..

Sonics
'in bu takas sonucu elden çıkardıklarına baktığımızda; Delonte West ve Wally Szczerbiak her takımda forma şansı bulabilecek isimler gibi gözükse de 'Yağmur şehri'nde sezon boyunca 'bench'i ısıtmaktan başka bir numaraları olmadı. Tamam, Wally zaman zaman önemli skor katkısında bulunurken, West de Ridnour'ın sakatlığında bazı efektif performanslar sergiledi, eyvallah. Ancak oyun kurucu pozisyonunda Earl Watson ve sağlıklı bir Luke Ridnour varken, West'in varlığı kalabalık yaratmaktan öteye geçmeyecekti, en azından GM Sam Presti'nin gözünde. Bana kalsa West'i her türlü bu ikiliye tercih edebilirim ama bana kalmıyor işte. Wally'den ise Jeff Green'in önünü açabilmek adına vazgeçildiğini tahmin ediyorum. Gelenlere baktığımızda elle tutulur bir isim olmayabilir ancak mevcut kadrodaki bazı oyuncuların takasın ardından daha fazla süre bulup, gelişimlerini hızlandırması hayli olası. Tabii Sonics yönetiminin, 'salary' bazında da bir tasarrufu olabilir sezon sonu için, onu da hesaba katmak lazım..

Bağlamak gerekirse; takasın özellikle Cavs açısından, hazır Oscar ödül töreninin de arifesindeyken 'En iyi senaryo' kategorisine dahil olduğunu, Bulls'un ve Sonics'in de kadrolarındaki kimi isimlerin gelişimi adına doğru sayılabilecek bir hamlede bulunduğunu ifade edebilirim..

Doğu'da Celtics ve Pistons, birbirleri dışında artık Cavs'den de çekinseler iyi olur..

High Hopes




'Klip' departmanı, 'Ustalara saygı kuşağı'nda ikinci perde;

Pink Floyd, The Division Bell ('94), High Hopes..

Nankatsu




Biraz eskiye dönelim;

Hani sokaklarda top peşinde koştururken, forvetlerin
Tsubasa, kalecilerin de Wakabayashi olduğu dönemler kadar eskiye..

Karşınızda, '80'lerin sonuyla, '90'ların başına hapsolmuş çocukluklarıyla bizlerin, fire vermeksizin desteklediği, renk kavgasına girmeyip, üzerinde uzlaşmaya vardığı tek takım; Nankatsu SC..

Resim: EkşiSözlük (Başlık: Nankatsu)

Megalomaniac




Michael Jackson'ın, 'Thriller' albümüyle video klip dünyasında bir devrime imza atmasının üzerinden yaklaşık 25 yıl geçti. Bu süreçte video klipler, 'söz-beste' ikilisine kattığı görsellik boyutuyla temsil ettikleri ürünün 'albeni'sini giderek arttırırken, özellikle 21. yüzyıl müzik endüstrisinde de hayli önemli bir noktaya ulaşmayı başardı..

Tabii kabul etmek gerekiyor ki bu devinimde aslan payı televizyonlara ait. Zira '80'lerin başıyla birlikte yaygınlaşan televizyon kültüründen bir parça koparmaya çalışan müzik endüstrisi, ürünün sadece kulağa hitap etmesinin bu yeni alanda yetersiz kalacağının farkına varınca, ikinci bir duyu organının; yani gözün de devreye girmesi için video klip kavramının üzerine eğilmeye başladı..

Aslında bu pazarlama stratejileri, hedef kitle üzerinde daha fazla etkinin nasıl bırakılabileceği araştırmaları, bu araştırmaların sonucunda çıkan daha fazla duyuya hitap edebilme gerekliliği vs. gibi konular üzerine, uzun uzun kafa yormak hayli mümkün olsa da beni bu yazıya teşvik eden sebebe geri dönüyorum..

Dediğim gibi; 'Thriller'ın üzerinden çok sular aktı ve klip dünyası birçok kilometre taşını geride bıraktı. Ben de bu süreç içerisinde iz bırakmış klipleri tekrardan hatırlatmak amacıyla, -kesinlike subjektif olduğumu da kabul ederek- bir 'sevdiğim klipler geçidi', bir 'ustalara saygı kuşağı' tadında kimi başarılı bulduğum çalışmaları buraya taşıyayım dedim..

Açılış, Incubus-Megalomaniac'la olsun..

ps: "Bunlar neyse de esas şu klip vardı, hatırlar mısın?!" diyecek olan varsa, kendilerini yorum bölümünde ağırlamaktan zevk duyacağımı şimdiden belirteyim..

20 February 2008

'89 Yugoslavia




Gün gelir de birisi sorarsa, "Avrupa basketbolunun görüp görebileceği en iyi takım hangisidir?" diye, vereceğim cevap net olur; '89 Avrupa Şampiyonu Yugoslavya Milli Takımı..

Dusan Ivkovic yönetimindeki kadroyu şöyle bir saymak gerekirse; Drazen Petrovic, Toni Kukoc, Vlade Divac, Dino Radja, Stojan Vrankovic, Predrag Danilovic, Zarko Paspalj ve Jurij Zdovc ilk akla gelen isimler..

Bunlara, bahsi geçen şampiyonada yer almayan ancak aynı jenerasyonun ürünü olup önceki ya da takip eden turnuvalarda boy göstermiş Alexander Djordjevic, Zoran Savic, Arijan Komazec, Velimir Perasovic gibi isimleri de eklediğimizde ortaya çıkan tablo gerçekten hayranlık uyandırıyor..

Oyuncu bazında, -Drazen Petrovic ve Toni Kukoc başta olmak üzere- ayrı ayrı değineceğim kendilerine daha sonra. Şimdilik Petrovic önderliğinde, Yunanistan98-77 mağlup edip, kupaya uzandıkları '89 Avrupa Şampiyonası finalinden küçük bir kesitle giriş yapıyorum..

Booker T & The MG's



Keyifli adamlar, keyifte adamlar..

Mystery Box




Lost
'un senaristlerinden J. J. Abrams'tan hayat dersleri..


http://darkufo.blogspot.com/2008/01/jj-abrams-mystery-box.html

Ray Charles




'İki resim arasındaki 7 farkı bulun' yarışmamızda, bugün yeni bir uygulama denemeye karar verdik;

Yukarıdaki resme bir göz atıp, ardından alttaki videoyu izliyoruz. Hadi bakalım..



Virtual Barbershop




Kulaklığınızı takın, link'e tıklayın ve gözlerinizi kapatın.. Bir hayli ilginç..

ps: Kulaklık yoksa hiç uğraşmayın, bir anlamı kalmıyor..

http://ccgi.bluerabbit.plus.com/virtualbarbershop/

J'Attendrai Le Suivant




'J'Attendrai Le Suivant', 2004 Avrupa Film Festivali'nde 'En iyi kısa film' ödülünü alırken, 2003'te de Oscar'a aday gösterilmiş bir yapım. 'Mantık' ve 'duygu'nun kapışmasını, oldukça sade bir şekilde aktarmayı başarıyor..

Fernando Carlos Redondo




Fernando Redondo
, Josep Guardiola'yla birlikte defansif orta saha tanımına teknik ve zarafeti katan iki adamdan biridir benim için, hani şu eski toprakların 'inceci' olarak tabir ettiği oyunculardan..

'69 doğumlu Redondo, zirvedeki dönemlerinin ardından gelen sakatlıklar nedeniyle yeşil sahalardaki son demlerini futbolseverlerin gözünden bir hayli uzak geçirdi. Zamanında Josep Guardiola'yla beraber taşıdıkları bayrak, ikisinin de emekliye ayrılmasının ardından bir süre hak ettiği sahibini bulamamış olsa da şimdilerde Fabregas'a emanet edilmiş durumda..

Bu kısa girizgahın ardından uzatmayıp, sadede geleyim;


Arjantinli oyuncunun, Real Madrid'i üst üste iki sezon son maçta, 2-0 ve 3-2'lik skorlarla yenerek, Eflatun-Beyazlıları şampiyonluktan eden Tenerife kadrosunda yer alması, ardından Real'in Tenerife'den Redondo'yla, teknik direktör Jorge Valdano'yu transfer ederek bu büyüyü kırması falan bilindik hikayeler..

Tabii, bir başka bilindik anı daha var kendisiyle ilgili; Real Madrid formasıyla 'En değerli oyuncu' seçildiği 1999-2000 Şampiyonlar Ligi sezonundaki Manchester United maçında, İngiliz defansının sağındaki Henning Berg'e, kariyeri boyunca yiyebileceği en güzel çalımı attıktan sonra sıfıra inip, Raul'a 'al da at dercesine' yaptığı asistten bahsediyorum..

Ç
oğu meslektaşının aksine, gittiği her takımın ezeli rakipleri ve taraftarları tarafından da büyük bir saygıyla anılan Redondo'yu ve Old Trafford'u bütünüyle suskunluğa sevkeden hareketini tekrardan hatırlasak fena olmaz sanki?



Cristiano Ronaldo




Tamam, biz de ayağı topa değmiş insanlarız sonuçta ama bu vuruşa bir açıklama getirmekte zorlanıyorum yani. Fizikçiler bir el atsın acilen..

'The Rocket'




Ronnie
'The Rocket' O'Sullivan, her ne kadar Galler Açık finalinde 8-5 önde olmasına rağmen maçı Mark Selby'e hediye etmiş olsa da yeryüzündeki istisnai adamlardan biridir. Kanıtı mı? Yukarıda..

Horto Magiko




Sözler biraz(!) illegal ancak Panathinaikos taraftarlarının 'tezahürat' kavramına farklı bir boyut kattıkları kesin. İkinci dakikadan itibaren olay iyice çığrından çıkıyor, dikkat kesilmekte fayda var..

In' ena horto magico, dhoste mou ligho ghia na pio,

Ton PAO mou na onirefto ke na fonaks' os to Theo :
Panatha mou, se aghapo, san heroini, sa skliro narcotico,
San to hashish, to lsd, ghia/me sena PAO mastouroni ol' i ghi, ol' i ghi
Panatha mou, Panatha mou, se aghapo, se aghapo,
Opou ki an pezis panda tha s' akoloutho, s' akoloutho,
PAO edho, PAO edho, PAO eki, PAO eki,
Opou ki an pezis panda tha 'maste mazi, panda mazi..

It's a magic weed, give me a little bit to taste,
To dream of my PAO and shout as far as God :
My Panatha, I love you, like heroin, like a hard drug,
Like hashish, lsd, for you PAO the whole world is stoned, the whole world
My Panatha, my Panatha, I love you, I love you,
Wherever you may play I will always follow you, I follow you,
PAO here, PAO here, PAO there, PAO there,
Wherever you may play we will always be together, always together..

Paul, I'm so sorry..




Ron Artest
, Paul Pierce'tan özür diliyor ama ilginç bir yolla..

Ayıp oluyor!




Reggie Evans
'la Chris Kaman arasındaki ribaunt(!) mücadelesi..

ps: Bir Colorado atasözünde değinildiği gibi;
Bu hareketin cezası altı aydan başlamıyorsa, o eyalette hukuk sistemi çökmüş demektir..

Chuck Hayes



Daha kötüsünü görmedim..

Michael Ruffin




NBA
'deki varlığını şüpheyle sorguladığım 3-5 adamdan biridir Michael Ruffin ama şu hareketiyle gerçekten boyut atlamış diyebilirim. Hayır, bir insan kurnazca bir hareket yapayım derken bu kadar da rezil rüsva olmaz ki yani. Eddie Jordan'ın yerinde olsam ıslak sopayla döverdim diyerek noktalıyorum..

ps:
Arenas'ın sondaki bakışına dikkat..

Quinton Hosley




Quinton Hosley'den, sahalarda görmek istediğimiz hareketler..

19 February 2008

Kral çıplak!




Liverpool
'a can-ı gönülden bağlı bir futbolsever değilim açıkçası. Ama bu, hele ki Şampiyonlar Ligi söz konusuysa kendilerine destek vermediğim anlamına gelmiyor tabii ki. Gerek kültürleri, gerekse de kulüp profilleriyle birçok takımın önüne yazabilirim isimlerini. Inter'i ise oldum olası sevemedim. Yıllardır Juventus ve Milan'ın, hatta zaman zaman Roma'nın gölgesinde kalan, bunun getirdiği psikolojik baskıyı göğüsleyemeyen ve asla 'büyük takım' sıfatını taşıyamayan bir camia olarak yer ettiler gözümde..

Bütün bu şartlar birleştiğinde, Şampiyonlar Ligi'nde çeyrek final öncesi turun ilk randevusunda rengimi seçmem zor olmadı diyebilirim. Hatta, iki takımın Anfield Road'da sahne alacağı maç öncesinde, gerçek İngilizlerin, sahte İtalyanlara güzel bir ders vereceğini umuyordum ki yanıltmadıkları için de teşekkürü ayrıca bir borç bilirim..

Maça beklendiği gibi baskın başlayan taraf Liverpool'du ama Inter'in bu sezon tek mağlubiyetini aldığı Fenerbahçe karşılaşmasındaki defans hattından tek bir isim bile Anfield Road'da sahaya sürülen geri dörtlüde yer almayınca, 'Kırmızılar'ın atak varyasyonları kısıtlanıyordu haliyle. Benitez, bu sıkıntıyı aşabilmek amacıyla bu sezon pek de ilk 11'de yer vermediği Ryan Babel'i sahaya sürmüş olsa da Inter, en geç kendi 18'inin önünde rakibinin gazını almayı başarıyordu bir şekilde. Tabii Marco Materazzi, 30. dakikada Inter adına olumlu sayılabilecek bu senaryoyu bozana kadar..

Fernando Torres'i ters bir topta arkasına kaçıran Materazzi, biraz da ağır sayılabilecek bir karar sonrası çift sarı karttan oyun dışına gönderildiğinde, satranç tahtasındaki taşların da yeri bir hayli oynadı haliyle. Bu dakikadan itibaren, maç tam anlamıyla tek kaleye döndü. Farklı bir kurguya bürünen İtalyan savunması, sağlı-sollu gelen 'Ada sakinleri' karşısında oldukça zor anlar yaşamaktaydı ancak kilit bir türlü açılmıyordu işte..

Bütün bu serüven 85. dakikaya kadar aynı tekdüzelikte devam etti lakin bu dakikada sahneye çıkan Kuyt, skor terazisinde Liverpool hanesine ilk taşı koymayı başardı. 'Kaptan' da Kuyt'un hemen ardından, dakikalar 90'ı gösterirken yaptığı vuruşla turun kapısını ardına kadar açmış oldu..

Şahsen, Inter'in bu skorun altından kalkabileceğine inanmıyorum. Ama üzerine konuştuğumuz konu futbol olunca, ettiğimiz kelama 'kesinlik' katmamak gerektiği de malum.. Neyse, maçın hikayesi budur özetle, fakat burada ara verip bir-iki yorum yapmak istiyorum..

Öncelikle
Benitez'in, maçın başından sonuna dek tek bir olumlu orta girişiminde bulunamayan Finnan'a nasıl tahammül edebildiğini anlamış değilim. Halbuki, 'post red card' dönemde Inter savunmasının solunu teslim alan Maxwell, Liverpool'un sağ kanattan yaptığı bindirmelerde etkisiz kalırken, 'Kırmızılar'a birçok kanat organizasyonu imkanı tanıyordu. Ancak bu hamlelerin her biri, 'gününde olmayan' diyerek geçiştireceğim Finnan'ın ayağında geçersiz kılınıyordu. Bu yüzden, Pennant'ın oyuna girişinde -hem Peter Crouch da sahadaki yerini almışken- İspanyol teknik adamın biraz geç davrandığını düşünüyorum. Tek bir pozisyona bakarak ahkam kesmek saçma, kabul ediyorum ama ilk golün -hedef şaşmış olsa da- Pennant'ın ortasıyla geldiğini hatırlatmak isterim. İkinci golde de efektif alanın sağ taraf olduğunu söyleyebiliriz belki ama Gerrard'ın vuruşuna haksızlık etmek istemiyorum açıkçası..

Bir diğer nokta; Inter'in oynadığı oyundan artık gerçekten sıkıldığımı farketmiş olmam. Tamam, ligde bilmem kaç maçtır kaybetmiyorlar, sezondaki tek yenilgilerini defans hattını evde bıraktıkları Fenerbahçe maçında aldılar, bu maçta da 60 dakikayı 10 kişiyle oynadılar, falan filan. Ama bir takımın, hele ki Serie A gibi bir ligde açık ara şampiyonluğa koşan bir takımın, hücum çeşitliliği tek bir adamın ayağına bırakılmamalı, bunu kabul edemiyorum. Ibrahimovic'in bireysel yetenekleriyle, sihri alınmış İtalya Ligi'nde bir yere gelinebiliyor belki. Ama iş Şampiyonlar Ligi boyutuna taşındığında, her sene olduğu gibi bu sene de 'Kral çıplak!', kimse kusura bakmasın..

Liverpool resmi sitesindeki maç özetinde, karşılaşma güzel bir biçimde anlatılmış. Gerrard'ın golündeki iki kelimelik ifade ise aslında bütün bu tabloyu başarıyla özetlemekte;

85 mins : GOAL! Dirk Kuyt: Pennant's cross eventually comes to Kuyt who hits a bouncing shot beyond Julio Cesar
88 mins : Anfield has gone wild. What a turnaround for Dirk Kuyt

89 mins : GOAL! Steven Gerrard: Steven Gerrard doubles Liverpool's advantage with a deflected shot from distance. Totally deserved
..

http://www.liverpoolfc.tv/match/last_match/match_report/index.htm

hint:
Fenerbahçe maçı, sol bek, Materazzi'nin kırmızı kartı, Maxwell, Chivu..

Ve damalı bayrak..




Jason Kidd'in başını çektiği takasta 'finish' çizgisi nihayet geçildi..

Önceki yorumlarda takası enine-boyuna yorumlamış ve Devean George'un vetosu nedeniyle yarım kalan hesabın bir hafta içerisinde görüleceğini ifade etmiştim. Mavericks ve Nets yetkilileri de boş durmamış ve bu senaryonun gerçekleşmesi için gerekli düzenlemeleri yapmışlar. Hesabın 'assets-liabilities' bölümlerindeki iki ufak değişiklikle çözüme ulaşılmış gibi görünüyor şimdilik. Resmi açıklamanın ise bir-iki gün içerisinde yapılması bekleniyor..

Değişiklikler nedir diyecek olursanız; takasın iptalinde başrolü oynayan Devean George'la, "Nets'e giderim ama onlar da kontratımı satın alıp beni serbest bıraksın ki Mavs'e geri döneyim" gibi samimiyet düzeyini gereksizce zorlayan açıklamalarda bulunan Jerry Stackhouse takastan çıkarılırken, yerlerine Keith Van Horn ve Trenton Hassell monte edildi. Mavericks, Van Horn'u 'sign&trade' yoluyla takasa dahil ederken, diğer parçalarda bir oynamaya gidilmedi..

Kidd'in, All-Star arasından sonraki ilk Nets antrenmanına çıkmaması da artık bu işin resmiyete dökülmesine saatler kaldığının habercisi aslında. Bu arada, Mavericks yolcusu diğer isimler; Antoine Wright ve Malik Allen'ın da Kidd'le beraber, günü yan gelip yatarak geçirenlerden olduğunu ekleyelim..

Artık bu işin buradan döneceğine daha önce de belirttiğim gibi inanmıyorum. Resmi imzaların ardından maçlar bir oynanmaya başlasın, takasın her iki taraf adına izdüşümlerine de bir göz gezdiririz..


'Kidd to Mavericks!': http://medreruno.blogspot.com/2008/02/kidd-to-mavericks_13.html
'George: İtirazım var!': http://medreruno.blogspot.com/2008/02/george.html

14 February 2008

George: İtirazım var!




Jason Kidd
'in Mavericks'e takasına bir önceki post'ta değinmiş ve konu üzerine uzunca bir ahkam kesmiştim. Gel, gör ki; takasın Mavericks tarafındaki isimlerden Devean George, şimdilik bu girişimin resmiyete dökülmesini engellemiş durumda..

George'a bu yetkiyi veren; sahip olduğu kontrat. George'un Mavs'le imzaladığı sözleşmede, 'Early Bird exception' geçerli ve bu, kendisine 'takas vetosu' gibi ayrıcalıklar tanıyor (Yazının sonuna konuyla ilgili bir bilgi iliştireceğim). Bu yüzden, NBA'de dengeleri bir hayli değişterebilecek bu takasın yürürlüğe girmesi için bu sorunun çözülmesi gerekiyor..

Konuyla ilgili bir açıklama yapan Mavericks koçu Avery Johnson, şu an için takasın gerçekleşme ihtimalinin olmadığını ancak bir çözüm bulmaya çalıştıklarını söylüyor. George'un menajeri Mark Bartelstein ise kimsenin işini zorlaştırmak istemediklerini belirtiyor ve ekliyor, "Nasıl ki takımlar, oyuncu alma-bırakma ve benzeri kararlarla, kendileri için en iyi olanı yapmaya çalışıyor, benim de görevim, menajeri olarak George için en iyi olanı sağlamak". Bu açıdan baktığımızda George'un bu girişiminde haksız olduğunu söylemek güç. Sonuçta NBA, işçi sınıfındaki oyunculara kullanabilecekleri haklar veriyor ve oyuncuların bu haklardan yararlanması için hiçbir engel yok..

Dün Mavericks'in Portland'ı yendiği maçta, Josh Howard'ın yokluğunda ilk beş olarak sahaya çıkan ve 11'de 0 şut isabetiyle oynayan George ise kendisine gösterilen tepkiden rahatsız. Seyircilerin, bu hamlesinden ötürü kendisini suçladığını söyleyen George, "Her şeyi berbat ediyorsun", "Bencil olma Devean", "Kidd'i istiyoruz" şeklinde tepkiler aldığını ifade ediyor. Dallas'ta 'kötü adam' rolünün yeni sahibi belli anlaşılan..

Takasa dönecek olursak; en nihayetinde bu pürüz giderilecek ve bir çözüm bulunacaktır. Artık George'u takastan mı çıkarırlar, yoksa ikna mı ederler, bilemem. Ama bildiğim bir şey var ki; bu takas, hele ki bu raddeden sonra, öyle ya da böyle en geç bir hafta içerisinde resmiyete dökülür. Bu yüzden, takas gerçekleşmiş gibi yapıp, konuyla ilgili diğer açıklamalara bir göz atalım..

Nets koçu Lawrence Frank, Kidd'in özel ve gerçekten sevdiği bir oyuncu olduğunu, ancak iki taraf için de yolların ayrılma vaktinin gelmiş olduğunu söylüyor kısaca. 'Hall of Fame' kalibresinde bir oyuncu kaybettiklerini, fakat karşılığında gelecek olanlar ve daha sonra kadrolarına katacaklarıyla birlikte Nets basketbolunun yeni bir çağa gireceğini de ekliyor..

Jerry Stackhouse ise daha New Jersey'e ayak basmadan huzursuzluk çıkartanlardan. "Kontratımı satın alıp beni serbest bıraksınlar, ben de Mavericks'e geri döneyim, evimi bile almıştım burada" şeklinde açıklamaları var. Takasa dahil edilme nedeninin de 'Sayıları birbirine uydurmak' olduğunu savunuyor. Bakalım, Nets yönetimi kendisinin bu taleplerine nasıl bir karşılık verecek..


* * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * *


George'un sözleşmesinde bahsi geçen; 'Larry Bird exception' olarak literatürde yer alan uygulamanın, 'Early Bird exception' şeklinde tanımlanan versiyonundan ibaret. Açıklayıcı olması bakımından; çok da detayına inmeden, bu iki terimin ne anlam ifade ettiğine bir bakalım o zaman;

Larry Bird exception: Bu uygulama, takımında en az üç sene geçirmiş olan bir oyuncunun, aynı takımla tekrardan sözleşme yapması durumunda, ücret ve kontrat süresi bazında çeşitli avantajlar elde etmesini sağlıyor. Buna göre oyuncu; başka bir takıma gittiğinde imzalayamayacağı 7 yıllık bir kontrat ya da ücret tavanından yüksek bir teklif alabilme imkanına kavuşurken, aynı zamanda oyuncunun takımına da kontrattaki bu ayrıcalıkları, 'salary cap' uygulamasından çıkarma imkanı tanınıyor. Larry Bird'ün de bu ayrıcalıklardan faydalanan ilk oyuncu olduğunu ve bu uygulamaya ismini verdiğini hatırlatalım..

Early Bird exception: 'Larry Bird exception'ın bir nevi yavrusu diyebiliriz buna da. Konsept aynı fakat bu kez üç değil iki yıl yeterli oluyor bu haktan yararlanmak için. Tabii, elde edilen avantajlar da bir öncekine nazaran kısıtlı oluyor. Örneğin; 'Larry Bird exception' üzerinden yapılmış bir kontrat 7 yıla kadar çıkabilirken, yavrusunda bu rakam 2-5 yıl aralığında olabiliyor..

Daha detaylı bilgi için; http://en.wikipedia.org/wiki/NBA_Salary_Cap#Larry_Bird_exception

13 February 2008

Kidd to Mavericks!




Uzunca bir süredir dillendirilen takas nihayet gerçekleşti ve NBA'in en iyi oyun kurucusunun yeni adresi belli oldu; Dallas Mavericks!


Önce bir gelenler-gidenler dengesini oturtalım, üzerine konuşuruz daha sonra nasıl olsa..

Mavericks -> Nets : Devin Harris, Jerry Stackhouse, DeSagana Diop, Devean George, Maurice Ager,
3 milyon dolar + iki adet birinci tur draft hakkı

Nets -> Mavericks : Jason Kidd, Malik Allen

ps: Ayrıca ayrı bir takas olarak; Nets, Antoine WrightMavericks'e gönderirken, karşılığında bir adet ikinci tur draft hakkı aldı..



* * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * *


Öncelikle şunu söylemeliyim ki; ne Pau Gasol'ün Lakers'a, ne de Shaquille O'Neal'ın Suns'a geçişinin, güç dengelerinde bu denli majör bir oynamaya neden olduğuna inanmıyorum. Bu ligde, şu andaki form durumlarını ya da kapasitelerini göz önüne aldığımızda, bu iki oyuncudan her biri için en az on adet benzer kalibrede bir isim yakalamak hayli mümkün. Ancak söz konusu Jason Kidd olduğunda, en azından suyun bana ait olan tarafında, işler bambaşka bir hale bürünüyor..

Daha da açık izah etmek gerekirse; NBA şu anda, Kidd'in point guard pozisyonu için ihtiva ettiği anlamı taşıyabilen, hiç değilse bu anlama yaklaşabilen sadece iki oyuncuya sahip; Steve Nash ve Chris Paul..

Nash, yıllardır zaten Kidd'le karşılaştırılıyor ve iki MVP ödülüyle de kimilerinin gönlünde bir adım daha ötede yer alıyor. Yine de böyle bir çekişmede oyunu Kidd'den yana kullanacak bir birey olarak, ikili arasında karşılaştırma yapmanın bir sonuç getireceğine inanmıyorum. Farklı özelliklere sahipler ve bu özellikler onları pozisyonları için vazgeçilmez kılıyor. Chris Paul'e gelecek olursak; iki oyuncuya da tam olarak benzemiyor aslında. Nash kadar skor üretebilirken, Kidd kadar overall bir performans sergileyebiliyor. İkilinin bir karışımı diyebiliriz belki de. Ancak bahsedilen seviyeye gelmesi için önünde uzun bir yol var. Bu yolu kısa sürede aşacağını düşünüyorum fakat dediğim gibi; henüz bir Kidd değil..

İşte böylesine bir ortamda, pozisyonunda ligin en iyisi olarak gösterilebilecek bir isim, hem de ligin en iddialı takımlarından birine geçiş yapıyorsa, bu geçiş, neresinden bakarsanız bakın, hangi kriterleri kabul ederseniz edin, NBA'de 'sezonun takası' unvanını da beraberinde getirecektir, getirmelidir de..

Takası Mavericks yönünden incelediğimizde; 'defending champion' Spurs, Kobe-Gasol ikilisinin sürükleyeceği Lakers, Shaq takviyeli Suns, çıkıştaki bir Hornets, Melo-Iverson ortaklığında ilerleyen Nuggets ve geçtiğimiz sezon kendilerine adeta kabus yaşatan Warriors karşısında bir adım öne fırlamak adına yapabilecekleri en iyi takviyeyi yaptılar diyebilirim. Kidd'in yerini aldığı Devin Harris'i de ayrıca beğenirim lakin oyun kurucu pozisyonunda takımını şampiyonluğa kadar taşıyabilir mi tam olarak emin değilim, en azından şimdilik. Bundan iki-üç sene sonrasında ligin parmakla gösterilen oyuncularından biri olma potansiyeline sahip, kabul ediyorum. Ancak, Mavericks'in böyle bir zamanı var mı, o konuda şüpheliyim. Dolayısıyla; Jason Kidd'i Dallas'a getirmek, tek kelimeyle 'büyük' bir iştir. Tabii bu hamlenin getirilerinin, bir tek saha içinde görülmeyeceğinden de emin olabilirsiniz. Gerek pazarlama anlamında, gerekse de medya farkındalığı açısından Mavericks'in büyük bir sıçrama yapacağı inancındayım. Öyle ki; bu takasın Dallas'taki emlak fiyatlarına bile etkisi olacağını iddia ediyorum, düşünün yani (tamam, bu abartı oldu biraz)..

Neyse; bu, işin kulüpler boyutu. Oyuncular açısından bakacak olursak; Dirk Nowitzki'nin, iki sene önce Heat'e kaybettikleri finalden beri aldığı eleştirilerin haddi hesabı yok. Gerçek bir 'winner' olmadığı ve lider ruhu taşımadığı defalarca gazete sütunlarında ve internet köşelerinde karalandı, durdu. İşte tam da bu yüzden, Kidd'in gelişine en çok sevinen ismin kendisi olduğunu düşünüyorum. Daha önceleri Kenyon Martin, Richard Jefferson ve Vince Carter gibi oyuncuların ya isimlerini duyurmasında ya da kaybettikleri saygıyı geri kazanmasında birinci dereceden etkiye sahip olan Kidd, özellikle ikili oyunları başarıyla oynayabilen bir Nowitzki'nin üzerinde ne derece olumlu bir etki yapacaktır kestiremiyorum açıkçası. Kestiremiyorum derken; durumun pozitif olacağına inancım sonsuz fakat bunun sınırlarını şu an için kafamda çizemiyorum. Nowitzki'den ayrı olarak bir de işin Josh Howard boyutu var elbette. Howard'ın son iki sezonda yaptığı çıkışı göz önüne aldığımızda, yeni besin kaynağı Kidd'le gelebileceği nokta herkesi şaşırtabilir, şimdiden söyleyeyim..

Kısacası; Kidd-Jones (Wright)-Howard-Nowitzki-Dampier ilk beşi ve kenardan Terry takviyesiyle Mavs'in, en azından kağıt üzerinde en büyük şampiyonluk adayı olduğunu söylemek, hiç de tutarsız bir demeç olmayacaktır..

Gelelim Nets cephesine..

Kidd'in New Jersey'de mutlu olmadığı ve takasını istediği zaten bilinen bir gerçekti. Bu yüzden kendisiyle yolların ayrılmasını yadırgamıyorum. Sonuçta, Nets'in 2007-2008 sezonu ve takip eden bir-iki sezon içerisinde öyle ahım şahım bir hedefi olmadığı ortada. Peki, bu takas yapabileceklerinin en iyisi miydi? Esas soru bu..

Öncelikle Kidd'in boşalttığı koltuğa gelecek vaat eden bir isim koymak şarttı. Bunu ya Kidd'e karşılık genç ve potansiyelli bir point guard alarak yapacaklardı ya da Marcus Williams'ı ilk beşe yerleştirip, takımın diğer eksiklerini kapatacaklar, hatta belki de kontrat süresinin sonuna gelmiş oyuncuları takıma kazandırıp, önümüzdeki sezonlarda free agent piyasasına eli kuvvetli bir şekilde gireceklerdi. Devin Harris tercihiyle, ilk yolu seçtiklerini gösteriyorlar ki bu hamleyle yanlış bir işe imza attıklarına inanmıyorum. Harris, daha önce de belirttiğim gibi geleceği olan bir isim ve birkaç sezon içerisinde oyununu çok daha yukarı kademelere taşıyabilecek potansiyele sahip. Yanında gelenlere baktığımızda; Stackhouse'un, takımda Kidd'in gidişiyle ortaya çıkan lider ve tecrübeli oyuncu eksiğini, kontratının bitimine kadar kapatabilmesi muhtemel. Diop da Krstic, Boone ve Sean Williams'tan oluşan pota altına, savunma direncinin yanı sıra sertlik ve beraberinde çeşitlilik getirecektir. Ager ve George'un ise efektif bir oyun ortaya koyacağına inanmıyorum. Mavericks'in normal sezon derecelerinde başa güreşeceğini varsaydığımızda, alınan iki adet birinci tur draft hakkının da bir sürpriz olmadığı sürece, kilit bir ismi kadroya katma konusunda yardımcı olacağını sanmıyorum (Tabii, bu haklar Mavericks'e, farklı takaslar ve dolayısıyla farklı takımlardan geldiyse işler değişebilir ancak bu konuda bir bilgim yok henüz). Yine de genel bir bakışla, -Jones ve Diop'un da kontratlarının son senesinde olduğunu ve bunun yıl sonunda salary yönünden Nets'e avantaj sağlayacağını hesaba katacak olursak- söz konusu takasın Nets açısından da olumlu olduğunu söyleyebiliriz..

Harris-Carter-Jefferson-Krstic-Boone ilk beşi şu an için bir anlam ifade etmiyor olabilir fakat önümüzdeki bir-iki yıl içerisinde girişecekleri hamlelerle bu senaryoyu tersine çevirebilmeleri mümkün. En azından takımın iskeletini gençler oluşturuyor ve yeniden yapılanma sürecinde ihtiyaç duyacakları da tam olarak bu potansiyelli gençlerden ibaret..

Özetle; takasın artılarını ve eksilerini değerlendirdiğimizde çıkan sonuç, iki ayrı cephenin de hedefleri doğrultusunda mantıklı bir hamlede bulunmuş oldukları. Bütün bu anlatılanlar dışında, takasın başka boyutları ve ortaya çıkardığı farklı etkiler de olacak elbet. Kidd'in kariyerine başladığı yere dönüyor olması (kendisi Mavs'in '94 draft'ı 1. tur 2. sıra seçimiydi), iki kere çok yaklaştığı ancak bir adım gerisinde kaldığı şampiyonluk yüzüğüne artık daha makul bir yakınlıkta bulunması, Mark Cuban'ın yıllardır ektiğini, bu sene hiç olmadığı kadar iddialı bir halde toplayabilme ihtimaline erişmesi, Nowitzki'nin liderlik stresinden sıyrılıp, oyununa konsantre olma şansı yakalaması bunlardan sadece birkaçı..

Elbette bütün bu senaryolar, sonu belirsiz bir halde zaman girdabında salınmakta şu an. Fakat içimden bir ses, Kidd'in ilk göz ağrısı Mavericks formasıyla o girdabın bir köşesinde kendine eşsiz bir yer edineceğini fısıldıyor.
Fazla subjektif bir yazı oldu farkındayım ama şampiyonluk yüzüğünün, onu en çok hak eden parmaklara geçme zamanının geldiğini düşünüyorum, bundan gayrısı da pek umrumda değil açıkçası..

06 February 2008

'Shaq'a mı bu?




Miami'ye, Steve Kerr'ün heykelini dikseler yeridir. Tez zamanda 36 yaşına basacak Shaquille O'Neal'ı, Shawn Marion+Marcus Banks karşılığında Phoenix Suns'a postaladılar ve işin Phoenix kanadındaki imza Steve Kerr'e ait..

Nash ve arkadaşlarının yanına, önümüzdeki iki yıl boyunca ödenecek 40 milyon dolar karşılığında iki adet yorgun diz getiren Suns yönetiminde sular ne zaman kaynamaya başlar bilemiyorum ama "Bu bizi daha iyi bir takım yapacak" diyen koç Mike D'Antoni'den, gizliden gizliye sağlam bir beddua aldıkları kesin. Zira Shaq'ın gelişi, yıllar içerisinde oturttuğu small-ball sisteminde radikal değişikliklere gitmesini gerektiriyor. Bu sistemin parçaları arasındaki en önemli tamamlayıcılardan biri olan Marion'ın kaybedilmesi başlı başına bu makina düzenine ihanetken, bir de karşılığında bu sistemin en son ihtiyaç duyacağı oyunculardan birinin, 36 yaşında, hem de kontratının bitimine iki sene kala kadroya dahil edilmesinin altında yatan nedeni bulmaya çalışıyorum hala..

Neyse, gelelim bu ani gelişmenin öyküsüne; Marion sezon başında takımdan ayrılmak istediğini belirtmişti Suns yönetimine ve Amare Stoudemire ile aralarının bozuk olduğu söyleniyordu. Birkaç sezondur normal sezonda esen Suns'ta, işler play-off zamanı iyi gitmiyor, takım final yolunda bir yerlerde tıkanıyordu. Kimileri bu sistemin oyuncuları normal sezonda yorduğunu ve play-off temposuna girildiğinde vücutlarının iflas ettiğini söylüyor, kimileri de iyi geri koşan takımlara karşı yarı saha basketbolundaki üretkenlik zaaflarından dolayı sıkıntı yaşadıklarını savunuyordu. İlk seçeneği elemine etmek için sistemi değiştirmek, diğeri için pota altında oyunu domine edebilecek, aynı zamanda da pas yeteneğine sahip bir oyuncu bulmak gerekiyordu. Bu sezon tepetaklak giden Miami ise trade piyasasında bir mucize kovalamaktaydı şu aralar. Ellerinde birçok döküntü, bunların yanında da Wade, Shaq ve Haslem mevcuttu. Wade'i vermek takımı satmaya eşdeğer olduğundan, Haslem seçeneğine yönelebilirlerdi belki ancak o da underrated bir oyuncu olduğundan karşılığında kimi alırlarsa alsınlar büyük bir fark yaratmayacaktı. Geriye bir tek Shaq kalıyordu bu durumda. O da sakatlıklarla boğuşuyor ve bir türlü katkı sağlayamıyordu, en basit ifadeyle piyasası yoktu. Taa ki Suns devreye girene kadar..

Steve Kerr, takımla ilgili eleştirileri haklı bulup da iki ayrı muhtemel sorunu tek potada eritecek bir çözüm olarak Shaq isminde karar kıldığında, Miami'deki kimsenin buna itirazı olduğunu tahmin etmiyorum. Geriye bir tek 'The Diesel'ın sakatlığıyla ilgili şüpheler kalıyordu. Onu da Phoenix'teki kontrollerle birlikte giderdiler ve sezonun en çarpıcı takaslarından birine imza atıldı..

Bu hamle kime ne getirir, kimden ne götürür bilmem ama Steve Kerr, ne yaptığının farkında olduğunu söyleyip, bu takımın zamanında -Kurt Thomas varken- Shaq'la oynayacaklarına benzer bir basketbol oynadığını iddia etse de ben işlerin o kadar toz pembe olacağına inanmıyorum şahsen. Bir kere, takımın en iyi bire bir savunmacısını kaybettiler ki zorlandıkları alanlardan biri de buydu. Shaq'ın gelişi takım savunmasına katkıda bulunacaktır elbette ama Suns gibi tempoyu seven bir takımın, istatistiksel olarak daha az sete set hücuma ve takım savunması gerektirecek pozisyonlara maruz kaldığı bilinen bir gerçek, dolayısıyla bu takımın savunma karakterine uygun olan isim Marion'dı, Shaq değil. Ayrıca Kerr, ihtiyaçları olanın; hızlı hücumu başlatacak ribauntlar olduğunu söylerken, Shaq'ın da bunu gayet rahat başarabileceğini eklemiş. Yalnız unuttuğu bir şey var ki gönderdikleri Marion, bu takımın en çok ribaunt alan adamı..

Heat açısından bakacak olursak; takasın benim nazarımda ağır basan tarafı olduklarını söyleyebilirim ancak Marion'ın da yeni takımında, Nash güdümlü istatistiklerine ulaşamayacağı ayrı bir gerçek. Kendi pozisyonunu hazırlayabilen bir oyuncu değil ve beslenmeye ihtiyacı var, bu servisleri ona Heat'te kim sağlar bilemem. Ayrıca, kendisine en uygun basketbolu oynayan Suns'ın ardından, "Topu Wade'e ver, seyret!" anlayışındaki yeni takımına ayak uydurmakta zorlanacaktır. Yine de kabus gibi bir sezon geçiren Heat'e katkıda bulunacağı söylenebilir..

Shaquille O'Neal gerçek anlamda büyük oyuncudur, basketbolunu bir kenara koyup baktığımda da hayranlıkla takip ettiğim bir karaktere sahiptir. Ama söz konusu böyle bir takas olduğunda, şartlara ve karşılığında verilen oyunculara bakıp, "Ne alaka?!" diyesi geliyor insanın..

Tabii bu takasın, bir de oyuncular ve koçlar tarafından nasıl değerlendirildiğine bakmak gerekiyor. En ilginç demecin Raja Bell'den geldiğini söyleyerek başlayabiliriz mesela; "Bana uyar, Los Angeles'a gittiğimizde taraftarların bir numaralı düşmanı ben olmayacağım artık" derken, Kobe'yle yaşadığı sürtüşmelerin de etkisiyle yükseldiği "sevilmeyen adam" mertebesinden, Shaq'ın gelişiyle kurtulacağını düşünüyor ancak Staples Center'a ilk ayak basışında bu fikrini ona yedireceklerini tahmin ediyorum. 'Post-Marion' dönemde pivotluktan, esas pozisyonu 4 numaraya kayacak olan Amare Stoudemire, "O bir şampiyonluk daha istiyor ve birlikte bu yolda yürüyebiliriz" derken, kendisiyle konuştuğunu ve Shaq'ın bir an önce oynamak için sabırsızlandığını iddia ediyor. Pat Riley ise 'Big Daddy'i çok sevdiğini, aralarında bir problem olmadığını söylerken, yeniden yapılanmaya gittiklerini, bu yüzden de yolları ayırmak zorunda kaldıklarını vurguluyor..

Özetle; şu an her kafadan bir ses çıkıyor ve suların biraz durulması lazım. Ben hala Suns'ın Marion'a karşılık daha iyi bir tercih yapabileceğini savunsam da olmuş-bitmiş bir olay üzerine daha fazla kafa yormaya gerek yok. Hesabın geri kalanı parkede tamamlanacak nasıl olsa. İzleyip, görelim..