27 January 2008

HBB ve El-Amin




Cahit Sıtkı Tarancı'nın 'Otuz Beş Yaş' şiirindeki ortalama ömür hesabına göre hayatının henüz 1/3'lük kısmını devirmiş bir insan evladı olarak nostaljiden dem vuracak değilim. Ama "Bir zamanlar bir HBB vardı, n'oldu ona?" desem hatırlayan olur elbet..

Garabet bir kanaldı bu HBB.. 'Türk'ün özel televizyon kanallarıyla imtihanı' sürecinin bir yansıması olarak kurulmuştu diye tahmin ediyorum. Yoksa normal bir beyin, böyle konsept yoksunu, böyle ne yaptığı belirsiz, çizgisi şekilsiz bir girişime ön ayak olmazdı gibi geliyor bana. Hani 'Business Channel', 'Discovery Channel', 'Nickelodeon' ya da 'NBA TV' olsun demiyorum ama sabah açtığında herhangi bir rock'n roll efsanesine, rastgele saatlerde Cenk'le Erdem'e, akşam üçüncü sınıf bir polisiye-gerilime, geceyi sabaha bağlayan saatlerde de ya bir NCAA ya da NFL maçına denk gelme olasılığınız olan bir televizon kanalından bahsediyorsak da durup, düşünmek gerekiyor "Bu ne ola ki?" diye..

Neyse, konu dağıldı, toparlayalım. Bütün bu hengame içerisinde hayranlıkla takip ettiğim ve o zamanlar kolay kolay başka yerlerde izleme fırsatı bulamadığım NCAA ve NFL maçlarıydı beni bu kanala bağlayan ve daha da ötesi bu yazıyı yazmama sebebiyet veren..

Memlekette bir allahın kulu 'quarterback'in ne olduğunu bilmezken, bu adamlar Dallas Cowboys-Washington Redskins maçını yayınlıyordu. Son derece alakasız bir şekilde Emmitt Smith isimli, 22 numaralı Dallas Cowboys oyuncusuna karşı büyük bir hayranlık besleme imkanı sunuyordu hatta. Televizyon yoluyla bir oyunun kurallarını çözmeye çalışmak, "Az önce aynısına üç sayı yazdılar, şimdi bir veriyorlar, bu ne şimdi?" tedirginliğini yaşamak, o kadar adamın saha kenarında ne işi olduğunu çözemezken, 'defans takımı' ve 'hücum takımı' kavramlarını keşfetmek vs. derken, ciddi ciddi Dallas/Merkez ikametgahlı bir ergen kadar sempati duymaya başlamıştım Cowboys'a. Tabii iş NFL'le de sınırlı kalmadı..

O zamanlar bir kulüpte ya da okul takımında top sektiren her kendini 'Jordan' zanneden basketbolcu adayı gibi ben de merdivenleri parmak ucunda çıkmanın bacak kaslarını inanılmaz ölçüde geliştireceğine inanıyor, takımın en uzunu olmama rağmen hala smaç basamamamın nedeni olarak ayakkabılarımın yeterince iyi hava tabanlarına sahip olmamasını gösteriyor, omzuma attığım boyum kadar spor çantasıyla fena halde karizmatik göründüğümü düşünüyor ve benim gibi okul takımında top oynayan ancak bunu ABD sınırları dahilinde gerçekleştiren ve belki de 2-3 yıl sonrasında NBA'e adım atıp, yıldız olacak NCAA oyuncularını seyretmekten büyük keyif alıyordum..

İşte HBB'nin yayımladığı bu maçlarda genelde takımları bilmediğinden dolayı tarafsız bir tutum sergileyen ben, bir değil birkaç maçını izlediğimden dolayı olsa gerek Connecticut'ı da ayrı bir yere koyuyordum. O sene -ki 1999'a tekabül ediyor- şampiyonluğa ulaşacak olan UConn'daki favori oyuncularımı belirlemeye bile başlamıştım hatta. Bunlar; ince fiziği ve etkili şutlarıyla dikkat çeken 2-3 numara karışımıyla, kısa boylu, toparlak gövdeli lakin o bünyeye göre bir hayli hareketli olan oyun kurucuydu. Birincinin ismi Richard Hamilton olmakla beraber, kendisi bir sonraki NBA Draft'ında 7. sırada Washington Wizards tarafından seçilecek ve bilindiği üzere üç yıl sonra Jerry Stackhouse ve diğer birkaç oyuncuyu daha kapsayan trade sonucu geçtiği Detroit Pistons'ta şampiyonluk yüzüğü takıp, ligin en önemli isimlerinden biri haline gelecekti..

