04 November 2013

25 February 2013

Sabahattin Ali 106 yaşında.



"Raif efendinin ölümü bana o kadar tesir etmemişti, içimde onu kaybetmiş gibi değil, asıl şimdi bulmuş gibi bir his vardı. Dün akşam bana: "Seninle şöyle bir oturup konuşamadık!" demişti. Ben artık böyle düşünmüyordum. Dün akşam onunla uzun uzun konuşmuştum. O bu dünyadan ayrılırken, benim hayatıma, başka hiçbir insana nasip olmayacak kadar canlı bir şekilde giriyordu. Bundan sonra onu daima yanımda bulacaktım. Şirkette Raif efendinin boş masasına oturdum ve siyah kaplı defterini önüme koyarak bir kere daha okumaya başladım."

Kürk Mantolu Madonna / Sabahattin Ali

18 February 2013

17 February 2013

İçinde yaşadığımız şehirler..





“İçinde yaşadığımız şehirler ölümün okullarıdır, çünkü gayri insanidirler. Bu şehirlerin her biri uğultunun ve leş kokusunun kesiştiği kavşaklar halini almıştır, her biri binalardan oluşan bir kaos olmuştur, bu şehirlerin içine milyonlarcamız yığılarak, yaşama nedenimizi yitirmekteyiz. Biz çaresiz bahtsızlar, kendimizi saçmalık labirentine iyi kötü girmiş hissediyoruz ve buradan ancak ölümüz çıkacak, çünkü bizim yazgımız daima çoğalmakta, tek amacımız da sayısızca ölmekte. İçinde yaşadığımız şehirler, çarkın her dönüşünde birbiri ardına hissettirmeden ilerliyor, birbirleriyle kaynaşma özlemi içinde yanıp tutuşarak; bu yürüyüş mutlak kaosa doğru, uğultu ve leş kokusu içinde. Çarkın her dönüşünde arazi fiyatları artıyor, boş alanı yutan labirentin içinde plasman geliri şehir duvarlarını günden güne yükseltiyor. Paranın para getirmesi ve içinde yaşadığımız şehirlerin ilerlemesi şart olduğundan, her kuşağın evlerinin iki misli yükselmesi ve iki günde bir suların kesilmesi de meşrudur. Mimarların tek özlemi, bize hazırladıkları kaderden kaçıp kırda yaşamaya gitmektir.”

Kaos'un Kutsal Kitabı / Albert Caraco

15 February 2013

Dangerous myth of the role model athlete



























(Aşağıdaki Simon Kuper imzalı yazı, 15 Şubat 2013'te Financial Times'ta yayınlandı. Siteye giriş üyelik gerektirdiği için -kişiye göre değişiyor mu bilmiyorum, benden istedi- kolayca okunması için yazıyı buraya taşıdım.)

______________________________________________________________

The sports-industrial complex should be shrunk before it destroys society

Way back in 2008, the three most admired personalities in sport were probably Tiger Woods, Lance Armstrong and Oscar Pistorius. They were portrayed not just as great athletes but as great men, role models: Woods was the ultimate professional, Armstrong had overcome cancer to rule cycling, and the double amputee Pistorius had become an outstanding sprinter. It later turned out that Woods was a serial adulterer, Armstrong a drugs cheat, and on Thursday in South Africa Pistorius was charged with murdering his girlfriend, Reeva Steenkamp. His family and management have disputed the accusation “in the strongest terms”.

Any sentient person over the age of eight already knew that great athletes are not necessarily role models. That’s not what the scandals have taught us. Rather, we can see now that the sports-industrial complex – the machine of media and advertising that cranks out myths about athletes – has gone into overdrive. As with investment banking it might be time to shrink it before it destroys society.

Like most modern industries, the sports-industrial complex arose in the US. Its operatives understood that if people viewed great athletes merely as ordinary humans with one unusual gift, hardly anyone would bother following sport. So, drawing on a myth that goes back at least to the English novel Tom Brown’s Schooldays (1857), it was proclaimed that sportsmen possessed special moral characteristics. Athletes were determined, they sacrificed, they “took one for the team”.

