12 October 2008

Sunday; not sunny, but silent and grey!




Pazar günleri neden sevilmez anlam veremiyorum, hele ki sonbaharlarda..


Hiçbir zorunluluğun seni beklemediğini bilerek uyanmak, gözünü gri gökyüzünün buğulu ışığına açmak, camdan sinsice giren, hafif hafif esen, tenini dolaşan, yaşadığını hissettiren rüzgara kendini bırakmak..

Fonda iki şarkı;


Beirut - A Sunday Smile

a sunday smile you wore it for a while,
a sunday mile we paused and sang,
a sunday smile you wore it for a while,
a sunday mile we paused and sang,
a sunday smile and we felt true..

ve

Morrissey - Everyday Is Like Sunday

everyday is like sunday,
win yourself a cheap tray,
share some greased tea with me,
everyday is silent and grey..


Ve yine yeniden yaşadığını hissetmek, kendine zaman ayırmak, 'aylaklık' dinine sonsuz bağlılığını sunmak..

Kalabalığın içinde kalabilmek ve aynı zamanda kalabalıktan bu kadar uzak olabilmek..

Kurumaya yüz tutan yapraklarıyla, yavaş yavaş sallanan ağaçların kusursuz ayinini, elinde bir fincan kahven, yanında pezevengi sigaranla seyre dalmak..

"Aylak Adam"daki 'sinemadan çıkmış insan' tasvirinin bir benzerine bürünmek, insanlarla ve kendinle barışmak..

Yatağına uzanmak tekrardan, tavanda yüzler görmek, çocukluğunu hatırlamak, eski günlere dönmek, dostları hatırlamak, ardından bir kitaba dalmak, kahramanıyla özdeşleşmek, paralel bir evrende kaybolup gitmek;


to do list for today
!


"Dean Moriarty'yle Mexico City'ye gidilecek, Nicholai Hel'le karşılıklı go oynanacak, birilerinin mezarlarına tükürülecek, Eşitlik 7-2521'le kollektivizmin tüm ilkeleri bir bir çiğnenecek, Alper Kamu misali divan altında vakit geçirilecek, gösteri peygamberliğine soyunulacak.."


24 saatlik bir zaman diliminden daha başka ne beklenebilir ki?

No comments: