14 December 2008

İki yaka



"İki yakanın çocuklarının birbirinden öğreneceği çok şey var" denirdi bir zamanlar. Ama gerçek çok başkaymış, görmüş olduk.

Batı yakasındakiler, kardeşlerini ellerinden alanlara karşı sokaklarda özgürlük mücadelesi veriyor bugünlerde. Yarın kendi canlarına kast edilmesin, herkes sınırlarını bilsin diye, yeni bir özgürlük alanı çiziyorlar çocuklarına. Uyutulmuş bir dünyada, birleşerek, ayağa kalkarak, savaşarak, isyanın en çıplak ve en gerçek halini yansıtıyorlar.

Bugünlerde, otoritenin üzerine işeniyor Yunanistan'da.

Doğu yakasına dönecek olursak; değişen bir şey yok. Tepkisizlik, kabulleniş, itaat kültürü gün geçtikçe daha da güçleniyor.

Bu topraklardaki çocukların, karşı yakada düzene meydan okuyan kardeşlerine bakıp ders çıkarma vakti geldi de geçiyor.

http://kardesimsinalexis.blogspot.com/

11 December 2008

33 in 3rd!



“I’ve never been a part of a quarter like that before, I just felt that good. I can’t explain it. My 3-ball was going in, driving to the basket, getting fouled. Just the complete game tonight.”

Carmelo Anthony

“That’s the best I’ve ever seen in a 12-minute span. He was awesome. He got us back in the game, got us a nice lead. Single-handedly put us on his back tonight and did what a lot of great players do.”

Chauncey Billups

“Pretty incredible explosion, we needed it, too. It was a game we needed someone to step forward, and it was a pretty good show.”

George Karl


Carmelo Anthony, Denver Nuggets'ın Minnesota Timberwolves'u 116-105 yendiği maçın üçüncü çeyreğinde rakip potaya 33 sayı bırakarak, George Gervin'in 'bir çeyrekte atılan en fazla sayı' rekorunu egale etti. Anthony ayrıca, David Thompson'a ait 32 sayılık kulüp rekorunu da geliştirmiş oldu..

10 December 2008

Sunrise



Yeasayer-Sunrise

08 December 2008

Talent vs Clown



İngiltere'de yayınlanan '
Britain's Got Talent' adlı yarışma, zaman zaman beklenmedik performanslara sahne oluyor..

Bugüne kadar, yarışmacılar arasında en büyük ilgiyi, asıl mesleği telefon satıcılığı olmasına rağmen, sahnede ağzını açtığı ilk andan itibaren herkesi şaşkınlığa iten Paul Potts görmüştü..

Potts'u, Signature isimli iki kişilik grup takip ediyor. Kendilerini diğer yarışmacılardan ayıran, işin görsel yönüne ağırlık vermiş olmaları..

İlk videoda, Paul Potts'un Pavarotti'yi hatırlatan ve herkesi şok eden performansı yer alıyor. İkinci video ise Signature'ın Michael Jackson ve Hint usulü 'moonwalk' taklidine ait..

Yarışmanın Türkiye muadillerine göz attığımızda, aradaki kalite farkını net bir şekilde görmemiz mümkün. Bir tarafta keşfedilememiş yetenekler için gerçek bir fırsat yaratılırken, bu topraklarda yayınlanan versiyon, ucuz yoldan köşeyi dönmek isteyenlerle, akıl sağlığını yitirmiş şöhret budalalarına sahne olmaktan öteye gidemiyor..

Bu bile tek başına, 'ciddiyet' kavramına ne kadar uzak olduğumuzun bir göstergesi belki de..

Paul Potts


Signature

06 December 2008

Make up your mind!

Gabriel Batistuta



Gabriel Omar Batistuta ve Dennis Bergkamp..

İlk günden bu yana yazmak için bekliyorum ikisi hakkında da. Bazen karalıyorum bir şeyler, eksik geliyor, vazgeçiyorum. Bir türlü içime sinmiyor..

Ama bugün, alakasız bir yerde denk geldiğim Batistuta görüntülerinden sonra, inadıma bir son vermeye karar verdim..

Fark ettim; ne yazsam, ne söylesem az kalacak. Dün de az kaldı, bugün de az kalıyor, yarın da az kalacak ve hiçbir zaman içime sinmeyecek..

O yüzden, bir yanı eksik kalan bu sayfaları doldurmak için ilk adımı 'Batigol' diyerek atıyorum..

Üzerine çok fazla konuşmayı anlamlı bulmuyorum. Kelimelerle anlatabileceğimi ise hiç sanmıyorum..

"Forvetin topa vurabileni makbuldür!" diyebiliyorsam bugün, Batistuta'dır beni bu tespite iten. Fiorentina sevgimin nedeni Fatih Terim değil birçokları gibi. Daha öncelere dayanıyor, yalnız ve sadece Batistuta'ya diyelim hatta..

Nou Camp'daki 'sus' işaretinden, Roma formasıyla Fiorentina'ya attığı gol sonrası gözünden süzülen yaşlardan çok daha fazla şey ifade ediyor benim için..

İki şeyden vazgeçti bugüne kadar; önce Fiorentina, sonra futboldan..

Ve ben ikisinde de -tıpkı Roma Olimpiyat Stadı'nda onun da yaptığı gibi- gözlerimden süzülenlere engel olamadım..

Bir daha, bir futbolcuyu bu kadar sever miyim bilmiyorum. Tek bildiğim; "En iyisi kimdi?" diye sorduklarında, hala ve inatla "Gabriel Batistuta!" dediğim..


01 December 2008

Issız Adam #2



Çağan Irmak'ın 'Snoopy' hayranı, Alper'in Schroeder, Ada'nın da Lucy olma ihtimali nedir?

Eski zaman olur ki..


Gregg Popovich (photos | remove tag)


ps:
baktın di' mi doğru söyle? sağdan iki diyelim, uğraştırmayalım daha fazla..

23 November 2008

10

video

Aşk değil, sevgi değil, başka bir şey bu..


ps: kaynak video için; (bkz. http://bayaiyi.blogspot.com/2008/11/blog-post.html)

21 November 2008

Üçgen pota



Çocukluğumun büyük bölümünü, evimin yakınlarındaki üçgen potada geçirdim
ve hatırı sayılır miktarda anıyla doldurdum sepetimi..


'İkiye-iki', 'üçe-üç'lerde öğrendim paylaşmayı, minyatürde tanıştım imkansızla, sekiz takımlı turnuvalarda başladı bekleme seanslarım, sınırı aşmayı tellerin ardından attığım şutlarla test ettim, "son bi' şut!" cümleleri perçinledi arsızlığımı, tek başına aldığım maçlarda anladım 'yanmak' nedir, kaybettirdiklerimde sindirdim sorumluluğun yükünü, suçu başkalarına atmamayı öğrendim beton zeminde, fileli çemberlerde fark ettim yeniye olan özlemimi, yediğim ilk dayakla hazırlandım sonraki darbelere, sarhoş olup ağladım banklarında, taşınanlar hasretimi, gelenler merakımı körükledi, sabaha karşı bitirilmiş yarım kilo çiğdemle adım attım bağımlılıklarıma, ilk isyanıma tanık oldu sokaklar, hayata anlamını dahi bilmediğim küfürler savurdum, zorlama şutlarla başladı dikiş tutmazlığım, mağlubiyetlerin ardından yeni 'ben'ler yarattım, galibiyetler perçinledi özgüvenimi, lanetli izler yarattı düşüşlerim ve bugüne kalan dostlar edindim, 15 yıldır kadememe giren adamlara rakip oldum yeri geldiğinde, 'basket-faul'ler artırdı direncimi, kolayı zor gösterdim 'bilekten' süsü verip, yediğim dirseklerle çözdüm hayatın acımasızlığını, zamanla kavradım her oyunun incelik gerektirdiğini, tribünlere oynadım bazen, kendi kendine yetmeyi 'bire-bir'lerde öğrendim, tek potada uzaklaştım sıkıntılardan, kaçarak bıraktım yalnızlığımı geride, arkamdan gelen siren sesleriyle devam etti kaçışlarım, başka şehirlere sürüklendim..


ardımdan yıktılar üçgen potayı, bir dönemin sonunu yaşadım, eve dönüşlerde sızlar oldu bir yanım, hayata hazırlandığım yeri çaldılar elimden..


üçgen pota, çocukluğumu gömdüğüm yer oldu, 15 senede kazdığım mezara, hayatımdan fazlasını bıraktım..


zorlama atışlarımı törpülediysem bugün, top çeviriyorsam durmadan, doğru zamanı bekliyorsam doğru pas için ve tüm sahayı görebiliyorsam artık; hep bu yüzden işte, sokağı denizlere çıkan o 'üçgen pota' yüzünden..

Şah ve Piyon



Her engel bir iz bıraksa da ruhunda,
aynı çizgiden geçmiyor mu herkes sonunda?

18 November 2008

17 November 2008

Özgür Soylu



Balıkesir deplasmanına giderken, otobüsün içinde tartışma çıkıyor. Şoför, "İnin, meselenizi aşağıda halledin!" diyor ve otobüsü kenara çekiyor. Durdukları yer, bir benzin istasyonu. Tartışma aşağıda devam ederken, istasyon görevlileri geliyor. "Gidin başka yerde kavga edin!" ile başlayan diyalog, taraftarla görevliler arasında tartışmaya dönüşüyor. Bunun üzerine, istasyon sahibinin oğlu pompalı tüfeğini çıkartarak Karşıyaka taraftarının üzerine rastgele ateş ediyor. Dört kurşun, dört cana isabet ediyor. Canlardan üçü yaralanıyor. Kavgayı ayırmak için otobüsten inen Özgür Soylu ise karnına isabet eden kurşunla hayatını kaybediyor..

21 yaşında, takımını desteklemek için yollara düşmüş, ailesinin yolunu beklediği, dostlarının yanı başında bir genç yitip gidiyor pisi pisine..

Çıkıp şimdi diyecekler "Holigandı Özgür!"..

Değildi efendim..

Senin gibi, benim gibi bir insandı. Pompalı tüfekle öldürülmeyi hak etmeyecek kadar insandı hem de. Kanlı canlı, hayatının henüz başında, aklı fikri yerinde bir insandı..

Ama kim bilir neler anlatılacak, nasıl suçlar uydurulacak Özgür'e ve Özgür gibilere..

"İstasyonu yağmalıyorlardı vurduk!" diyecekler, "Kendimizi savunduk!" diyecekler, "Nefsi müdafaa!" diyecekler..

"Tribünden değil mi? Olsa olsa holigandır!" olacak Özgür'ün arkasından söylenen..

Biliyorum; hesabı sorulmayacak ve ateş düştüğü yeri yakacak yine..

Bizlerse, bir gün, bir başka Özgür daha yitip gittiğinde, benzer satırlar karalamaya devam edeceğiz..


"Armanı takip ettin düştün uzun yollara,
Bilseydin, yine giderdin ucunda ölüm olsa!

Efendi, delikanlı, gelmez ki hiç benzeri,
Sen Kaf-Kaf'ı bırakmadın 21 yıldan beri!

Şerefsiz kör kurşuna göğüs gersek hepimiz,
Acı çekmek ÖZGÜR'lükse, ÖZGÜR olduk hepimiz!"


Mekanın cennet olsun tanımadığım kardeşim!


ps: ultras/movement'tan bir alıntıyla nokta koymak istiyorum. Gabriele Sandri'nin ölümü üzerine yazılmış birkaç satıra bırakıyorum son sözü; "
Ultras'lar değişik renkelere aittirler. Fakat hepsi de takımlarına olan sevgileriyle, yağmur ve soğuğa rağmen 90 dakika ayakta sesleri kısılırcasına tezahürat yapmalarıyla, deplasman otobüsünde yanlarındaki arkadaşlarına duydukları güvenle, deplasmana çıkmanın verdiği heyecan ve eve dönmenin yorgunluğuyla, yolda paylaşılan bir sandviç ve son bir sigarayla birbirlerine bağlıdırlar. Bunlar belki onları dış dünyadan ayırır. Ama aynı zamanda, birbirlerine de sıkı sıkıya bağlanmalarını sağlar.."

Mayan Mystica




Çikolata falan değil bu, başka bi' şey..

16 November 2008

Anthony Morrow



Aslında ilk belirtiler salı günü oynanan Minnesota Timberwolves maçında gelmişti..

İlk yarıda 9 dakika forma şansı bulan Morrow, 2 üçlük isabetiyle 8 sayıya imza attı. Bir önceki maçta Morrow, NBA'de ilk kez boy gösteriyor, Sacramento Kings'e karşı 12 dakikada 7 sayıyla oynuyordu..

Timberwolves maçından sonra takım arkadaşı Marcus Williams'ın söyledikleri, böyle bir sürprizin habercisi miydi bilemiyorum. Sahi ne demişti Williams?

"Antrenmanda sinir bozucu bir adama dönüşüyor. Hiç şut kaçırmıyor ve size en ufak bir kazanma şansı dahi tanımıyor!"

Morrow, bu iki maçın ardından Detroit Pistons önünde de 14 dakikada 8 sayıyla oynayınca, Golden State Warriors koçu Don Nelson tarafından Los Angeles Clippers maçı öncesi ilk beşe yerleştirildi..

Maç sonunda, box score'da Morrow'un yanında 37 sayı, 11 ribaunt yazıyordu. 20'de 15 saha içi, 5'te 4 üç sayı isabetiyle kaydedilmiş 37 sayı..

Bu aynı zamanda, draft edilmeden lige katılmış bir oyuncunun ilk sezonunda ulaştığı en yüksek rakam anlamına geliyordu. Morrow'un bu başarıya, NBA'deki dördüncü maçında ve ilk kez bir ilk beş oyuncusu olarak sahaya çıktığında ulaştığını da tekrardan vurgulamak gerekiyor sanırım..

Maç sonunda koçu Don Nelson'ın söyledikleri, Morrow'un sahada yaptıklarını çok güzel özetliyordu:

"30 yıldır bu ligin içindeyim ve bugüne kadar kendisine verilen ilk şansı bu kadar iyi değerlendiren birini görmedim!"

Morrow ise tüm bu iltifatlara alçakgönüllü bir yaklaşımda bulunuyordu;

"Georgia Tech'teki en iyi maçımda sanırım 30 ya da 31 sayıyla oynamıştım. Söylemek istediğim; her zaman 20'de 15'le oynayamazsınız. Şut antrenmanında bile 20'de 15 yapamıyorum!"

Takım arkadaşı Stephen Jackson'ın kanatları altına aldığı ve 'Little Steve' lakabını koyduğu Morrow bu performansını devam ettirir mi ettirmez mi bilinmez. Ancak, Clippers'a karşı oynadığı oyun, şimdiden NBA tarihinin en güzel sürprizlerinden biri olarak kayda geçmiş durumda..

13 November 2008

Issız Adam



"Kardasın, üşüyorsun.. Uyumak tatlı geliyor.. Ama ölüyorsun, farkında değilsin.."


Ne desem boş;

film öyle gerçek ki canımı yakmaya devam ediyor..

Boktan bir parodiye dönüştü hayatım dünden beri..

İçinde bulunduğum ruh halinden bir an önce uzaklaşmam lazım..




Kurtuluşu yine kaçmakta bulacağım sanırım.. Her şeyden kaçtığım gibi; bu kez de 'Issız Adam'dan kaçacağım..

11 November 2008

Unutulmayanlar #1



Jose Altafini, 1958 Dünya Kupası'nda 17 yaşındaki Pele isimli bir çocuğun ve Vava'nın gölgesinde kalmıştı Brezilya forması altında..

İsveç'teki kupayla Avrupa'ya ayak basan Altafini, kupa sonrası yönünü güneye çevirdi. Genç Brezilyalı, Milan tarafından keşfedildiğinde, 'Diavolo'nun tarihine adını kazıyacağının farkında mıydı bilmiyorum..

İlk sezonunda 28 golle takımını şampiyonluğa taşıdı. 1962'de Milan, Eusebio'lu Benfica önüne tarihinin ilk Avrupa Şampiyon Kulüpler Kupası'nı almak için çıktı. Maç sonunda skor tabelası Milan'ın 2-1'lik üstünlüğünü gösteriyordu ve iki gol de Altafini'den gelmişti..

Efsane statüsüne yükseldiği Milan kariyerinin ardından 'Çizme'yi terk etmedi. Önce Napoli, ardından iki şampiyonluk yaşayacağı Juventus formalarını giydi..

Kendisini İtalya'ya taşıyan, 1958'de Brezilya Milli Takımı'ndaki performansıydı. Ancak Altafini, Milan'a transferinin ardından İtalyan vatandaşlığına geçti. Bir sonraki Dünya Kupası'nda 'Gök Mavililer'in kadrosunda yer aldı. Tıpkı 1954'te Macaristan efsanesini yaratanlardan biri olan ve 1962'de, ülkesindeki devrimin ardından yerleştiği İspanya adına top koşturan Ferenc Puskas gibi..

Brezilya'da, 'Superga faciası' olarak da bilinen uçak kazası sonucu yok olan Torino takımının kaptanı Valentino Mazzola'yla özdeşleştirilen Altafini, halen İtalyan televizyonlarında maç yorumlamaya devam ediyor..

05 November 2008

Hobo dediğin yaratıcı olur!

Tıpkı dün gibi..



kırık dökük bir şeylere basa basa yürüyorum
yolumun daha önce hiç geçmediği yerlerden
aşk filmlerinin unutulmaz yönetmenleri selam duruyor
sağım solum alışılmadık yüzlere kucak açmış
gözleri üzerimde, kulakları dudaklarımı kesiyor
bulduğum şehirler kayıp şimdi
terk ettiklerim beni çağırıyor
içimden bir çocuk kaçıyor
balonu ellerinden kayıp gitmiş
bulutlara dönüyor yüzüm
bir rüzgar sarıyor bedenimi
üşüyorum..

sonbahar döküyor yapraklarını
hüzün koleksiyoncuları topluyor her birini teker teker
çok değil, payıma düşeni istiyorum
eski bir defter yaprağına basıyorum
seneler geçmiş üstünden telafisi yok
anılar canlanıyor zihnimde
unuttuklarım hesap soruyor birer birer
"sen seçtin gitmeyi" diyor ışığın içinden bir ses
karşılık verecek gibi oluyorum
eğildiğim yerden kalkıyorum da
dökülmüyor dudaklarımdan kelimeler
o an dondurmak istiyorum zamanı
insanların arasında dolanmak, tanıdık yüzlere bir çarpı koymak
ve sevdiğimi söylemek her birini
bugün de sevdiğimi
tıpkı dün gibi..

21 October 2008

19 October 2008

Edepsiz Komedya



Gözlerin, ya vardı aklımda

Biz çoktan unuttuk,
Dünya dediklerini

Aşk bir kaza dedin,
Bizse sağ kurtulduk
Bugün senin günün,
Onu da mahvettin

Ve


Seni sorana her yanım derim,
Ve dahasını da eklerim
Ellerini uzat ki dokunsun,
Parmaklarım bugün..


Sakin - Edepsiz Komedya

17 October 2008

Viva Futbol


Fernando Pessoa


"Kendimde farklı kişilikler yarattım, yenilerini yaratmaya da aralıksız devam ediyorum. Her düşüm doğar doğmaz bir başkası olup canlanıyor; o başkası da benim yerime düş görmeye başlıyor. Yaratmak uğruna kendimi yok ettim; kendi içimde o kadar dışına attım ki kendimi, kendimin dışında varlık sürüyorum artık. Farklı oyuncuların farklı oyunlar oynadığı boş bir sahneyim ben."
Fernando Pessoa

14 October 2008

Fatima Spar und Die Freedom Fries




Bossanova, jazz, gypsy, balkan ezgilerini karıştır, vokale de 10 numara bir hatun koy..

Tadından yenir mi? Yenmez..


Tıkla
, albümü indir, Bosa Noga'yla açılışı yap, devamı gelir..

Master of puppets!



Her başarılı erkeğin;


arkasında alışveriş seansını henüz tamamlayamamış bir kadın,

elinde Armani torbası,

ayağında parmak arası terlik,

gözünde güneş gözlüğü,

suratında da "lan bi' gören olursa sıçtık!" bakışı vardır..


Not:
Metin Oktay'dan James Hetfield için geliyor; "Bizi sevenlere ihanet etmeyelim baba!"..

12 October 2008

Sunday; not sunny, but silent and grey!




Pazar günleri neden sevilmez anlam veremiyorum, hele ki sonbaharlarda..


Hiçbir zorunluluğun seni beklemediğini bilerek uyanmak, gözünü gri gökyüzünün buğulu ışığına açmak, camdan sinsice giren, hafif hafif esen, tenini dolaşan, yaşadığını hissettiren rüzgara kendini bırakmak..

Fonda iki şarkı;


Beirut - A Sunday Smile

a sunday smile you wore it for a while,
a sunday mile we paused and sang,
a sunday smile you wore it for a while,
a sunday mile we paused and sang,
a sunday smile and we felt true..

ve

Morrissey - Everyday Is Like Sunday

everyday is like sunday,
win yourself a cheap tray,
share some greased tea with me,
everyday is silent and grey..


Ve yine yeniden yaşadığını hissetmek, kendine zaman ayırmak, 'aylaklık' dinine sonsuz bağlılığını sunmak..

Kalabalığın içinde kalabilmek ve aynı zamanda kalabalıktan bu kadar uzak olabilmek..

Kurumaya yüz tutan yapraklarıyla, yavaş yavaş sallanan ağaçların kusursuz ayinini, elinde bir fincan kahven, yanında pezevengi sigaranla seyre dalmak..

"Aylak Adam"daki 'sinemadan çıkmış insan' tasvirinin bir benzerine bürünmek, insanlarla ve kendinle barışmak..

Yatağına uzanmak tekrardan, tavanda yüzler görmek, çocukluğunu hatırlamak, eski günlere dönmek, dostları hatırlamak, ardından bir kitaba dalmak, kahramanıyla özdeşleşmek, paralel bir evrende kaybolup gitmek;


to do list for today
!


"Dean Moriarty'yle Mexico City'ye gidilecek, Nicholai Hel'le karşılıklı go oynanacak, birilerinin mezarlarına tükürülecek, Eşitlik 7-2521'le kollektivizmin tüm ilkeleri bir bir çiğnenecek, Alper Kamu misali divan altında vakit geçirilecek, gösteri peygamberliğine soyunulacak.."


24 saatlik bir zaman diliminden daha başka ne beklenebilir ki?

03 October 2008

Jason Williams



Sacramento'da iyi bir başlangıç yapmıştı kariyerine. Hatta, NBA'in yeni Pete Maravich'ini bulduğunu söyleyenler bile olmuştu. Ancak, bir türlü o beklenen eşiği aşamadı Jason Williams. Alkol, uyuşturucu ve yaşadığı sakatlıklar yordu bedenini. Rahat ve bir o kadar umursamaz olması da hızlandırdı düşüşünü. Yine de son demlerinde Heat formasıyla şampiyonluk yüzüğüne ulaşmayı başardı..

Avrupa'ya gelebileceği konuşuluyordu yaz döneminde. NBA'de kalmayı tercih edip, Clippers'la anlaştı. Ancak, ani bir kararla, geçtiğimiz hafta basketbolu bıraktığını açıkladı..


İsterdim ki; gelsin buralara, Kings günlerinde -başta Vlade Divac ve Corliss Williamson olmak üzere- takım arkadaşlarını ihya, rakip savunmayı felç eden asistlerini tekrarlasın, basketbolu neden sevdiğimizi son bir kez hatırlatsın bizlere. Ama olmadı, bir çocukluk kahramanı daha çekildi parkelerden..

Aşağıda; J-Will'in biri lise yıllarına, diğeri de Kings dönemine ait olmak üzere iki videosu yer alıyor. Ağzımıza bir parmak bal çalıp, sonrasında sunduğu keyfin tadını yarım bırakmış olsa da giderayak kendisini selamlamış olalım..

Her şey için teşekkürler "White Chocolate"!






Not: Yazıya ilham, ilk videoya kaynak için (bkz. the Blowtorch)

01 October 2008

Pure beauty!



Rita Hayworth @ Gilda

- Put The Blame On Mame -


30 September 2008

O nasıl oluyor?!




Maç: Fenerbahçe-Dinamo Kiev
Skor: 0-0
Zaman: İkinci yarının ortaları..

Spiker: Ertem Şener
"Başkan Aziz Yıldırım, Fenerbahçe'den gol değil, galibiyet bekliyor!"

İyiymiş ya!


Not: Bi' de "Yüreğimiz, göğüs kafesimizde takla atıyor!" şeklinde bir incisi var ki ona hiç değinmiyorum bile..

27 September 2008

Öze dönüş; pasa dayalı sistem..



Barcelona için, ikinci yarıyı 10 kişi oynayan Espanyol'u, son dakikada gelen tartışmalı bir penaltı golüyle yenmiş olmak çok da parlak bir başarı sayılmayabilir elbette..

Ancak bu maçın, Barcelona için bir dönüm noktası olacağına dair garip bir inanç taşımaktayım..

Öncelikle, derbide alınan bu galibiyet takıma büyük bir moral verecektir. Ayrıca, güven problemi yaşayan Katalanlar, tek kale oynadıkları ikinci yarıda geriden gelip maçı çevirerek, geçici de olsa bu sorundan kurtulmuş oldular..

Artık, istediklerinde durumu lehlerine çevirme potansiyeline sahip olduklarının farkındalar. Bundan sonraki maçlarda geriye düştüklerinde daha az paniğe kapılacaklar..



Guardiola'nın da önemli bir sınavı başarıyla atlattığını belirtmek lazım. Özellikle de yenik durumda olan takımını, paniğe kapılmadan oynatabildiği için. İkinci yarının başından, son düdüğe kadar, (rakibin eksik kalmasının da avantajıyla) sürekli top çeviren ve bilinçli hücum eden bir Barcelona izledik. Kariyerinin en önemli dönemine sıkıntılı bir başlangıç yapan teknik adam için, hele ki bir derbi maçında bu iradeyi gösterebilmek oldukça önemli..

Tabii, yerinde değişikliklerle oyuna pozitif müdahalede bulunduğunu da belirtmek lazım. Hücum hattında kullanabileceği ne kadar koz varsa hepsini sahaya sürdü Guardiola..

Son yarım saatte Eto'o, Henry, Bojan ve Messi aynı anda sahadaydı dersem daha açıklayıcı olur sanırım. Ama böyle bir dörtlü, hemen arkalarında Iniesta, Xavi, Keita üçlüsü ve ofansif bek Dani Alves'li bir 11'le sahada olmalarına rağmen bilinçsizce hücum etmediler. Farkı yaratan da bu oldu zaten. Körü körüne, sahaya forvetler mangası sürüp gol aramadı Katalanlar..

Messi sağ kanada açılıp Alves'e, Henry ve Eto'o dönüşümlü olarak sol kanada kaçıp Iniesta'ya, Bojan ve Keita da ortaya yaklaşıp Xavi'ye boş alan bulma konusunda yardımcı oldu. Zaten golleri getiren de ısrarla sistemi bozmadan hücum etmeleriydi..

Öyle ki galibiyeti getiren penaltı golüne sebebiyet veren pozisyonu dahi, uzatma dakikalarının son saniyelerinde olmalarına rağmen şişirme bir topla değil, Messi'nin Eto'o'ya verdiği ara pas sonucu yakaladılar..

Burada Xavi'ye de ayrı bir paragraf açmak lazım..

Neredeyse bütün hücumlar onunla başladı ve aldığı her topu olumlu kullanmayı başardı. Bir yerden sonra acaba hata yapacak mı diye özellikle dikkat etsem de Alves'in çizgiye indiği bir pozisyondaki auta giden ara pası dışında tek bir hata dahi yapmadı. Aldı, verdi, oyunu kanatlara açtı, sıkışan kanatlara yaklaşıp topu aldı, diğer tarafa döndü, verkaça girdi, ilk golde Henry'e 35-40 metrelik bir pasla olağanüstü bir asist yaptı, yani kısaca oyuna ve takımının hücumlarına yön veren isim oldu..

Guardiola, futbolculuğunda en iyi yaptığı işi; bol paslı oyunu takıma yavaş yavaş enjekte ediyor. Zaten, Barcelona'nın karakterini yansıtan oyun tarzı da tam olarak bu. Ayrıca elinde, zamanında en iyi şekilde yaptığı işi layıkıyla yerine getirebilecek Xavi gibi bir isme de sahip..

Özetle; eldeki kadro, -kaleci hariç- oldukça kaliteli, malzeme gayet bol. Bu malzemeden çıkacak yemeğe ise Guardiola karar verecek. İlk başlarda tökezlemesi gayet normal. Hatta sistem oturana kadar, kısa vadede yine sürpriz puan kayıpları yaşayabilirler. Ancak Pep'in bu akşamki mönüsü gelecek için bana umut vermedi dersem yalan olur. Skor ne olursa olsun, sistemden taviz vermeden, dirayetli bir oyunda ısrarcı olmasını da en önemli artısı olarak kenara yazıyorum..

İlk sezonunda Rijkaard'ın yaşadıklarını hatırlayanlar, kulübün kendi öz evladına da aynı krediyi hatta fazlasını tanıyacağını öngörmekte zorlanmayacaktır. Önemli olan, Guardiola'nın ufak rötuşlarla yavaş yavaş belirli bir oyun sistemi yaratabilmesi ve futbolcuların da arzulu oyunlarıyla ona ayak uydurması. Gerisi zaten gelecektir..

13 September 2008

Bir varmış, bir yokmuş..




Duyduğum, dokunduğum, gördüğüm, tattığım, kokladığım için var bu dünya.. Farkında olduğum için..

Kendim yazdım, kendim oynadım en başından beri..

O yüzden ki bir dünya yarattım, roller verdim sahnedekilere..

Sevdim; sevgilim, paylaştım; dostum dedim.. En derinimde hissettim; annem, kızdım da kıyamadım; babam dedim..

Geçer dediklerimi geçirdim.. Biter dediklerimi bitirdim.. Nefret ettiklerimi sildim, geçtim..

Gün oldu; silkindim, yeter dedim..

Geride bıraktıklarım hesap sormaya kalkmasın o yüzden bana.. Farkında olduğum için var oldunuz, vazgeçtiğim için bugün yoksunuz..

Bu nasıl bir cüret ki;

bir başka hayata müdahil olma, umarsızca sorgulama, pervasızca yargılama hakkını bulur insan kendinde..

Haddinizi aşmayın ey faniler.. Ben yok olmayı kabullenirken, kar taneleri mütemadiyen ayak izlerimi kapatmaktayken, güneş bile her gün batarken, sizdeki ne arsızlıktır; silinmeyi dahi kabul edemiyorsunuz bir başka faninin zihninden..

Mezarlıklar, kendini vazgeçilmez sananlarla doluyken, yerin üstündeki bu şatafat da neyin nesi oluyor acep?

Uğraştırmayın da dağılın hadi..

12 September 2008

Ece Temelkuran



21 dakika



Benim bir kere arkadaşımı öldürdüler, artık bir daha iflah olmam gibi geliyor. Gittiğimde yerde yatıyordu, kanı kaldırım taşlarına sızıyordu. Ben onu gördüm ya, ben artık başkasıyım. Hrant gitti, hep taze kalacak bir kan karanfil açıldı göğüs kafesimde. ‘Böyle bir şeymiş meğer’ dedim, ‘Arkadaşını öldürürlerse böyle oluyormuşsun’. ‘Meğer’ demiştim, ’12 Mart’ta, 12 Eylül’de arkadaşlarını kaybedenler böyle hissetmiş.’
Demek Türkiye’de milyonlarca insanın aslında göğüs kafesi ağır ve ağrılı yarılmış, çatır çatır açılmış kemikleri acıyla, ciğerlerinin arasından bir kan karanfil sızmış. Meğer arkadaşı öldürülünce insanın acısı hiç geçmezmiş. Öyleyse bunca insan, bunca sevgili, anne, baba, kardeş, oğul, arkadaş, dost... Eğer hepsinin göğüs kafesi böyle sızılı aralıksa, nasıl yaşıyor bu ülke? Anlamadım ben. En çok Hrant’tan sonra anlamadım bunu.

Oku! Arkadaşının adıyla.
Nejdet Adalı... Sedat Soyergin... Erdal Eren... Veysel Güney... Ahmet Saner... Kadir Tandoğan... Mustafa Özenç... Ethem Coşkun... Necati Vardar... Seyit Konuk... Ali Aktaş... Ömer Yazgan... Erdoğan Yazgan... Mehmet Kambur... Ramazan Yukarıgöz... İlyas Has... Hıdır Aslan...
Bir isim listesi olduğunu görüp atladıysanız şimdi lütfen geri dönün ve bu isimleri tek tek okuyun. Çünkü bu isimleri, hiç değilse birkaçını aklımızda tutmamız gerekiyor. Bu isimler, Kenan Evren liderliğinde yapılan 12 Eylül 1980 darbesi sırasında ciğeri beş para etmez herifler tarafından asılarak katledilen yirmili yaşlarında gençlere aitler. İsimleri ve yüzleri, Dostluk ve Yardımlaşma Vakfı’nın hazırladığı ’12 Eylül Adaleti’ adlı belgeselin 15 dakikalık tanıtım filminin sonunda görünüyor. Tek tek geçiyorlar filmin içinden. Avukatlar, yargıçlar, savcılar, anneler, arkadaşlar konuşuyor.
‘Erdal Eren’i, heyetin önünde ağzından burnundan kan gelesiye dövdüler’ diyor avukat, ‘Yargıçların yüzünde bir tebessüm bile vardı’. Kenan Paşa’nın yaşını büyütüp astırdığı çocuktur Erdal Eren. İdamına dört celsede karar verilmiştir. Sakın unutmayın!

‘Dişlerimle yolacağım’
Mehmet Kambur’un annesi “O Kenan Paşa’yı bir görsem” diyor, yüzü yol yol olmuş yaşamaktan, başörtüsü kaymış, ‘Onu dişlerimle yolacağım, dişlerimle!” Gözünde bir bakış var... Daha ben diyemem size o bakışı, öyle bir sözcük bilmiyorum.
Ramazan Yukarıgöz’ün annesi tabutun başındaymış gibi anlatıyor:
“’Açın tabutu, çocuğumu göreceğim’ dedim. ‘Mühür var, açamayız’ dediler. ‘Ben bu devletin mührünü tanımam’ dedim, çektim attım mührü. Bir açtım ki tabutu... Saçları yeni taranmış sanki. Kaşları kalem gibi, yüzü...”

Kenan Paşaaa!
Onun sesi titrerken başka bir avukat başlıyor, başka bir idam sahnesine:
“Cellat boynuna ipi geçirmek için uğraşıyordu. ‘Bırak’ dedi, ‘Ben yaparım. Bir yerimi sakatlayacaksın yoksa’. Aldı yağlı urganı, kendi boynuna geçirdi. Sonra... 21 dakika sallandı ipin ucunda. Yanına gittim... Birkaç dakika önce saçını okşadığım çocuğun... Saçlarını okşadım.”
18 yıl önce ölmüş bir çocuk için, bütün çocuklar için, 18 yıl önce teker teker ellerinden alınmış arkadaşları için, kum gibi akıp giden insanlar için, anlatanların sesi titriyor. 15 dakikalık film bitiyor ve ta içimden şunları demek geliyor:
Kenan Paşaaa! Kenan Paşaaa!
Bugün 21 dakikalığına öl. Öl. 21 dakika öl ve geri gel, yeniden ve yeniden öl sonra, yeniden ölmek için yeniden diril. Kaç çocuğu katlettiysen o kadar kere, hepsi için öl sen bugün. Kenan efendiiii! Bugün 12 Eylül; bu memleket seni en derin ve en taze intikam hisleriyle selamlar! Bir gün çıkacağın sanık kürsüsünde salya sümük ağlarken korkudan yerlerde süründüğünü görmek dileğiyle...
Ve bunu ne kadar kalpten söylediğimi anlatamam Kenan Paşa!

12 Eylül 2008 / Milliyet

.........................................................................................................................................................

Bıktık abiler!


Hiçbir zaman tam anlamıyla iktidara gelmemiş, dayak yemekten paçayı hiç kurtaramamış, bilip gördüğü tek şey işkence, katliam, açlık, yakılmak, yıkılmak olmuş Sol, her nasılsa bugün bu ülkede ‘bütün kötülüklerin anası’ ilan edilmiş durumda. Bu, Sol’un yaşadığı belki de en merhametsiz ve en insafsız saldırı. Zira, ‘Anlaşılmamaktan daha kötüsü yanlış anlaşılmaktır’ misali, solcu olduğun için öldürülmekten daha kötüsü solcu olduğun için faşist ilan edilmektir.
Bu öyle bir operasyon, öyle bir yekvücut saldırı ki, kurşunlanmaktan beter. Çünkü zalim bir şüphe düşürüyor insanın içine. Çünkü her şeyden daha çok şunu düşünüyorsun:
“Yanlış mı düşünüyorum?”
Bunu düşünmekten düşünemez hale geliyorsun.
Bugün Sol’un, aydınları ve siyasetçileri de dahil, içinde olduğu büyük sıkıntı budur. Herkes geceleri evinde nerede durduğunu, ertesi gün faşist ilan edilmemek için nerede durması gerektiğini düşünüyor. Yazarlar, ‘Sekter-Didaktik-Otoriter Liberal Çete’ tarafından belirlenen, ‘demokrasi, özgürlük, sol, hukuk standartlarına’ uyup uymayacakları endişesiyle, bir entelektüel sabotaja kurban gitmemeyi dileyerek yaşıyorlar.

Entelektüel sabotaj
Şöyle bir düşünün:
Cumhuriyet gazetesi, gazetenin yazarları, yazar-çizer çevrelerinde ne zaman karikatürleştirilmeye başlandı? Eleştiriler haklıydı ama düşünün, nasıl karikatür haline getirilmeye başlandılar? Sonra kendini Sol ile tarif eden bilim adamları, üniversite hocaları ne zaman İstanbul’da fikir üreten çevrelerce alaya alınmaya başlandı? Başlangıçta hakikaten tuhaf gelmiyordu. Ama işler nasıl Ahmet İnsel’in, Fuat Keyman’ın, Birgün gazetesinin entelektüel sabotaja uğramasına vardırıldı? Nuray Mert nasıl TİT’çi ilan edildi?
Bu memleketin en ciddi kurumu olan Anayasa Mahkemesi, düne kadar hiç kimse olan yazar çizer tayfasının ağzında “Biz onların ne mal olduğunu biliyoruz” diye anılmaya başlandı? Bütün bu süreç nasıl meşrulaştırıldı?
Çember nasıl genişletildi düşünün. Ve düşünün, bu çemberin içinde niye hep kendini öyle ya da böyle Sol ile tarif etmiş insanlar vardı? Benim (her ne demekse) ‘kadrolu Solcu’ olduğumu yazdırmak için çaçaron çocuklar nasıl köşe yazarı kılığına sokulup ortalığa fırlatıldılar? Bu ülkede en çok Sol’un imanını gevretmiş derin devlet nasıl oldu da Solcuların marifetiymiş gibi abrakadabralandı?

Ortadoğu’nun ‘renkli devrimi’
Benim fikrim odur ki, bu akıl tutulması sürecini, bu anlam karmaşasını, aydınların birbirine çarparak karşılıklı yok olmasını, zorunlu ideolojisizleştirilme operasyonunu ilk kez Türkiye yaşamıyor. Başka ülkelerin başka bir biçimde yaşadığı ‘renkli devrim’ sürecini Türkiye’de ılımlı İslam projesi ve bu projenin eski Solculardan devşirip vitrine koyduğu yazar-çizerle oluşturulan fikri atmosferle yaşıyor.
Bugün yaşadığımız süreç, Ortadoğu’nun ‘renkli devrim’ sürecidir. Bizim ise bu atmosfer koşullarında ölmemiz, yok olmamız ve bunu yapmaya öncelikle kendimizden şüphe duyarak başlamamız gerekiyor:
Ben demokrat değil miyim?
Ben özgürlükçü değil miyim?
Sol, fena bir şey mi artık?

İktidara fare, Sol’a aslan
Bugün, bizim trajedimiz tek başımıza düşünmektir. Kolektif aklı kendi ideolojik duruşunun doğal yöntemi olarak kabul etmiş Sol için tek başına düşünmek yok olmanın, yenilginin başlangıcıdır.
Devrim Sevimay’ın, net, doğrudan ve yalın sorularla yazı dizisi olarak başlattığı ‘Sol Tartışıyor’ yazı dizisi bu yüzden önemli. Bu gazetelerde, bu kâğıt yapraklarda biraz da doğruları söyleyenlerin, kafası net olanların ve ezilenlerin yanında duranların sözleri yayımlansın yahu! Eşitlikten bahsetmeden demokrasi nutku atanların; dini sorgulamadan özgürlükten söz edenlerin; iktidarın peşinden fare gibi koşup Sol muhalefete aslan kesilenlerin verdiği derslerden bıktık!

3 Eylül 2008 / Milliyet

11 September 2008

I'm Deranged



Funny how secrets travel
I'd start to believe if I were to bleed
Thin skies, the man chains his hands held high
Cruise me blond
Cruise me babe
A blond belief beyond, beyond, beyond
No return, no return

I'm deranged
Deranged my love
I'm deranged down, down, down
So, cruise me babe, cruise me baby

And the rain sets in
It's the angel-man
I'm deranged

Cruise me, cruise me, cruise me babe

The clutch of life and the fist of love
Over your head
Big deal Salaam
Be real deranged Salaam
Before we reel
I'm deranged

And the rain sets in
It's the angel-man
I'm deranged

Cruise me, cruise me, cruise me babe

And the rain sets in
It's the angel-man
I'm deranged

Cruise me, cruise me, cruise me babe

I'm deranged..


Lost Highway OST / by David Bowie

23 August 2008

Rövanş Arjantin'in




Beijing 2008'de, sonucu merakla beklenen erkekler futbol müsabakalarına nokta koymuş bulunuyoruz..

Yarı finalde Brezilya'yı 3-0 mağlup eden son olimpiyat şampiyonu Arjantin'in, finalde de Nijerya'yı rahat geçmesi bekleniyordu. Ancak tahminler, sadece altın madalyanın sahibi konusunda başarılı olurken, sahadaki mücadelede dominant bir tarafın varlığından söz etmek hayli güç..

İlk yarıda, güzel bir futbol ortaya konduğunu söyleyemem. Aksine, tempo bir hayli düşüktü. Oyunu kendi sahasında kabul eden Nijerya ani çıkışlarla gol ararken, oyun planı, soldan Obinna, sağdan da Okoronkwo'nun taşıdığı topları Odemwingie'yle buluşturmak üzerineydi. Arjantin ise Messi, Agüero ve Riquelme'nin verkaçları dışında, sıkışan oyunu çözecek bir hamlede bulunamadı. Monzon'la Di Maria soldan, Zabaleta da sağdan hücuma destek verirken, Gago ve Mascherano 60 metrede kilitlenen oyunda etkilerini kaybetti ve hazırlık pasları dışında varlık gösteremedi..

Suni bir baskı kuran Arjantin, kaptırdığı topların geri dönüşünde zaman zaman sıkıntı yaşayınca, ilk yarının tehlikeli diyebileceğimiz tek atağı da Nijerya'dan geldi. Devrenin son çeyreğinde gelişen pozisyonda önce Obinna'nın soldan kestiği topa Odemwingie ıska geçti. Ardından, sağ kanada taşınan hücumda Okoronkwo'nun ortasında bu kez Arjantin defansı ıska geçse de uygun durumda beklemediği bir topu önünde bulan Promise, takımını öne geçirme şansını değerlendiremedi..





Turnuvanın yıldızlarından Di Maria, ilk yarıda sahada pek gözükmezken, ikinci yarıda Nijerya'nın hücumda hareketlenmesiyle birlikte boş alanlar bulmaya başladı. 58. dakikada Messi'nin derinlemesine pasında kaleciyle karşı karşı kalan oyuncu, şık bir vuruşla topu kalecinin üzerinden aşırdı ve Arjantin'i 1-0 öne geçirdi. Kalan dakikalarda oyuna sonradan giren Victor Anichebe'yle yarı-gollük pozisyonlar yakalayan Nijerya eşitlik fırsatlarını değerlendiremedi ve altın madalyanın sahibi, Atina 2004'ün ardından üst üste ikinci kez Arjantin oldu..

Arjantin, maç boyunca sürekli yerden ve kısa paslarla oynayarak Nijerya defansının konsantrasyonunu bozmaya çalıştı ve yakaladığı belki de tek fırsatta golü bularak Atlanta 1996'da kaybettiği finalin rövanşını almayı başardı..

Hafta içinde Real Betis'e transfer olan Luciano Monzon, sol kanatta gerek yerinde müdahaleleri, gerekse de etkili bindirmeleriyle dikkat çeken isimlerin başında gelirken, istekli bir oyun sergilemesine rağmen final hareketlerinde Nijerya savunmasına takılan Messi de asistiyle görevini yerine getirdi..

Angel Di Maria'ya gelecek olursak; turnuva öncesi kendisini canlı olarak izleme fırsatım olmamıştı. Ancak, neredeyse her maçta rakibin sağ kanadını koridora çevirmesi bir yana, kritik golleriyle de Arjantin adına turnuvaya damgasını vuran isimlerin başında geldiğini söyleyebilirim. Stili, Andy Van Der Meyde'nin Ajax günlerini hatırlatıyor. Turnuvadaki formunu, bu sene Benfica formasıyla da sürdürmeyi başarırsa, önümüzdeki yıl kendisini daha büyük bir ligde görmemiz kesin gibi..

Bu arada, 80. dakikada oyuna giren CM efsanesi Jose Sosa'yı görünce, gözlerim yaşarmadı desem yalan olur..

Foto: ntvspor.net, sporx.com

22 August 2008

Fotomaç'tan bir ilk daha!



Dünya üzerinde Turkcell Süper Lig'i, Beijing 2008'e tercih eden ve marifetmiş gibi bunu utanmadan manşetten belirten tek yayın organı..

Sağ sütunlarına da lütfedip Elvan Abeylegesse'nin ikinci gümüş madalyasını taşımışlar, zahmet olmuş. Başlık da 'Afferin kız Elvan!'..

Çapınız belli, her biriniz ayrı ayrı vizyonsunuz eyvallah da belli etmeyin bari bu kadar. Hoş, sizi o sayfaların başına oturtanların, para verip çıkardığınız gazeteyi alanların hiç mi suçu yok? Elbette var. Bugün, bu manşete rağmen, sizi alıp okuyan çıkıyorsa eğer, "Vay efendim, olimpiyatta niye rezil olduk, yok efendim, hani bizim spor politikamız?!" diyenin aklından şüphe ederim..

Siyasete peşkeş çekilmiş federasyonlara, başarılarda sporcunun önüne geçme cüretini gösteren mastürbatif yöneticilere, rekabetin rakiple beraber yükselerek değil de rakibi aşağıya çekerek yaşanacağına inanan gözü dönmüş taraftarlara da ancak siz yakışırsınız tabii..

Cehaletinizi, şakşakçılığınızı, ikiyüzlülüğünüzü kanıksamıştım ama bu kadarını da beklemiyordum. Bu kez cidden kendinizi de aştınız., helal olsun..

Not: Manşette, teknik direktörlerin ağzından yapılan açıklamalar da ayrı bir güzelleme. Hangi komik olduğunu zanneden gerizekalı yazdı acaba? Merak ettim bak şimdi..

Allez les bleu!




Beijing 2008'de sona yaklaşılırken, bir muhteşem mücadeleye de hentbolda tanık olduk..

Erkekler yarı final mücadelesinde son olimpiyat şampiyonu Hırvatistan'ın rakibi Fransa'ydı. Hırvatlar, grup mücadelesinde Fransa'ya mağlup olmuştu ancak 'dünyanın en iyisi' olarak gösterilen Ivano Balic'ten yoksundular. Balic, sakatlığını tam olarak atlatamamış olmasına rağmen yarı final maçında sahadaki yerini aldı. Fransa'da ise takımın belki de en önemli oyuncusu Nikola Karabatic'in hafif bir sakatlığı vardı. Ancak, Balic gibi o da takımını yalnız bırakmadı..

Maçın ilk yarısı 12-11 Fransa lehine tamamlandı. İkinci yarının ilk 20 dakikalık bölümü geçildiğinde iki takım da birbirine henüz üstünlük sağlayamamıştı. Fransa, Luc Abalo'yla kenar hücumlarından yararlanamazken, Hırvatlar da Fransız kaleci Thierry Omeyer'i mağlup etmekte bir hayli zorlanıyordu. Ivano Balic'in organize ettiği Hırvat hücumları adeta Omeyer'in ellerinde erirken, Fransızlar Balic'e uyguladıkları bire bir savunmayla yıldız oyuncunun ritmini bozmayı başardılar. Sakatlığı nedeniyle tam kapasiteyle oynayamayan Balic, boğucu savunma karşısında giderek oyundan düşmeye başladı ve maçın sonlarına doğru Fransa oyunun kontrolünü eline almayı başardı..





Karabatic gücünü tam olarak sahaya yansıtabilse, belki maç çok daha önceden kopabilirdi ancak Omeyer'in kurtarışlarıyla ayakta kalmayı başaran Fransa, Daniel Narcisse sorumluluk alana kadar, hücumlarında bir türlü istikrarı yakalayamadı. Narcisse'in devreye girmesiyle skor Fransa lehine gelişmeye başlarken, Michael Guigou'nun sürpriz katkılarıyla ibre tamamen 'maviler'e döndü. Bu bölümde Hırvatların dengesini tamamen bozan Fransızlar, sıkışan hücum setlerini de 'kempa'larla*** açmayı başardı. Özellikle, maçın son bölümünde Fransa'nın skoru 25-22'ye taşıdığı ve bir anlamda mücadeleye nokta koyduğu golde, kornerden gelen topa Narcisse'in 'kempa'sı görülmeye değerdi. Kalan bölümde Hırvatistan adına Goran Sprem'in golü skoru 25-23'e getirdi ve Fransa olimpiyat oyunlarında ilk kez finale yükselme başarısını gösterdi. Katıldığı iki olimpiyattan da ('96-'04) altın madalyayla ayrılan Hırvatlar ise ilk kez bronz madalya için mücadele edecek..

Fransa'da Daniel Narcisse ve Cedric Burdet 6'şar golle en skorer isimler olurken, Hırvatistan'da Goran Sprem ve Zlatko Horvat'ın 5'er golü mağlubiyeti engellemeye yetmedi. Maçın en iyi oyuncusuna gelecek olursak;




Fransız kaleci Thierry Omeyer, toplam 17 kurtarış yaptığı maçta, 7 metre atışlarında da üç kez gole izin vermeyerek, Hırvat hücumlarına karşı kalesinde adeta duvar ördü. Karşı kaledeki meslektaşı Mirko Alilovic'in toplam 5 kurtarışta kaldığını düşünürsek, 2 gol farkıyla biten bir maçta yaptığı, fazladan 12 kurtarışın, takımı için ne kadar önemli olduğunu anlatmama gerek yok sanırım..

Fransa finalde, İspanya'yı yarı finalin diğer ayağında 36-30 mağlup eden İzlanda'yla karşılaşacak. Büyük bir sürprize imza atarak finale kadar yükselen İzlanda'nın, Fransa önünde şansı olduğuna açıkçası inanmıyorum. Sağlıklı bir Karabatic'in de katkısıyla, takım oyununu çok iyi becerebilen ve sert savunmasıyla rakibini yıldırmayı bilen -sakatta da olsa Balic'i bile- Fransa'nın, final maçında İzlanda'yı yenerek altın madalyaya ulaşması çok da zor görünmüyor..

*** Kempa: Hentbolda, defansın arkasına sarkan oyuncuya atılan yüksek pasın, havada yakalanıp golle sonuçlandırılması. İlk kez, 1954 yılında Alman Bernhard Kempa tarafından uygulanmıştır. Basketboldaki 'alley-oop'un bir benzeridir..