The sports-industrial complex was already pumping out stories about American athletes who loved their mamas and drank the right soft drink while Europe’s best footballers were still taking the tram to work.

Even 20 years ago, the fantasy of the athlete as role model was sufficiently widespread in the US that the basketball player Charles Barkley could say in a commercial: “I am not a role model. I am not paid to be a role model . . . I am paid to wreak havoc on a basketball court.” In truth, he was merely presenting himself as a different type of role model: a rebellious “bad boy” able to compete with rappers for the lucrative teen market.

From the early 1990s, satellite TV and then the internet promoted sport globally, taking the sports-industrial complex with it. Its role models are now marketed worldwide. In interviews and commercials – spot the difference – Armstrong fought cancer, Pistorius fought for the disabled, and Woods fought for the global consulting and outsourcing firm Accenture.

Male athletes have taken over roles once held by knights, saints and soldiers. They represent the masculine ideal. (Female athletes remain less saleable, unless very pretty.) In today’s vast mythmaking enterprise, the athletes serve only as raw material to be transformed from humans into paragons. All the athletes need to do is parrot the myth. “My example can be an inspiration to those who, like me, have experienced and struggled with a physical problem,” writes Pistorius in his autobiography, Blade Runner . “This can also be true for others who have had to overcome obstacles of a different nature.” He was a role model for all humanity.

The sports-industrial complex lacks imagination. Anyone stuffed into its machine comes out sounding like the offspring of Cinderella and the Soviet workaholic Stakhanov. There is a standard story – hero overcomes adversity (cancer, loss of legs, etc) through willpower – that is also a parable proclaiming the values of capitalism: hard work and discipline lead to wealth.

Sporting myths have become so stereotyped that any sportswriter or advertiser can whip one up in 20 minutes. The US college football player Manti Te’o recently saved everyone the trouble by coming up with his own myth. He said his girlfriend and grandmother had died almost simultaneously, whereupon he had overcome adversity. This story was endlessly retold – until it emerged that Te’o had made it up. He had brilliantly satirised the sports-industrial complex.
The mythmaking only gets louder, yet the ability of athletes to live up to these myths is diminishing. In real life, they are becoming less exemplary. That’s because in many sports it’s now almost a professional obligation to take drugs; because athletes as masculine ideals have boundless opportunities for adultery; and because they have got used to everyone saying yes to them, which means they often struggle with challenging human situations. Moreover, the sports-industrial complex now selects its heroes so young (Woods was identified age two) that they have little unprotected experience of life.

Athletes’ brands are being stretched ever further just as they themselves become narrower people. Yet when the athlete predictably falls, the sports-industrial complex is dismayed. “So many people feel let down by his behaviour,” lamented Time magazine after Woods’s exposure – as if people could cope with war, unemployment and climate change, but go to pieces when a golfer commits adultery.

There are now vacancies for role models to replace Woods, Armstrong, Pistorius, Te’o, and Ryan Giggs, the most admired man in English football’s Premier League until his complicated sex life was revealed. Replacements will be found – and later will fall. Only the sports- industrial complex goes on forever.



11 February 2013

10 February 2013

florence ve 19 mucizesi






















Bugün, hepinizin aslında farkında olduğu ama söylemeye cesaret edemediği bir gerçeğe parmak basacağım. Florence Welch'in tanrı katından inip inmediğini sayısız kez, birçok platformda tartıştık. Kutsal bir görevle ve/veya bir misyonla dünyaya geldiğini savunanlar da oldu, saçmaladığımızı söyleyenler de. Ancak, bugüne kadar bu konuda net bir konsensus sağlanamadı. O yüzden, bugünü bir milat kabul edelim.

No Light, No Light'ın internet üzerindeki tüm canlı kayıtlarını dinlemiş olabilirim. Hatta bu yazıyı yazarken yenisini yüklemediklerini tahmin ederek, ihtimalleri bir kenara bırakıyorum; dinledim. Aşağıda, mevcut kayıtların en iyileri yer alıyor. Yukarıdan aşağıya, kişisel beğeni sırasına göre dizildiler. Fakat bu dört videonun burada bulunma amacı, basit bir liste oluşturmaktan ibaret değil.

