30 January 2008

Artık yeni sözler söylemek lazım..



11 Şubat 2007 / İstanbul..


Galatasaray’ın, Ümit Karan’ın dört golüyle Vestel Manisaspor’u 4-0 yendiği maçın son düdüğü çaldığında keyifliydim açıkçası. Stadın kapısından çıkarken, bir yandan kuzenimi ilk kez Ali Sami Yen’e götürmüş olmanın hoşnutluğunu yaşarken, bir yandan da 4-0’lık galibiyetin tadını çıkarıyordum. Sahadakiler –özellikle de Ümit-, sanki durumdan haberdarmış gibi, bu ilk tecrübesinde kuzenimi dört golle selamlarken, hem bir çocuğun futbola dair silinmeyecek güzel bir anısında başrollerini garantilemiş, hem de bir gün önce Rize’de üç puan kaybeden Fenerbahçe’yle aralarındaki puan farkını dörde indirmişlerdi. Daha iyi bir tablo düşünemiyorum şahsen. Bu galibiyet, en parlak günlerini yedi sene geride bırakmış bir takımın, o günlerin ardından gelen sıkıntılı bir dönemde kendisiyle gönül bağını koparmamış 18 yaşında bir taraftarına sunabileceği hediyeler içinde en anlamlısıydı belki de..

Ne kadar görkemli bir tarihe sahip olursanız olun, bugünün çocuklarını etkilemek için yeni şeyler söylemek zorunda olduğunuz bir dönemde yaşıyoruz. Hala kazanan bir takım olduğunuzun altını çizmediğiniz sürece, kimse sizin bir zamanlar ne yaptığınızla ilgilenmiyor artık. Örneğin; Nottingham’daki bir lise öğrencisi için Nottingham Forest'ın 1970’lerin sonundaki 42 maçlık yenilmezlik serisi ya da ’79-‘80 Avrupa Şampiyonlukları ne kadar önemsizse, Brian Clough ve Trevor Francis isimleri de bir o kadar yabancı ve anlamsız bugün için. Bir nevi mahkumiyet de diyebiliriz buna. Her başarının diyeti, er ya da geç ödeniyor bir şekilde..

İşte tam da bu nedenlerden dolayı; Galatasaray’ın o günkü galibiyetini, seçme şansının bu kadar arttığı, aidiyet duygusununsa giderek zayıfladığı bir dönemde kendisine yöneltilen sevgiyi ve bağlılığı diri tutmak adına önemli bir hamle olarak kabul edebiliriz..


11 Şubat 2007 / Minnesota..


Eğer ki birileri bundan yıllar sonra Boston Celtics’in tarihini inceleyip, önemli kırılma noktalarını belirleyecekse, 11 Şubat 2007’yi kalın bir çember içine alsalar iyi ederler..

Timberwolves deplasmanında alınan 109-107’lik mağlubiyet belki de kimsenin şaşıracağı bir sonuç değildi o gün için. Ancak ‘Keltler’ tarihlerinde ilk kez 18. kez üst üste bir maçtan boyunları önde ayrılıyordu..

Seneler boyu, efsane çalıştırıcıları Red Auerbach'ın yaktığı zafer purolarıyla özdeşleşen, 16 şampiyonlukla ‘NBA’in gelmiş geçmiş en başarılı takımı’ unvanına sahip Celtics’in düştüğü bu durum ne organizasyon, ne de şehir adına kabul edilebilir bir durum değildi elbet. Yıllardır süren gençleştirme operasyonu bir türlü bitmezken, izci kampına dönen takım, tepetaklak düşmeye devam ediyordu. Kısacası; Boston için harekete geçme vakti gelmiş hatta geçiyordu..

Geçmişin başarılarıyla uzunca bir süre daha ayakta kalınamayacağını fark eden Celtics yönetimi, bunun üzerine takıma olan ilginin giderek düştüğü ve artık şehrin odak noktasının tamamen NFL takımlarından New England Patriots’la, MLB temsilcisi Boston Red Sox’a kaydığı gerçeğini kabul ederek bir şeyler yapılması gerektiğine karar verdi, iyi de etti..

Bir yıldıza (Paul Pierce) ve bir yıldız adayına (Al Jefferson) sahiptiler. Bir de NCAA’de mücadele etse, kimsenin oradaki varlıklarını sorgulayacağını zannetmediğim bir ‘kalanlar ordusu’na. Bu durumda seçebilecekleri iki yoldan biri salary yönünden kısmen bir rahatlık içinde olduklarından ‘free agent’ piyasasına yönelmek, diğeri ise ellerindeki bozuk paraları bütünleyecek bir yer bulmaktı. Birinci seçenekte çok da fazla seçme şansına sahip olmadıklarından ikinci seçeneğe yöneldiler..

İlk önce draft gecesi 5. sıradan seçtikleri Jeff Green’i, yanına Wally Szczerbiak’la, Delonte West’i koyup, Ray Allen ve 35. sırada seçilen Glen Davis karşılığında Seattle Supersonics’e gönderdiler. Draft gecesinin, Knicks’in Zach Randolph hamlesiyle birlikte en çok konuşulan hareketi olacaktı bu. Böylece iki yıldız (Pierce, Allen) ve bir yıldız adayıyla (Jefferson), çıtayı bir kademe yukarı taşıdılar. Ancak yine de ellerindeki kadro yapısı, şehrin özlediği hedefler için hafif kalıyordu. Bir sihirli dokunuş daha gerekiyordu sanki..

Ve o dokunuş için bulabilecekleri en iyi ismi seçtiler. Yıllardır Minnesota kuyusunda debelenen ve mutsuzluğu son zamanlarda yüzünden okunan Kevin Garnett, artık Celtics’teydi. Üst üste 18. mağlubiyetlerini aldıkları 11 Şubat 2007 gecesi, kendilerine karşı 26 sayı, 11 ribaunt, 10 asistle triple-double yapan Garnett, belki de kaderin bir oyunu olarak, tarihine kara bir leke sürdüğü şehre bu kez kurtarıcı rolüyle gidiyordu. Geçmişinde kaliteli uzunlara sahip olmaya alışmış bir şehrin özlediği tablo, bu hamleyle resmedilmeye başlamıştı işte. Bill Russell, Robert Parish gibi isimlerin ardından Mark Blount ya da Raef LaFrentz gerçekten büyük hayal kırıklığıydı taraftarlar için. Ve bu kırılan hayalleri bir araya getirebilecek 2-3 oyuncudan birini; Kevin Garnett’i kadrolarına dahil ettiler..

Belki şehre bir film gelir’ dizesinden de büyük bir anlamı vardı bunun Celtics adına. Tekrardan kazanan ve başa güreşen bir takım olmak için ilk adımı atmışlardı. Takım, yıllardır TD Banknorth Garden’dan elini ayağını çeken taraftarlara bir umut veriyordu artık. Yeni ‘Keltler’ türeyecekti belki olağanca hızıyla. Oysa çok uzak değil, sadece geride bırakılan sezonda, Boston’lı bir çocuğun Celtics’i izleyip kahrolmak dışında yapabileceği o kadar çok şey vardı ki. Şimdi ise bir babanın, çocuğuna “İşte bu bizim takımımız” diyebileceği bir kadroya sahiptiler..

Çok basit, hatta saçma bir benzetme olacak belki ama nasıl ki Ümit Karan, o gece Ali Sami Yen’de attığı dört golle 18 yaşında bir çocuğa sarılabileceği bir hayal verdiyse, Garnett da yeni yetme Celtics taraftarlarının umudu olacaktı artık..

Boston, hala ‘NBA’in gelmiş geçmiş en başarılı takımı’ unvanına sahip ve bunu çok uzun yıllar boyunca koruyacak. Ama uzun zaman önce kaybettikleri heyecanı tekrardan yakalamış gibiler ve artık onların da maç günü babalarının paçalarından çekiştirip bir an önce salona gitmek isteyecek taraftarları var. En önemlisi de bu belki..

No comments: