30 January 2008

Artık yeni sözler söylemek lazım..



11 Şubat 2007 / İstanbul..


Galatasaray’ın, Ümit Karan’ın dört golüyle Vestel Manisaspor’u 4-0 yendiği maçın son düdüğü çaldığında keyifliydim açıkçası. Stadın kapısından çıkarken, bir yandan kuzenimi ilk kez Ali Sami Yen’e götürmüş olmanın hoşnutluğunu yaşarken, bir yandan da 4-0’lık galibiyetin tadını çıkarıyordum. Sahadakiler –özellikle de Ümit-, sanki durumdan haberdarmış gibi, bu ilk tecrübesinde kuzenimi dört golle selamlarken, hem bir çocuğun futbola dair silinmeyecek güzel bir anısında başrollerini garantilemiş, hem de bir gün önce Rize’de üç puan kaybeden Fenerbahçe’yle aralarındaki puan farkını dörde indirmişlerdi. Daha iyi bir tablo düşünemiyorum şahsen. Bu galibiyet, en parlak günlerini yedi sene geride bırakmış bir takımın, o günlerin ardından gelen sıkıntılı bir dönemde kendisiyle gönül bağını koparmamış 18 yaşında bir taraftarına sunabileceği hediyeler içinde en anlamlısıydı belki de..

Ne kadar görkemli bir tarihe sahip olursanız olun, bugünün çocuklarını etkilemek için yeni şeyler söylemek zorunda olduğunuz bir dönemde yaşıyoruz. Hala kazanan bir takım olduğunuzun altını çizmediğiniz sürece, kimse sizin bir zamanlar ne yaptığınızla ilgilenmiyor artık. Örneğin; Nottingham’daki bir lise öğrencisi için Nottingham Forest'ın 1970’lerin sonundaki 42 maçlık yenilmezlik serisi ya da ’79-‘80 Avrupa Şampiyonlukları ne kadar önemsizse, Brian Clough ve Trevor Francis isimleri de bir o kadar yabancı ve anlamsız bugün için. Bir nevi mahkumiyet de diyebiliriz buna. Her başarının diyeti, er ya da geç ödeniyor bir şekilde..

İşte tam da bu nedenlerden dolayı; Galatasaray’ın o günkü galibiyetini, seçme şansının bu kadar arttığı, aidiyet duygusununsa giderek zayıfladığı bir dönemde kendisine yöneltilen sevgiyi ve bağlılığı diri tutmak adına önemli bir hamle olarak kabul edebiliriz..


11 Şubat 2007 / Minnesota..


Eğer ki birileri bundan yıllar sonra Boston Celtics’in tarihini inceleyip, önemli kırılma noktalarını belirleyecekse, 11 Şubat 2007’yi kalın bir çember içine alsalar iyi ederler..

Timberwolves deplasmanında alınan 109-107’lik mağlubiyet belki de kimsenin şaşıracağı bir sonuç değildi o gün için. Ancak ‘Keltler’ tarihlerinde ilk kez 18. kez üst üste bir maçtan boyunları önde ayrılıyordu..

Seneler boyu, efsane çalıştırıcıları Red Auerbach'ın yaktığı zafer purolarıyla özdeşleşen, 16 şampiyonlukla ‘NBA’in gelmiş geçmiş en başarılı takımı’ unvanına sahip Celtics’in düştüğü bu durum ne organizasyon, ne de şehir adına kabul edilebilir bir durum değildi elbet. Yıllardır süren gençleştirme operasyonu bir türlü bitmezken, izci kampına dönen takım, tepetaklak düşmeye devam ediyordu. Kısacası; Boston için harekete geçme vakti gelmiş hatta geçiyordu..

Geçmişin başarılarıyla uzunca bir süre daha ayakta kalınamayacağını fark eden Celtics yönetimi, bunun üzerine takıma olan ilginin giderek düştüğü ve artık şehrin odak noktasının tamamen NFL takımlarından New England Patriots’la, MLB temsilcisi Boston Red Sox’a kaydığı gerçeğini kabul ederek bir şeyler yapılması gerektiğine karar verdi, iyi de etti..

Bir yıldıza (Paul Pierce) ve bir yıldız adayına (Al Jefferson) sahiptiler. Bir de NCAA’de mücadele etse, kimsenin oradaki varlıklarını sorgulayacağını zannetmediğim bir ‘kalanlar ordusu’na. Bu durumda seçebilecekleri iki yoldan biri salary yönünden kısmen bir rahatlık içinde olduklarından ‘free agent’ piyasasına yönelmek, diğeri ise ellerindeki bozuk paraları bütünleyecek bir yer bulmaktı. Birinci seçenekte çok da fazla seçme şansına sahip olmadıklarından ikinci seçeneğe yöneldiler..

İlk önce draft gecesi 5. sıradan seçtikleri Jeff Green’i, yanına Wally Szczerbiak’la, Delonte West’i koyup, Ray Allen ve 35. sırada seçilen Glen Davis karşılığında Seattle Supersonics’e gönderdiler. Draft gecesinin, Knicks’in Zach Randolph hamlesiyle birlikte en çok konuşulan hareketi olacaktı bu. Böylece iki yıldız (Pierce, Allen) ve bir yıldız adayıyla (Jefferson), çıtayı bir kademe yukarı taşıdılar. Ancak yine de ellerindeki kadro yapısı, şehrin özlediği hedefler için hafif kalıyordu. Bir sihirli dokunuş daha gerekiyordu sanki..

Ve o dokunuş için bulabilecekleri en iyi ismi seçtiler. Yıllardır Minnesota kuyusunda debelenen ve mutsuzluğu son zamanlarda yüzünden okunan Kevin Garnett, artık Celtics’teydi. Üst üste 18. mağlubiyetlerini aldıkları 11 Şubat 2007 gecesi, kendilerine karşı 26 sayı, 11 ribaunt, 10 asistle triple-double yapan Garnett, belki de kaderin bir oyunu olarak, tarihine kara bir leke sürdüğü şehre bu kez kurtarıcı rolüyle gidiyordu. Geçmişinde kaliteli uzunlara sahip olmaya alışmış bir şehrin özlediği tablo, bu hamleyle resmedilmeye başlamıştı işte. Bill Russell, Robert Parish gibi isimlerin ardından Mark Blount ya da Raef LaFrentz gerçekten büyük hayal kırıklığıydı taraftarlar için. Ve bu kırılan hayalleri bir araya getirebilecek 2-3 oyuncudan birini; Kevin Garnett’i kadrolarına dahil ettiler..

Belki şehre bir film gelir’ dizesinden de büyük bir anlamı vardı bunun Celtics adına. Tekrardan kazanan ve başa güreşen bir takım olmak için ilk adımı atmışlardı. Takım, yıllardır TD Banknorth Garden’dan elini ayağını çeken taraftarlara bir umut veriyordu artık. Yeni ‘Keltler’ türeyecekti belki olağanca hızıyla. Oysa çok uzak değil, sadece geride bırakılan sezonda, Boston’lı bir çocuğun Celtics’i izleyip kahrolmak dışında yapabileceği o kadar çok şey vardı ki. Şimdi ise bir babanın, çocuğuna “İşte bu bizim takımımız” diyebileceği bir kadroya sahiptiler..

Çok basit, hatta saçma bir benzetme olacak belki ama nasıl ki Ümit Karan, o gece Ali Sami Yen’de attığı dört golle 18 yaşında bir çocuğa sarılabileceği bir hayal verdiyse, Garnett da yeni yetme Celtics taraftarlarının umudu olacaktı artık..

Boston, hala ‘NBA’in gelmiş geçmiş en başarılı takımı’ unvanına sahip ve bunu çok uzun yıllar boyunca koruyacak. Ama uzun zaman önce kaybettikleri heyecanı tekrardan yakalamış gibiler ve artık onların da maç günü babalarının paçalarından çekiştirip bir an önce salona gitmek isteyecek taraftarları var. En önemlisi de bu belki..

29 January 2008

22 adamın bir topun peşinden koşturması..




Kadınlarla erkekler arasındaki en büyük farkın fizyolojik değil, psikolojik olduğuna inandım hep. Bedensel ya da genital benzemezlikler dışında bir şeydi bütün bu ayrımı sağlayan. Sınırları hayali çizgilerle çizilmiş de olsa, mutlaklığı tartışılmayan onlarca yargıya varılmıştı bu konuda..

Neydi sahi bahsi geçen? Kadınlar daha duygusal, daha hassas ve daha soyutken, erkekler aksine ahşap, aksine duyarsız ve aksine somut kabul ediliyordu her coğrafyada. Gözyaşı; kadınların ilkyardım çantalarında taşıdıkları ufak şişelerinde kullanılmayı bekleyen gizli bir silahken, erkeklere yasaktı ilelebet. Zevk düşkünüydü erkekler, doyumsuzdular, cinsel güdülerinin peşinde, bir hayli yabani ve nadiren medeni olarak sürdürdükleri evrim zincirlerini, kartları tamamen açık bir halde devam ettiren, acımasız, kavgacı ve oldukça gürültücü varlıklardı. Bir kadın ne kadar değerli bir tabloysa, bir erkek de o tablonun peşindeki 'açgözlü bir vandal'dı sadece..

Yine de bu işte bir yanlışlık vardı sanki. O hep şikayet edilen erkeklerden çıkmamış mıydı bir kadın uğruna kendinden vazgeçenler, bütün doğrularını bir yana koyup değerlerine ters düşenler? Anlamadığı bir şey vardı kadınların ya da anlamazlıktan geldiği. Fark etmiyorlar belki ama dünya eğer birilerinin parmağının ucunda dönebilecek kadar oynak ise eğer, o parmak erkeklere ait olmadı hiçbir zaman..

İşte farkına varamadıkları bu basit gerçek yüzünden eleştiriyor kadınlar, bu yüzden bir erkeğe en yalın anlamıyla ‘manasız' gelecek bir sorunu büyütüyorlar her defasında ve yine bu yüzden karşılarındaki erkeğin doğaçlama ve bir o kadar sıradan bir sözünün ardında farklı ya da gizli bir anlam peşine düşüyorlar..

Ama bakın açık açık söylüyorum; hayat dediğin tek bilinmeyenli bir denklemden öte değil bizler için. Başı sonu belli bir oyun sadece. İçini doldurmaya çalışıyoruz kendimizce, hepsi bu.. İşin içine kadın faktörü girmediği sürece her şeyin basit bir açıklaması bulunur gizli defterimizde. İnanması zor biliyorum, söylemiyoruz belki ama gizli defterlerimiz var bizim de..

Sabah camdan baktığında güneşi görüyorsan, o gün sıcak geçer” yazar mesela içinde. Kapalıysa soğuktur kesin, bulut varsa yağmur yağar. Bir çocuğun ağlaması kötüdür, pokerde eline gelen iki as ise iyi. Kırmızıda durur, yeşilde geçeriz. Athena ayarsız bir gruptur ama ‘An’ diye bir şarkı bile sevmemiz için yeterlidir onları, Teoman’dansa hoşlanmayız pek. Mansur Forutan çok basit bir dille tercüman olurken hislerimize, Tuna Kiremitçi dediğin sakızdan çıkan dört satırlık bir derlemedir gözümüzde. Fenerbahçe Galatasaray’ı, Galatasaray Beşiktaş’ı, Beşiktaş da Fenerbahçe’yi yener. Dennis Bergkamp, David Beckham’dan iyi bir oyuncudur mesela. Sean Penn mi, Johnny Depp mi deseler Sean Penn’i seçeriz. En güzel kadın annemizdir ve gerçek sevgiyi ondan görürüz. Bir yaşa kadar ‘Superman’ kabul ettiğimiz ancak bir yaştan sonra kıyasıya eleştirdiğimiz babalarımıza benzemeye başlarız yine bir yaştan sonra ve garip bir mutluluk duyarız bundan. Sevmemiz gereken bir kadın olur hayatımızda ama zorunluluktan değil gerçekten severiz değdiğine inanırsak. Mutluluğun peşinden koşmayız, koştukça yorulup daha da uzak düşeceğimizi biliriz. Oluruna bırakır, herkesi ve her şeyi olduğu gibi kabul ederiz. “Evet” her zaman “Evet”, “Hayır” her zaman “Hayır”, “Belki” ise çoğunlukla “Hayır” demektir..

Bu kadar basit düşünüyoruz işte, inandırıcı olmak gibi bir derdimizse olmadı hiç. Hoş, gizli defterlerimizin yanıldığı zamanlar da oluyor elbet. Güneşe aldanıp ıslanıyoruz bazen, elimizdeki iki asa güvenip elde avuçta ne varsa kaybedebiliyoruz ya da. Tek fark; telafisi olduğuna inanıyoruz hepsinin. Duke Ellington’ın dediği gibi; bir sorunu, yapabileceğimizin en iyisini yapmamız için bize verilen bir şans olarak görüyoruz. Ağlayıp, sızlamanın yaşamakta olduğumuz zamandan çalacağının ve hiçbir işe yaramayacağının farkındayız aslında..

Ama işte ne zaman ki bütün bu dediklerimi alt üst edecek bir kadın giriyor devreye, işte o vakit saçmalamaya başlıyoruz. Evde vakit öldüreceğimiz bir günde düzeltmeyeceğimiz sakalımızı, herhangi bir sosyalleşme olasılığından önce modifiye etmekten geri kalmıyor, üç pantolon, üç gömlekten dokuz farklı kreasyon çıkarmaya üşenmiyoruz. Tamam, kabul ediyorum; sırf bir kadına kendimizi beğendirebilmek uğruna 'siyah'a 'beyaz' dediğimiz bile oluyor. Yalan da söylüyoruz yani, düşünün artık..

Peki, bütün bunların karşılığında elimize ne geçiyor? Hiçbir şey tabii ki.. Yine paşa paşa azarımızı yiyip, memnuniyetsizlik içeren cümlelerle baş başa kalıyor, söylemediklerimizden ötürü suçlanıp, anlayışsız olmakla itham ediliyoruz..

Oysa biz ne istiyoruz? Dile getirdiklerimizin altında derin anlamlar aranmamasını, o denli derin düşünebilme kapasitesine sahip olmadığımızın bilinmesini, doğrudan olanı dolaylı olana tercih ettiğimizin görülmesini ve dışarıdan anlamsız görülen birçok şeyden sonsuz bir zevk alıyor olmamızın sorgulanmamasını..

Tamam, 22 adamın bir topun peşinden koşturması saçma olabilir, hatta sırf bunu izlemek için yağmurlu bir gece vakti, bir de üstüne para vererek stadyuma gitmemiz daha da saçma belki ama seviyoruz yani, ne yapalım? Bizim de anlam vermekte zorlandığımız çok şey var. Gün içinde attığımız her adımın anne ve babamıza vermediğimiz hesabını neden sevgililerimize vermekle mükellefiz mesela? Ayrıldığımız tek nokta; biz daha önce de belirttiğim gibi her şeyi ve herkesi olduğu gibi kabul etmeye çalışırken, karşı taraftan da aynı yaklaşımı beklediğimiz halde değişmeye zorlanıyoruz ve bütün bu 'kördüğüm'ün nedeni de burada yatıyor..

İsteğim tabii ki bütün bu düzeni baştan yaratmak değil, mümkün olanla imkansız arasındaki farkı görebiliyorum. Düğümü çözelim de demiyorum lakin biraz gevşetsek fena olmaz gibi geliyor. Bunun için de bir tutam empati yeterli olacaktır belki, bilemiyorum. Kadın gözünden erkeği, erkek gözünden de kadını anlamak zor zanaat sonuçta..

Bu kadar gevelemenin üstüne bağlayacak olursak eğer; sorun yaratmak ya da var olan bir sorunu büyütmekse eğer mesele, iki taraf da eli bir hayli güçlü oturuyor masaya. Marifet ise; masadan en az yarayla kalkmakta, hepsi bu..

28 January 2008

Yorumsuz..




Yer?
İstiklal Caddesi
Tarih?
25 Mayıs 2005
Amaç?
Milan-Liverpool Şampiyonlar Ligi Finali sonrası gezi-gözlem-inceleme
Kim bu?
Zafer sarhoşu İngilizler arasında karambole gelmiş, şaşkın bir deri ceketli
Sponsor?
Carlsberg perukları

27 January 2008

HBB ve El-Amin




Cahit Sıtkı Tarancı'nın 'Otuz Beş Yaş' şiirindeki ortalama ömür hesabına göre hayatının henüz 1/3'lük kısmını devirmiş bir insan evladı olarak nostaljiden dem vuracak değilim. Ama "Bir zamanlar bir HBB vardı, n'oldu ona?" desem hatırlayan olur elbet..

Garabet bir kanaldı bu HBB.. 'Türk'ün özel televizyon kanallarıyla imtihanı' sürecinin bir yansıması olarak kurulmuştu diye tahmin ediyorum. Yoksa normal bir beyin, böyle konsept yoksunu, böyle ne yaptığı belirsiz, çizgisi şekilsiz bir girişime ön ayak olmazdı gibi geliyor bana. Hani 'Business Channel', 'Discovery Channel', 'Nickelodeon' ya da 'NBA TV' olsun demiyorum ama sabah açtığında herhangi bir rock'n roll efsanesine, rastgele saatlerde Cenk'le Erdem'e, akşam üçüncü sınıf bir polisiye-gerilime, geceyi sabaha bağlayan saatlerde de ya bir NCAA ya da NFL maçına denk gelme olasılığınız olan bir televizon kanalından bahsediyorsak da durup, düşünmek gerekiyor "Bu ne ola ki?" diye..

Neyse, konu dağıldı, toparlayalım. Bütün bu hengame içerisinde hayranlıkla takip ettiğim ve o zamanlar kolay kolay başka yerlerde izleme fırsatı bulamadığım NCAA ve NFL maçlarıydı beni bu kanala bağlayan ve daha da ötesi bu yazıyı yazmama sebebiyet veren..

Memlekette bir allahın kulu 'quarterback'in ne olduğunu bilmezken, bu adamlar Dallas Cowboys-Washington Redskins maçını yayınlıyordu. Son derece alakasız bir şekilde Emmitt Smith isimli, 22 numaralı Dallas Cowboys oyuncusuna karşı büyük bir hayranlık besleme imkanı sunuyordu hatta. Televizyon yoluyla bir oyunun kurallarını çözmeye çalışmak, "Az önce aynısına üç sayı yazdılar, şimdi bir veriyorlar, bu ne şimdi?" tedirginliğini yaşamak, o kadar adamın saha kenarında ne işi olduğunu çözemezken, 'defans takımı' ve 'hücum takımı' kavramlarını keşfetmek vs. derken, ciddi ciddi Dallas/Merkez ikametgahlı bir ergen kadar sempati duymaya başlamıştım Cowboys'a. Tabii iş NFL'le de sınırlı kalmadı..

O zamanlar bir kulüpte ya da okul takımında top sektiren her kendini 'Jordan' zanneden basketbolcu adayı gibi ben de merdivenleri parmak ucunda çıkmanın bacak kaslarını inanılmaz ölçüde geliştireceğine inanıyor, takımın en uzunu olmama rağmen hala smaç basamamamın nedeni olarak ayakkabılarımın yeterince iyi hava tabanlarına sahip olmamasını gösteriyor, omzuma attığım boyum kadar spor çantasıyla fena halde karizmatik göründüğümü düşünüyor ve benim gibi okul takımında top oynayan ancak bunu ABD sınırları dahilinde gerçekleştiren ve belki de 2-3 yıl sonrasında NBA'e adım atıp, yıldız olacak NCAA oyuncularını seyretmekten büyük keyif alıyordum..

İşte HBB'nin yayımladığı bu maçlarda genelde takımları bilmediğinden dolayı tarafsız bir tutum sergileyen ben, bir değil birkaç maçını izlediğimden dolayı olsa gerek Connecticut'ı da ayrı bir yere koyuyordum. O sene -ki 1999'a tekabül ediyor- şampiyonluğa ulaşacak olan UConn'daki favori oyuncularımı belirlemeye bile başlamıştım hatta. Bunlar; ince fiziği ve etkili şutlarıyla dikkat çeken 2-3 numara karışımıyla, kısa boylu, toparlak gövdeli lakin o bünyeye göre bir hayli hareketli olan oyun kurucuydu. Birincinin ismi Richard Hamilton olmakla beraber, kendisi bir sonraki NBA Draft'ında 7. sırada Washington Wizards tarafından seçilecek ve bilindiği üzere üç yıl sonra Jerry Stackhouse ve diğer birkaç oyuncuyu daha kapsayan trade sonucu geçtiği Detroit Pistons'ta şampiyonluk yüzüğü takıp, ligin en önemli isimlerinden biri haline gelecekti..

Bu yazının HBB dışındaki diğer sebebi olan oyun kurucu ise bir sonraki draft'ta ikinci turdan Chicago Bulls yolunu tutacak ancak NBA'de tutunamayıp Avrupa yollarına düşecek Khalid El-Amin'di. 4-5 sene geride bıraktığım bir ismin Strasbourg ve Ramat Gan maceralarının ardından Beşiktaş'la sözleşme imzalayacağını ilk duyduğumda garip ama güzel bir his belirmişti içimde. Bu, en çok sevdiğiniz grubun daha önce hiçbir yerde yayımlanmamış olan bir şarkısını, gittiğiniz bir konserde ilk kez dinlemek ve ardından şarkı duyulmaya başladığında onu ilk dinleyenlerden biri olma ayrıcalığına sahip olduğunu hissetmek gibi bir şey sanırım ya da saçmalıyorum emin değilim. Ama El-Amin'in buralara adım atacağı kesinleştiğinde etrafımdakilere "Bu adam var ya Connecticut'un şampiyon takımında Richald Hamilton'la beraber oynuyordu" dediğimi hatırlıyorum. Hoş, aradan geçen bunca senenin ardından şu anda da aynı şeyi yapıyor olmam, kendi adıma düşündürücü bir durum galiba..

Neyse, El-Amin geldi, çok sevildi, ona özel bir ritüel bile oluşturuldu Beşiktaş tribünlerinde. Her faul atışı sırasında, giren şutun ardından gelen 'Aaamin!' çığlıkları birçoğumuzun kulaklarındadır sanırım hala. İki senede birçok maça çıktı, son saniye basketlerine imza attı, All-Star maçında MVP seçildi falan, filan ama bütün bu El-Amin çılgınlığının içinde taraftarı da olmadığım bir kulübün oyuncusuna nasıl olup da bu kadar sevgi beslediğime, Karşıyaka maçlarında sayı attığında nasıl üzülemediğime bir anlam verebilmem de bayağı bir zaman aldı diyebilirim. Sonunda onun çocukluk kahramanlarımdan biri olduğunu farkettiğimde taşlar yerli yerine oturuyordu sanki..

Konserde dinlenen o ilk şarkı gibi, gidilen ilk maçta tuttuğun takımın golünü atan ve kariyerinin kalanında ne yaparsa yapsın o golün bitmeyen kredisini yiyecek olan oyuncu gibi, üniversite için geldiğin şehirde kaldığın, o ilk tamamen sana ait olan ev gibi bir şeydi bu da..

Bir zamanlar, bugün tribünlerde adını bağıranlardan belki de hiçbirinin adını dahi duymadığı zamanlar, ben Khalid El-Amin'i, attığı sayıları, o toparlak gövdesini izliyor ve biliyordum. Sanırım bugün de birileri onun adına besteler yaptığında, hayranlık cümleleri kurduğunda ilk aklımdan geçen "Hey dostum, onu ilk ben gördüm!" gibi bir şey..

Fazlaca narsist, bir o kadar da şuursuz bir hareket kabul ediyorum ama yaptığımın mantıksızlığını düşünüp de keyfimi kaçıracak halim yok ve inanıyorum ki bu duyguları yaşayan tek insan da ben değilim..

Mutlaka birileri vardır ki; zamanında karşılıklı oynadığı adamı şimdi üst düzey bir takım forması altında seyrettiğinde ya da yıllar önce ücra bir sinema festivalinde izlediği film, bugün kulaktan kulağa yayıldığında ve hatta kimseler bilmezken kendisine gönderilen bir şarkıya aylar sonra kantinde yanına oturan adamın telefonunda zil sesi olarak rastladığında benimkine benzer duyguları hissediyor olsun..

Bir yerinden bağlamak gerekirse; ayrıcalıkların hayat kalitesini ve yaşanabilirliğin dozunu bir üst kademeye taşıdığına inanan bir insan olarak herkesin böylesi küçük zevklerine sahip çıkması taraftarıyım. Bir zamanlar ders çalışmayıp televizyona bakındığım, kanal olarak gudik HBB'yi seçtiğim ve bugün bu yazıyı yazmama sebebiyet veren adamı izlediğim için hiçbir zaman pişmanlık duymadım, aksine nadir başarılı hamlelerimden biri olarak adlandırabilirim bile..

Özetle; kimselerin bilmediği, kimselerin görmediği, kimselerin duymadığı ve bu bilmeyen, görmeyen, duymayanların sözü geçtiğinde burun kıvırdığı bir şeylere takılıp gitmenin de kendi içinde güzellikleri var. "Rahatsıza bak!" diyen de olacaktır, "Saçmalıyor" diyen de. Ama "Hey dostum, onu ilk ben gördüm!" demek de hoş bir duygu yani, inkar etmeyelim hadi..

15 January 2008

Soğuk bir günden arda kalan..




"Paylaşmayı bilmeyen çocuklar değildik aslında. Kalamış’tan beklentimiz, bir tatlı huzurdan öteye geçmedi hiçbir zaman. Bir od yakıp, bir oh çekmekti cümlemizi cezbeden, hepsi o…

Hoş, nereden bilecektik; her yeni güne, sırtımızda 'kayıp kuşak' yaftasıyla "Merhaba!" diyeceğimizi ve gün, yerini yavaş yavaş geceye bırakırken, o kuru kalabalığın içinde, yapayalnız bir halde, dudağımızda 'Son Sardunyalar', kendi dört duvarlarımıza döneceğimizi…

Hiç kalabalık olmadık ki biz. Yanlışlarımızı da sahiplenemedik bir türlü. Çizgileri nasıl kalın çektiysek, hayatı da 'biz ve geri kalanlar' olarak yaşadık hep…

Bireysellikte uzmandık, zira toplum içinde alıklaşmamız da bundan sebepti. Çok istedik kalabalık olmayı lakin bir türlü soyunamadık yalnızlığımızdan. Aşina değildik ya diğerlerine, korktuk hayli…

Şimdi ise en sol şeritte, depoyu yarılamış, son sürat ilerlemekteyiz. Önümüzdeki duvarların ürkekliği ise ceplerimizde saklı…

Kimimiz bu duvarlarda paramparça olacak ve biz dönüp, bir ufak ağıt yakacağız ardından. Özümsemediğimiz için, unutmak kolay olacak. Bir sonraki duvara kadar tabii…

Ölümü beklemek ne zor değil mi? Yoksa zor olan arkanda seni hatırlayacak birilerinin olmadığını bilmek mi?

Eyvallah, her cevap kolay bulunmuyor, esas olan yaşayarak öğrenmek ama içten içe de isterdik hani iz bırakabilmiş olmayı…

Öylece gelip geçmek zoruma gidiyor"

Lloyd Daniels




Türkiye'ye gelmiş en büyük basketbol efsanesidir bu adam. Kendisini izlerken aldığı keyfi, ne Petar Naumoski'de, ne David Rivers'ta, ne de Mahmoud Abdul-Rauf'ta tadamamış bir insan olarak, ortaokul zamanlarımda da olsa Galatasaray formasını giydiği '97-'98 sezonunu takip edebilmiş olmaktan dolayı kendimi oldukça şanslı hissettiğimi belirtmem gerek.

Detaylara girmek gerekirse; kaşları yoktur ya da yokluk sınırındadır.
NYPD Narkotik Şube'de kaydı bulunduğundan emin olduğum 'Swee'pea' lakaplı oyuncu, NBA'in en büyük yıldızlarından birisi olabilecekken, uyuşturucu nedeniyle kariyerini heba etmiştir. '67 Brooklyn/New York doğumlu Daniels, memleketi New York'ta sokak basketbolunun efsane isimlerinden birisi olarak kabul edilir. Hatta kendisini asfalt zeminde izleme şansına erişmiş olanlara göre, "Parkede Jordan neyse, sokakta da Daniels o'dur".

'94 yılında Queen's'te uyuşturucu pazarlığı yaparken vurulan ve ölümün eşiğinden dönen bu adamla ilgili hafızamda kalanları yokladığımda, her seferinde Galatasaray'ın Cagiva Varese ile oynadığı Avrupa Kupası maçı canlanıyor gözümde. İlk hatırladığım; maçın Ayhan Şahenk'te oynandığı. Varese'nin o zamanki kadrosunda, Gianmarco Pozzecco, Giacomo Galanda ve Alessandro De Pol gibi isimler olduğunu söylersem, sanırım Sarı-Kırmızılı takım için ne denli zor bir maç olduğu tahmin edilebilir.

İşte bu maçın ilk yarısını izleyenler, Türkiye'de şu ana kadar basketbol alanında sergilenen en iyi '
one man show'a tanıklık etmiş ayrıcalıklı bir kesimdir benim gözümde. Neden olarak Daniels'ın, ilk yarıyı 9'da 8 üç sayı isabeti ve 30 sayı ile tamamladığını ve son üçlüğünü yarı sahanın sadece birkaç adım önünden attığını söylemem yeterli olacaktır sanırım. Bu arada 'Mr. Ego' Pozzecco'nun da bu performans karşısında sinirden kudurduğunu da eklemeden geçemeyeceğim.

Ha ikinci yarıda ne oldu derseniz,
Lloyd Daniels maçı 33 sayıyla tamamladı. 'Swee'pea'nin ikinci yarıdaki bu hayal kırıklığı yaratan performansını, ilk yarının sonlarında De Pol'ün darbesi sonucu yaşadığı sakatlığa bağlıyor göz gezdirdiğim kaynaklar ancak tam olarak hatırlayamadığım için bir şey diyemiyorum. Soyunma odasında iki nefes alıp çıkmış da olabilir ikinci yarıya, bilemem. Tabii bu sıra dışı performanstan bahsederken, Tofaş'a karşı 36 sayıyla oynadığı maçı da bir dip not olarak düşmek lazım.

Neyse, diyeceğim o ki; böyle çaktırmadan, bir anda gelip geçen bir adamdı kendisi. Ancak hafızama, silinmemek üzere kazınmış olarak ayrıldı buralardan. Daha sonraları, kısa süreli bir
Toronto Raptors macerası yaşadı. Ancak, San Antonio Spurs, Philadelphia 76'ers, Los Angeles Lakers, Sacramento Kings, New Jersey Nets ve Avrupa'daki Galatasaray, AEK ve Scavolini Pesaro maceralarında olduğu gibi burada da kalıcı olamadı ve çekildi sahneden.

Şimdi nerelerde, ne yapıyor bilmiyorum ama dünyanın en büyük yeteneklerinden birisi olarak, içine düştüğü bataktan bir türlü çıkamaması, hem kendisi, hem hayranları, hem de basketbol için büyük bir kayıp olarak geçti tarihe. Özlüyoruz efendim, kendisini ve kendisi gibileri...

Ricard Rubio ve altyapı basketbolu




Ricard Rubio, tahmin ediyorum ki bu yazıyı okuyan birçok insanın henüz adını dahi duymadığı, '90 doğumlu bir basketbolcu. Dolayısıyla konuya girmeden önce Rubio ile ilgili daha ayrıntılı bir bilgi vermek gerekirse; son dönemde, altyapılar düzeyinde oldukça başarılı sonuçlara imza atan İspanyol basketbolunun, Pau Gasol, Juan Carlos Navarro, Jose Calderon, Rudy Fernandez ve Sergio Rodriguez gibi oyuncular sonrası yetiştirmekte olduğu en önemli yıldız adayı diyebiliriz kendisi için.

Joventut Badalona forması giyen Rubio, takımının ULEB Cup dahilinde Türk Telekom'la oynadığı karşılaşmayla birlikte geçtiğimiz günlerde ilk kez Türk seyircilerin önüne çıktı. Maçta 28 dakika sahada kalan genç oyuncu, mücadeleyi 29 sayı, 10 asist, 3 top çalma ile tamamlarken, salondaki birçok kişi izledikleri bu ismin kim olduğu konusunda meraka düşmüştü bile.

Aslında
Ricky'nin sahneye çıkışı için biraz daha gerilere dönmemiz gerekiyor. İspanya 1. Basketbol Ligi ACB'de mücadele eden en genç oyuncu olarak tarihe geçen Rubio, bu sezona kadar yaş ve tecrübe eksikliği nedeniyle çok da fazla forma şansı bulamadı. Ancak 2006 yılında ülkesinde düzenlenen Yıldız Erkekler Avrupa Basketbol Şampiyonası'nda sergilediği performans, kulaktan kulağa yeni bir basketbol mucizesinin doğuşunu müjdeliyordu.

Turnuvayı;
23.3 sayı, 12.8 ribaunt, 7.1 asist ve 6.5 top çalma ortalamaları ile tamamlayan oyuncu, özellikle final maçında Rusya'ya karşı inanılmaz bir performans ortaya koyarak, İspanya'yı şampiyonluğa taşıyan en önemli isim oldu.

İki uzatmaya giden maçta, toplam 49 dakika sahada kalan
Rubio, mücadeleyi 51 sayı, 24 ribaunt, 12 asist ve 7 top çalma ile tamamlarken, takımının 110-106'lık galibiyetinde başrolü oynadı.

Özetle; 1.92 boyunda olan ve point guard pozisyonunda görev yapan oyuncu, pozisyonuna göre hayli yüksek olan ribaunt ortalaması, hücumdaki ekstra potansiyeli, bunun yanında -6.5'luk top çalma istatistiğinden de anlaşıldığı üzere- savunmaya verdiği önem ile gelecekte büyük bir yıldız olacağının sinyallerini vermeye daha o günden başlamıştı.

Gelelim değinmek istediğim konuya;

Burada dikkat edilmesi gereken nokta; İspanyol antrenörlerin, oyuncunun gelişimini sürekli hale getirmek için özel bir yöntem geliştirmiş olması. Zamanında
Efes Pilsen altyapısının, Hidayet Türkoğlu için de uygulamış olduğu bu yönteme göre; boy olarak kendi yaş grubunda forvet pozisyonunda görev yapması doğal karşılanabilecek bir oyuncu, fundamental olarak gelişiminin hızlandırılması amacıyla henüz altyapılar düzeyinde guard pozisyonuna kaydırılarak çok yönlü bir oyuncu haline getirilmekte.

Bu sayede İspanyol basketboluna adım adım, oyun görüşü ve top hakimiyeti en az kalburüstü bir point guard kadar geliştirilmiş ancak 1 numara dışında 2 ve 3 numaralı pozisyonlarda da görev yapabilecek bir oyuncu kazandırılıyor.

Özellikle son dönemde NBA'de başarıyla görev yapan Avrupalı oyunculara göz attığımızda, "
Onları bu başarıya taşıyan en önemli etken nedir?" sorusunun cevabı olarak, "Gerçek pozisyonlarının gerektirdiği meziyetlerin dışındaki özelliklere de sahip olmalarıdır" diyebiliyorsak, tercih edilen yolun ne denli olumlu olduğunu da kavrayabileceğimizi düşünüyorum.

Örnek vermek gerekirse; bir şutör guard kadar düzgün bir bileğe sahip
Dirk Nowitzki, post-up oyunları üst düzeyde ve pas özelliği kuvvetli bir Pau Gasol, vasatın üzerindeki bir uzun oyuncunun boyalı alandan bulduğu sayı ortalamasına sahip bir point guard olan Tony Parker ilk akla gelen isimler.

Ricard Rubio'nun bu örneklerin düzeyine erişip erişemeyeceğini zaman gösterecek ancak buradan alınması gereken bir ders olduğu da aşikar.

Lakin bu sezon
Pınar Karşıyaka forması giyen ve önceki sezonlarda da Efes Pilsen, Galatasaray ve Beykoz'da boy gösteren Valentin Pastal'ın gelişimine göz attığımızda bu derslerin pek de layıkıyla alınmadığını görebiliriz.

Minik, yıldız ve genç kategorilerinde
Efes Pilsen altyapısında görev yapan Pastal, o dönemlerde kendi yaş grubunun en dominant oyuncularından birisi olarak göze çarparken, pivot pozisyonunda görev yapıyordu. İlerleyen seneler fiziksel olarak kendisine pek de bir şey katmamış olacak ki oyuncunun bundan 7-8 sene öncesindeki vücut yapısı ile şimdiki vücut yapısı arasında kalınlık dışında pek de göze çarpan bir fark yok. Bunun bir sonucu olarak da (A) takımlar düzeyinde pivot pozisyonu için yeterli fiziğe sahip olmadığından dolayı, Karşıyaka ve formasını giydiği diğer takımlarda zaman zaman 2 ve 4, genellikle de 3 numaralı pozisyonlarda görev yapmak zorunda kalıyor.

İşte problem de burada başlıyor. Zira altyapılarda kendi jenerasyonunun en önemli oyuncuları içerisinde ilk 10'a girebilecek düzeyde bir potansiyele sahip bu oyuncuya şu andaki pozisyonu yerine herhangi bir uzun oyuncuya verilen temel basketbol eğitimi verildiği için amiyane tabirle birinci lig düzeyinde hayli sıradan, zaman zaman da diğer oyuncular arasında sırıtan bir oyuncu izliyoruz.

Aslında bu tip hataları -
Hidayet ve Ersan benzeri birkaç örnek dışında- Türk basketbolunun genel düşünce yapısı ve buna bağlı hatalar olarak göstermek çok da adilane değil, farkındayım. Keza Avrupa genelinde bu tip hatalar sıklıkla yapılmakta. Ancak en azından bundan sonrası için daha özel önlemler alınabilir diye düşünmekteyim.

Takdir edersiniz ki bu tip standart dışı oyuncuları bulmak pek de kolay olmasa gerek. Elzem olan; benzeri örneklerle karşılaşıldığında, bu örneklerin gelişimini maksimuma çıkaracak hamleleri yapmaktan geçiyor.

Umuyorum ki
Ricard Rubio bu gelişimini sürdürüp NBA'de bile parmakla gösterilecek oyunculardan bir tanesi olacak. Ki aynı dileği bizim oyuncularımız için de yineliyorum. '87 ve sonrası doğumlu oyuncularımız içerisinde -Ersan İlyasova'yı bir kenara koyacak olursak-; Oğuz Savaş, Mehmet Yağmur, Ömer Aşık, Cenk Akyol, Serhat Çetin, Emre Bayav, Barış Hersek, Doğuş Balbay, İsmet Hacıoğlu, Mehmet Şahan, Bora Hun Paçun, Mehmet Şen, Birkan Batuk, Erdinç Balto, İbrahim Yıldırım gibi oyuncular, bu potansiyeli zorlayabilecek düzeyde. Hepsi de yıldız olsun demiyorum ama hiç değilse 2-3 tanesinin bu düzeye gelebileceğini umarak, ulaşılmaz bir hayal tasarladığıma da inanmıyorum açıkçası.

Sözün özü; Türk basketbolu özellikle
'79 jenerasyonu ile birlikte çok iyi bir ivme yakalamış durumda. Altyapıdan üst kademelere geçişte ve yönetim düzeyinde yapılan hatalar ise kimi zaman bu ivmeyi örselemekte. Dilerim ki bu süre zarfında kaybolup giden onlarca altyapı yıldızı ve diğer basketbol ülkelerinin doğruları Türk basketboluna yön veren ya da yön vermeyi planlayan insanlar için bir ders teşkil eder ve aynı hatalar yinelenmez.

Tabii bir de unutmadan; bütün bu işlerin, temele konulan her doğru tuğlanın, yapının geleceğini sağlamlaştırdığını unutmayan, yaratıcı ve bir o kadar da profesyonel yöneticiler sayesinde gerçekleştirilebileceğini hatırlatmak isterim. Bizdeki gibi; rant avcısı tanıdık yüzler ile bu işlerin yürümediği, şu ana kadar maalesef ki birçok kere kanıtlandı.

Petre'yi hatırlayan var mı?




Futbol, Türkiye’de her zaman için yergiye açık bir müessese olmuştur. Bundaki en büyük neden ise; ilgi sahibi olup, bilgi sahibi olmayan insanların, maalesef ki rant pastasından en büyük payı alıp, bu spor dalının yüzleri olarak ekranlarda boy göstermesi.

Bununla birlikte; kalite yoksunluğu, avamlık, kitle uyuşturuculuğu vb. suçlamaları, her platformda üzerine toplayan futbol, faydalanmak isteyene hayli cömert imkanlar sunan bir meşgale olduğunu birçok defa kanıtlasa da üzerindeki bu kamburu bir türlü atamayarak, gün be gün erimeye devam etmekte.

Sporun, hayata olan paralelliği ve kendi içindeki hikayelerinden bihaber tabela yazarlarımız ise, geçtiğimiz yıllarda, bu hikayelerden bir tanesini daha ıskalayarak, bu yüzeysellikten şikayetçi birçok sporseverin ekmeğine yağ sürmeye devam etti.

14 Eylül 2006'da oynanan
Beşiktaş-CSKA Sofia UEFA Kupası 1. tur ilk maçında bütün gözler, Beşiktaş'ın yeni transferleri; Delgado, Ricardinho ve Nobre'nin üzerindeydi. Sezonun ilk Avrupa Kupası maçında, yeni oyuncularının nasıl bir performans göstereceğini merak eden taraftarlar da stadı doldurarak görevlerini yerine getirmişlerdi.

Rakip
CSKA Sofia, bundan birkaç sezon öncesinde Galatasaray ile eşleşmiş, iki ayaklı bu randevudan galip ayrılan Galatasaray olmuştu. o zamanki kadrosundan Velizar Dimitrov, Ivaylo Petrov ve Yordan Todorov gibi isimleri kadrosunda muhafaza eden CSKA'da bu tanıdık yüzlerin yanında dikkati çeken bir isim daha vardı; Florentin Petre.

Menajerlik oyunlarına, saatlerini ve dahi günlerini harcamış olan birçok futbolseverin yakından tanıdığı Rumen oyuncu,
Dinamo Bükreş forması altında sergilediği başarılı oyunla, '90'lı yılların sonuna doğru adını duyurmaya başladı. Orta sahanın sağında ve ortasında mücadele eden Petre, hızı ve tekniği ile dikkat çekiyordu. yıldızı bu kadar çabuk parlayınca, doğal olarak hakkında çıkan transfer dedikoduları da artmaya başladı. Manchester United gibi Avrupa devlerinin, Dinamo Bükreş'in kapısını aşındırdığı bile söyleniyordu. Kısacası Petre için işler yolunda gidiyordu, ta ki o talihsiz kazaya kadar...

2000-2001 sezonu öncesinde, ailesi ile Tuna Nehri kıyısında balık tutmaya giden
Petre'nin oltası, başının üzerindeki güç kablolarına takılınca, vücudu yüksek voltajda elektrik akımına maruz kaldı. Yaşadığı şok öylesine büyüktü ki ailesi, bu sırada Petre'nin gözlerinden kan, ağzından ise köpükler geldiğini söyledi ancak doktorlar, apar topar hastaneye götürülen Petre'yi zor da olsa hayata döndürmeyi başardılar. Altı hafta hastanede kaldı. yapılan kontroller, bir daha futbola dönemeyeceğini işaret ediyordu ama o pes etmek yerine, mücadele etmeyi tercih etti.
30 Mart 2002'de oynanan
Dinamo Bükreş-Otelul Galati maçında sahaya çıktığında, talihsiz kazanın üzerinden 18 ay geçmişti. Başına gelen nasıl büyük bir talihsizlik ise geri dönebilmesi de o kadar büyük bir mucizeydi.

2004-2005 sezonunda, Şampiyonlar Ligi'nde
Manchester United ile eşleştiler. Bir zamanlar peşinden koşan 'Kırmızı Şeytanlar'a karşı oynayacağını duyduğunda ağzından dökülenler; "Benim için Manchester'a karşı oynamak bir rüya" oldu.

Ve aynı
Florentin Petre, 14 Eylül 2006'da İnönü Stadı çimlerine ayak bastı. Üzerindeki; Manchester United ya da herhangi bir Avrupa devinin değil, Bulgaristan Ligi'nin iddialı, Avrupa'nın sıradan takımlarından CSKA Sofia'nın formasıydı.

O talihsiz kazadan önce, kendisi için tasarladığı gelecek bu değildi elbette. Büyük bir Avrupa takımında top oynamak, Barcelona-Milano-Londra gibi şehirlerde yaşamak, üst düzey turnuvalarda mücadele etmek, posterleriyle duvarları süslemek çok daha cazip geliyordu doğal olarak.

Ama görüldüğü gibi hayat; beklentileri doğrultusunda bir yaşama sahip olmak isteyenlere, daima eşit mesafede olamayabiliyor. Yine de
Petre, hayata ve futbola tekrardan tutunarak, almayı bilenlere güzel bir ders verdi demek hayli mümkün.

Her hayal kırıklığında sahneden çekilenlere, unuttukları noktayı hatırlatması dileğiyle...

Kidd'i sevebilmek..





Mevcut dünya düzeni, insan hayatını çekilmez hale getirmeye devam ediyor. Bütün bu karmaşa ve keşmekeşin içerisinde bireysel alanlarının sınırlarını çizmeye çalışan yeni nesil, kendine ayırabileceği zaman konusunda sıkıntı yaşamakta. Yine de dilediğince değerlendirmekte özgür olduğu herhangi bir boş zaman dilimi uğruna, halihazırdaki boş zamanlarından feragat edip çalışmak zorunda kalanların durumdan pek de şikayetçi olduğunu söylemek zor. Zira düzen, çarkların kusursuz biçimde işlemesi ve insanoğlunun düşüncelere dalıp, etrafını sorgulayabileceği zamanlardan alıkonması için gerekli meşgaleleri yaratmakta hayli becerikli görünüyor.

Televizyon ve internet benzeri icatlar, yaratma sürecinde üstlenmeleri planlanmayan görevleri dürüst olmak gerekir ki layıkıyla yerine getiriyor. Ve en kötüsü de bu büyük yaygaranın içinde neyin iyi, neyin kötü olduğu ve doğru hayatın nasıl yaşanması gerektiği alt metinlerle bilinçaltımıza itinayla kazınıyor. Siyasette, iş dünyasında, ahlaki değerlerde, ikili ilişkilerde, toplumsal yaşamda, bir üniversite kantininde, sinemada, resimde, şiirde ve hatta sporda bile bu böyle.

NBA’i ele alalım; dünyanın en iyi basketbolcularının bir araya geldiği bu lig, bir pazarlama harikası olarak karşımızda dikiliyor. Yetenekleri bu ligde yer edinmeye müsait Yao Ming ve (bir nebze de olsa) Yi Jianlian gibi isimleri bir kenara bırakırsak, Wang Zhi-Zhi ve Yuta Tabuse benzeri oyuncular, uzakdoğu pazarından pay kapmak isteyen takımlar tarafından lige dahil ediliyor.

Ya da Jason Kidd, Shane Battier, Ray Allen gibi oyuncular hak ettikleri ilgiyi göremezken, ‘enn yükseğe sıçrayan, enn vahşi smaç basan, enn uzun havada kalan’ oyuncular birer uzaylı gibi gösteriliyor. Günün özetlerinden sonra gelen gecenin en iyi beş hareketinde, Marcus Camby’nin rakibini bayılttığı bir savunma performansına veya Brent Barry’nin aynı beklendiği gibi gerekli anda girip, gerekli anda attığı bir üçlüğe rastlayamıyorsunuz. Buna karşın aynı listeler, LeBron James’in açık sahada, hiçbir engelle karşılaşmadan vurduğu değirmen smaçlarından geçilmiyor. Derdim, yıllardır kusursuzca çalışan Tim Duncan isimli makinenin LeBron kadar ilgi görmemesi, Vlade Divac ve Arvydas Sabonis isimlerinin Amare Stoudemire’ın posterleriyle süslü odalarda anılmaması ya da yedi şampiyonluk yüzüğüne sahip Robert Horry’nin, kazandığı paranın minimum yüzde 30'unu Jason Kidd’e borçlu Kenyon Martin kadar ücret alamaması değil. Tepkim aslında, bunun ‘ihmalkarlık’ kavramından öte, bilinçli bir yönlendirme olmasına.

Zira, sponsorların ve en kaba tabirle paranın hüküm sürdüğü bir organizasyonda insanlara olabilecekleri ve çok çalışmadan da ulaşabilecekleri bir rol-model hazırlamak herkesin işine geliyor. Böylesine ‘fast-food’ bir ortamda, asırlardır ikinci plana atılmış bir ırkı müzik ve sporla kandırmaktan daha doğal ne olabilir ki? Verilmek istenen mesaj; "Sen de sadece şarkı söyleyip, o evlerde oturabilirsin, sen de Stromile Swift gibi sadece sıçrayarak milyon dolarlarla oynayabilirsin!".

Buna tamah edecek bir kitle mevcutken neden LeBron James yerine, o her pasını dünyanın en basit işiymiş gibi gösteren ancak yılların emeği ve bitmek bilmez bir çalışma azmiyle etrafındaki her oyuncuya sınıf atlatabilecek seviyeye gelen bir Jason Kidd figürünü parlatasın ki? Kimin işine gelir bu? Sponsorlar ayakkabılarını ‘daha yükseğe çıkmak için’ ya da ‘giy ve uç’ şeklinde pazarladığı sürece, bir ayakkabıyla ulaşılamayacak düzeyde şut mekaniğine, çok yönlü post-up oyunlarına ya da üst düzeyde oyun görüşüne sahip olmak kimin umurunda?

Bu ve benzeri dayatmalar hayatın her alanında karşımıza farklı şekillerde çıkmaya devam ediyor ve korkarım ki devam edecek. Birileri çıkıp yine neleri sevmemiz gerektiğini, nelerin tapılası doğrular olduğunu söylerken, bir yandan da genel algı ve beğeni kriterlerimizi çizmeyi sürdürecek. Yine de tavsiyem; hala elimizde tercih hakkı varken, ucundan, kıyısından da olsa bireyselliğin tadını çıkarabilmek. Çizilen sınırlar dahilinde bir hayat sürmek yerine, sınırları kendi başımıza çizebileceğimize inanabilmek. Böylesi, en azından kulağa daha hoş geliyor.