Bu yazının HBB dışındaki diğer sebebi olan oyun kurucu ise bir sonraki draft'ta ikinci turdan Chicago Bulls yolunu tutacak ancak NBA'de tutunamayıp Avrupa yollarına düşecek Khalid El-Amin'di. 4-5 sene geride bıraktığım bir ismin Strasbourg ve Ramat Gan maceralarının ardından Beşiktaş'la sözleşme imzalayacağını ilk duyduğumda garip ama güzel bir his belirmişti içimde. Bu, en çok sevdiğiniz grubun daha önce hiçbir yerde yayımlanmamış olan bir şarkısını, gittiğiniz bir konserde ilk kez dinlemek ve ardından şarkı duyulmaya başladığında onu ilk dinleyenlerden biri olma ayrıcalığına sahip olduğunu hissetmek gibi bir şey sanırım ya da saçmalıyorum emin değilim. Ama El-Amin'in buralara adım atacağı kesinleştiğinde etrafımdakilere "Bu adam var ya Connecticut'un şampiyon takımında Richald Hamilton'la beraber oynuyordu" dediğimi hatırlıyorum. Hoş, aradan geçen bunca senenin ardından şu anda da aynı şeyi yapıyor olmam, kendi adıma düşündürücü bir durum galiba..

Neyse, El-Amin geldi, çok sevildi, ona özel bir ritüel bile oluşturuldu Beşiktaş tribünlerinde. Her faul atışı sırasında, giren şutun ardından gelen 'Aaamin!' çığlıkları birçoğumuzun kulaklarındadır sanırım hala. İki senede birçok maça çıktı, son saniye basketlerine imza attı, All-Star maçında MVP seçildi falan, filan ama bütün bu El-Amin çılgınlığının içinde taraftarı da olmadığım bir kulübün oyuncusuna nasıl olup da bu kadar sevgi beslediğime, Karşıyaka maçlarında sayı attığında nasıl üzülemediğime bir anlam verebilmem de bayağı bir zaman aldı diyebilirim. Sonunda onun çocukluk kahramanlarımdan biri olduğunu farkettiğimde taşlar yerli yerine oturuyordu sanki..

Konserde dinlenen o ilk şarkı gibi, gidilen ilk maçta tuttuğun takımın golünü atan ve kariyerinin kalanında ne yaparsa yapsın o golün bitmeyen kredisini yiyecek olan oyuncu gibi, üniversite için geldiğin şehirde kaldığın, o ilk tamamen sana ait olan ev gibi bir şeydi bu da..

Bir zamanlar, bugün tribünlerde adını bağıranlardan belki de hiçbirinin adını dahi duymadığı zamanlar, ben Khalid El-Amin'i, attığı sayıları, o toparlak gövdesini izliyor ve biliyordum. Sanırım bugün de birileri onun adına besteler yaptığında, hayranlık cümleleri kurduğunda ilk aklımdan geçen "Hey dostum, onu ilk ben gördüm!" gibi bir şey..

Fazlaca narsist, bir o kadar da şuursuz bir hareket kabul ediyorum ama yaptığımın mantıksızlığını düşünüp de keyfimi kaçıracak halim yok ve inanıyorum ki bu duyguları yaşayan tek insan da ben değilim..

Mutlaka birileri vardır ki; zamanında karşılıklı oynadığı adamı şimdi üst düzey bir takım forması altında seyrettiğinde ya da yıllar önce ücra bir sinema festivalinde izlediği film, bugün kulaktan kulağa yayıldığında ve hatta kimseler bilmezken kendisine gönderilen bir şarkıya aylar sonra kantinde yanına oturan adamın telefonunda zil sesi olarak rastladığında benimkine benzer duyguları hissediyor olsun..

Bir yerinden bağlamak gerekirse; ayrıcalıkların hayat kalitesini ve yaşanabilirliğin dozunu bir üst kademeye taşıdığına inanan bir insan olarak herkesin böylesi küçük zevklerine sahip çıkması taraftarıyım. Bir zamanlar ders çalışmayıp televizyona bakındığım, kanal olarak gudik HBB'yi seçtiğim ve bugün bu yazıyı yazmama sebebiyet veren adamı izlediğim için hiçbir zaman pişmanlık duymadım, aksine nadir başarılı hamlelerimden biri olarak adlandırabilirim bile..

Özetle; kimselerin bilmediği, kimselerin görmediği, kimselerin duymadığı ve bu bilmeyen, görmeyen, duymayanların sözü geçtiğinde burun kıvırdığı bir şeylere takılıp gitmenin de kendi içinde güzellikleri var. "Rahatsıza bak!" diyen de olacaktır, "Saçmalıyor" diyen de. Ama "Hey dostum, onu ilk ben gördüm!" demek de hoş bir duygu yani, inkar etmeyelim hadi..

No comments: