15 January 2008

Kidd'i sevebilmek..





Mevcut dünya düzeni, insan hayatını çekilmez hale getirmeye devam ediyor. Bütün bu karmaşa ve keşmekeşin içerisinde bireysel alanlarının sınırlarını çizmeye çalışan yeni nesil, kendine ayırabileceği zaman konusunda sıkıntı yaşamakta. Yine de dilediğince değerlendirmekte özgür olduğu herhangi bir boş zaman dilimi uğruna, halihazırdaki boş zamanlarından feragat edip çalışmak zorunda kalanların durumdan pek de şikayetçi olduğunu söylemek zor. Zira düzen, çarkların kusursuz biçimde işlemesi ve insanoğlunun düşüncelere dalıp, etrafını sorgulayabileceği zamanlardan alıkonması için gerekli meşgaleleri yaratmakta hayli becerikli görünüyor.

Televizyon ve internet benzeri icatlar, yaratma sürecinde üstlenmeleri planlanmayan görevleri dürüst olmak gerekir ki layıkıyla yerine getiriyor. Ve en kötüsü de bu büyük yaygaranın içinde neyin iyi, neyin kötü olduğu ve doğru hayatın nasıl yaşanması gerektiği alt metinlerle bilinçaltımıza itinayla kazınıyor. Siyasette, iş dünyasında, ahlaki değerlerde, ikili ilişkilerde, toplumsal yaşamda, bir üniversite kantininde, sinemada, resimde, şiirde ve hatta sporda bile bu böyle.

NBA’i ele alalım; dünyanın en iyi basketbolcularının bir araya geldiği bu lig, bir pazarlama harikası olarak karşımızda dikiliyor. Yetenekleri bu ligde yer edinmeye müsait Yao Ming ve (bir nebze de olsa) Yi Jianlian gibi isimleri bir kenara bırakırsak, Wang Zhi-Zhi ve Yuta Tabuse benzeri oyuncular, uzakdoğu pazarından pay kapmak isteyen takımlar tarafından lige dahil ediliyor.

Ya da Jason Kidd, Shane Battier, Ray Allen gibi oyuncular hak ettikleri ilgiyi göremezken, ‘enn yükseğe sıçrayan, enn vahşi smaç basan, enn uzun havada kalan’ oyuncular birer uzaylı gibi gösteriliyor. Günün özetlerinden sonra gelen gecenin en iyi beş hareketinde, Marcus Camby’nin rakibini bayılttığı bir savunma performansına veya Brent Barry’nin aynı beklendiği gibi gerekli anda girip, gerekli anda attığı bir üçlüğe rastlayamıyorsunuz. Buna karşın aynı listeler, LeBron James’in açık sahada, hiçbir engelle karşılaşmadan vurduğu değirmen smaçlarından geçilmiyor. Derdim, yıllardır kusursuzca çalışan Tim Duncan isimli makinenin LeBron kadar ilgi görmemesi, Vlade Divac ve Arvydas Sabonis isimlerinin Amare Stoudemire’ın posterleriyle süslü odalarda anılmaması ya da yedi şampiyonluk yüzüğüne sahip Robert Horry’nin, kazandığı paranın minimum yüzde 30'unu Jason Kidd’e borçlu Kenyon Martin kadar ücret alamaması değil. Tepkim aslında, bunun ‘ihmalkarlık’ kavramından öte, bilinçli bir yönlendirme olmasına.

Zira, sponsorların ve en kaba tabirle paranın hüküm sürdüğü bir organizasyonda insanlara olabilecekleri ve çok çalışmadan da ulaşabilecekleri bir rol-model hazırlamak herkesin işine geliyor. Böylesine ‘fast-food’ bir ortamda, asırlardır ikinci plana atılmış bir ırkı müzik ve sporla kandırmaktan daha doğal ne olabilir ki? Verilmek istenen mesaj; "Sen de sadece şarkı söyleyip, o evlerde oturabilirsin, sen de Stromile Swift gibi sadece sıçrayarak milyon dolarlarla oynayabilirsin!".

Buna tamah edecek bir kitle mevcutken neden LeBron James yerine, o her pasını dünyanın en basit işiymiş gibi gösteren ancak yılların emeği ve bitmek bilmez bir çalışma azmiyle etrafındaki her oyuncuya sınıf atlatabilecek seviyeye gelen bir Jason Kidd figürünü parlatasın ki? Kimin işine gelir bu? Sponsorlar ayakkabılarını ‘daha yükseğe çıkmak için’ ya da ‘giy ve uç’ şeklinde pazarladığı sürece, bir ayakkabıyla ulaşılamayacak düzeyde şut mekaniğine, çok yönlü post-up oyunlarına ya da üst düzeyde oyun görüşüne sahip olmak kimin umurunda?

Bu ve benzeri dayatmalar hayatın her alanında karşımıza farklı şekillerde çıkmaya devam ediyor ve korkarım ki devam edecek. Birileri çıkıp yine neleri sevmemiz gerektiğini, nelerin tapılası doğrular olduğunu söylerken, bir yandan da genel algı ve beğeni kriterlerimizi çizmeyi sürdürecek. Yine de tavsiyem; hala elimizde tercih hakkı varken, ucundan, kıyısından da olsa bireyselliğin tadını çıkarabilmek. Çizilen sınırlar dahilinde bir hayat sürmek yerine, sınırları kendi başımıza çizebileceğimize inanabilmek. Böylesi, en azından kulağa daha hoş geliyor.

1 comment:

Old Sports Pub said...

Bu gün Dallas çizilen sınırların dışına çıkmayı başardı ve Bosh-James-Wade Cartel'ini yıktı. Umut her zaman vardır. Günümüz dünyasını özetleyen çok güzel bir yazı. Tebrik ediyorum...