29 January 2008

22 adamın bir topun peşinden koşturması..




Kadınlarla erkekler arasındaki en büyük farkın fizyolojik değil, psikolojik olduğuna inandım hep. Bedensel ya da genital benzemezlikler dışında bir şeydi bütün bu ayrımı sağlayan. Sınırları hayali çizgilerle çizilmiş de olsa, mutlaklığı tartışılmayan onlarca yargıya varılmıştı bu konuda..

Neydi sahi bahsi geçen? Kadınlar daha duygusal, daha hassas ve daha soyutken, erkekler aksine ahşap, aksine duyarsız ve aksine somut kabul ediliyordu her coğrafyada. Gözyaşı; kadınların ilkyardım çantalarında taşıdıkları ufak şişelerinde kullanılmayı bekleyen gizli bir silahken, erkeklere yasaktı ilelebet. Zevk düşkünüydü erkekler, doyumsuzdular, cinsel güdülerinin peşinde, bir hayli yabani ve nadiren medeni olarak sürdürdükleri evrim zincirlerini, kartları tamamen açık bir halde devam ettiren, acımasız, kavgacı ve oldukça gürültücü varlıklardı. Bir kadın ne kadar değerli bir tabloysa, bir erkek de o tablonun peşindeki 'açgözlü bir vandal'dı sadece..

Yine de bu işte bir yanlışlık vardı sanki. O hep şikayet edilen erkeklerden çıkmamış mıydı bir kadın uğruna kendinden vazgeçenler, bütün doğrularını bir yana koyup değerlerine ters düşenler? Anlamadığı bir şey vardı kadınların ya da anlamazlıktan geldiği. Fark etmiyorlar belki ama dünya eğer birilerinin parmağının ucunda dönebilecek kadar oynak ise eğer, o parmak erkeklere ait olmadı hiçbir zaman..

İşte farkına varamadıkları bu basit gerçek yüzünden eleştiriyor kadınlar, bu yüzden bir erkeğe en yalın anlamıyla ‘manasız' gelecek bir sorunu büyütüyorlar her defasında ve yine bu yüzden karşılarındaki erkeğin doğaçlama ve bir o kadar sıradan bir sözünün ardında farklı ya da gizli bir anlam peşine düşüyorlar..

Ama bakın açık açık söylüyorum; hayat dediğin tek bilinmeyenli bir denklemden öte değil bizler için. Başı sonu belli bir oyun sadece. İçini doldurmaya çalışıyoruz kendimizce, hepsi bu.. İşin içine kadın faktörü girmediği sürece her şeyin basit bir açıklaması bulunur gizli defterimizde. İnanması zor biliyorum, söylemiyoruz belki ama gizli defterlerimiz var bizim de..

Sabah camdan baktığında güneşi görüyorsan, o gün sıcak geçer” yazar mesela içinde. Kapalıysa soğuktur kesin, bulut varsa yağmur yağar. Bir çocuğun ağlaması kötüdür, pokerde eline gelen iki as ise iyi. Kırmızıda durur, yeşilde geçeriz. Athena ayarsız bir gruptur ama ‘An’ diye bir şarkı bile sevmemiz için yeterlidir onları, Teoman’dansa hoşlanmayız pek. Mansur Forutan çok basit bir dille tercüman olurken hislerimize, Tuna Kiremitçi dediğin sakızdan çıkan dört satırlık bir derlemedir gözümüzde. Fenerbahçe Galatasaray’ı, Galatasaray Beşiktaş’ı, Beşiktaş da Fenerbahçe’yi yener. Dennis Bergkamp, David Beckham’dan iyi bir oyuncudur mesela. Sean Penn mi, Johnny Depp mi deseler Sean Penn’i seçeriz. En güzel kadın annemizdir ve gerçek sevgiyi ondan görürüz. Bir yaşa kadar ‘Superman’ kabul ettiğimiz ancak bir yaştan sonra kıyasıya eleştirdiğimiz babalarımıza benzemeye başlarız yine bir yaştan sonra ve garip bir mutluluk duyarız bundan. Sevmemiz gereken bir kadın olur hayatımızda ama zorunluluktan değil gerçekten severiz değdiğine inanırsak. Mutluluğun peşinden koşmayız, koştukça yorulup daha da uzak düşeceğimizi biliriz. Oluruna bırakır, herkesi ve her şeyi olduğu gibi kabul ederiz. “Evet” her zaman “Evet”, “Hayır” her zaman “Hayır”, “Belki” ise çoğunlukla “Hayır” demektir..

Bu kadar basit düşünüyoruz işte, inandırıcı olmak gibi bir derdimizse olmadı hiç. Hoş, gizli defterlerimizin yanıldığı zamanlar da oluyor elbet. Güneşe aldanıp ıslanıyoruz bazen, elimizdeki iki asa güvenip elde avuçta ne varsa kaybedebiliyoruz ya da. Tek fark; telafisi olduğuna inanıyoruz hepsinin. Duke Ellington’ın dediği gibi; bir sorunu, yapabileceğimizin en iyisini yapmamız için bize verilen bir şans olarak görüyoruz. Ağlayıp, sızlamanın yaşamakta olduğumuz zamandan çalacağının ve hiçbir işe yaramayacağının farkındayız aslında..

Ama işte ne zaman ki bütün bu dediklerimi alt üst edecek bir kadın giriyor devreye, işte o vakit saçmalamaya başlıyoruz. Evde vakit öldüreceğimiz bir günde düzeltmeyeceğimiz sakalımızı, herhangi bir sosyalleşme olasılığından önce modifiye etmekten geri kalmıyor, üç pantolon, üç gömlekten dokuz farklı kreasyon çıkarmaya üşenmiyoruz. Tamam, kabul ediyorum; sırf bir kadına kendimizi beğendirebilmek uğruna 'siyah'a 'beyaz' dediğimiz bile oluyor. Yalan da söylüyoruz yani, düşünün artık..

Peki, bütün bunların karşılığında elimize ne geçiyor? Hiçbir şey tabii ki.. Yine paşa paşa azarımızı yiyip, memnuniyetsizlik içeren cümlelerle baş başa kalıyor, söylemediklerimizden ötürü suçlanıp, anlayışsız olmakla itham ediliyoruz..

Oysa biz ne istiyoruz? Dile getirdiklerimizin altında derin anlamlar aranmamasını, o denli derin düşünebilme kapasitesine sahip olmadığımızın bilinmesini, doğrudan olanı dolaylı olana tercih ettiğimizin görülmesini ve dışarıdan anlamsız görülen birçok şeyden sonsuz bir zevk alıyor olmamızın sorgulanmamasını..

Tamam, 22 adamın bir topun peşinden koşturması saçma olabilir, hatta sırf bunu izlemek için yağmurlu bir gece vakti, bir de üstüne para vererek stadyuma gitmemiz daha da saçma belki ama seviyoruz yani, ne yapalım? Bizim de anlam vermekte zorlandığımız çok şey var. Gün içinde attığımız her adımın anne ve babamıza vermediğimiz hesabını neden sevgililerimize vermekle mükellefiz mesela? Ayrıldığımız tek nokta; biz daha önce de belirttiğim gibi her şeyi ve herkesi olduğu gibi kabul etmeye çalışırken, karşı taraftan da aynı yaklaşımı beklediğimiz halde değişmeye zorlanıyoruz ve bütün bu 'kördüğüm'ün nedeni de burada yatıyor..

İsteğim tabii ki bütün bu düzeni baştan yaratmak değil, mümkün olanla imkansız arasındaki farkı görebiliyorum. Düğümü çözelim de demiyorum lakin biraz gevşetsek fena olmaz gibi geliyor. Bunun için de bir tutam empati yeterli olacaktır belki, bilemiyorum. Kadın gözünden erkeği, erkek gözünden de kadını anlamak zor zanaat sonuçta..

Bu kadar gevelemenin üstüne bağlayacak olursak eğer; sorun yaratmak ya da var olan bir sorunu büyütmekse eğer mesele, iki taraf da eli bir hayli güçlü oturuyor masaya. Marifet ise; masadan en az yarayla kalkmakta, hepsi bu..

1 comment:

gözde said...

bence kadınların erkekleri ya da erkeklerin kadınları anlayamamasının altında yatan temel sorun farklı diller kullanmaları. misal köpekler keyif aldıklarında, kedilerse sinirlendiklerinde kuyruklarını sallarlar, tıpkı bunun gibi. erkekler daha basit ve dolaysız bi dil kullanırken, biz kadınlar imayı pek bi severiz ve karşımızdakini de kendimiz gibi sanıp her lafın altında başka bi mana ararız.
çünkü kadınlar hep bişilerin göründüğünden farklı olduğuna inanmak isterler.
biz daha büyük, daha gösterişli bişiler olduğuna inanmak isteriz derinlerde bi yerde. bu nedenle her şeyi süsleriz, boyarız, hatta erkekleri de değiştirmeye çalışırız. bi rengin onlarca tonu vardir bize göre ama erkekler için o kırmızıdır sadece.
bi erkek için her şey göründüğü gibidir ama kadın için bu kabul edilemez bi durumdur; o keşfedilmeyi bekleyen bi cevher gibidir ve aslında ne kadar muhteşem olduğunu erkekler görememektedir. o kendi muhteşemliğine uyum sağlaması için etrafını da kendi beğenisine göre süsler; ki buna hayatındaki adam da dahildir. sonra da kavga çıkar :)