Neydi bizi sorulara iten? Florence'in tanrıça, bilemedin bir elçi olduğundan şüpheleniyorduk. “Din kur, yayalım” diyorduk ve bunun gibi birkaç şey daha... Ancak, elimizde argüman yoktu. Bu ruhani varoluşun izleri bir yerlerde olmalıydı ama nerede? Cevabın ilk kısmını, gözlerimle şahit olduğum bir canlı performans esnasında girdiğim ruh halinde bulmuştum. Kalanı da aşağıdaki videolarda saklı. Ve galiba, tatmin edici bir sonuca ulaşmayı başardım.

İlk dikkat çekici detay, hepsinin hazırlık bölümüyle başlaması. Ardından, yine neredeyse hepsinde (Royal Albert Hall'daki hariç, o daha çok ayin kafasında) hazırlık bölümünü takip eden bir tanrıyla göz göze gelme anı var. Genelde bu, ikili arasında eyleme geçip geçmeme yönünde bir pazarlıkmış gibi görünüyor. Zira Florence, bu göz göze gelme anlarını takiben ilk darbeyi indiriyor. Sersemleyen kulları devamında yeni darbeler, yükselişler ve hipnoz aşaması bekliyor. Hipnozun ardından Florence tanrıyla ikinci kez göz göze geliyor. Ama bu seferki diyalog, daha çok son darbeyi vurmanın onayını ya da gelecek bir takdiri bekleme şeklinde gelişiyor. Ve son olarak, bitirici darbeyle herkes ruhunu teslim ediyor.

Aşağıdaki videolarda, timecode'larıyla birlikte bahsettiğim aşamaların hepsini sırasıyla takip edebilirsiniz. Bu kadar tesadüf bana fazla geliyor.

Din kursun, yayalım. O ayrı.


Not: Söylediklerimin hepsi deli saçması, farkındayım.



0:00-0:49: Hazırlık (kıvama getirme)
0:49: İlk darbe (sersemletici)
2:01: Semazen
2:27: Meleklerin arasından geçiş
2:51: Hipnoz (korumasız bırakıyor)
3:04: Yıkıcı darbe
3:11: Ayin
3:35: Yukarıyla göz teması: “Nasıl, iyi mi?” (takdir bekliyor)
3:49: Son darbe (teslimiyet)


0:00-2:10: Hazırlık (kıvama getirme)
2:11: Yukarıya ilk bakış: “Başlayayım mı?” (onay istiyor)
2:22: Kreşendo (başlıyoruz)
2:36: İlk darbe (sersemletici)
3:34: Hipnoz (korumasız bırakıyor)
3:47: Kendinden geçiş
4:11: Yukarıya son bakış: “Nasıl iyi mi?” (takdir bekliyor)
4:18: Son darbe (teslimiyet)
4:44: "Hepiniz artık benimsiniz."


0:00-0:47: Hazırlık (kıvama getirme)
0:47: Tanrı enstrümanından yardım
0:54-3:23: Hipnoz
3:53: Ayin (sözlü)
4:24: Hak yolunu işaret


0:00-41: Hazırlık (kıvama getirme)
0:41: İlk darbe (sersemletici)
1:29: Tanrıyla ilk göz teması: “Başlayayım mı?” (onay bekliyor)
1:39: Kreşendo (başlıyoruz)
2:35: Hipnoz (korumasız bırakıyor)
2:49: İkinci darbe (yine sersemletici)
2:59: Tanrıyla ikinci göz teması: “Biraz daha vurayım mı?” (onay bekliyor)
3:14: Tanrıyla üçüncü göz teması: “Tamam, bitiriyorum.”
3:19: Son darbe (teslimiyet)





07 February 2013

Son Mektup



































'Son Mektup: Bir Aşk Hikayesi', Avusturya asıllı bir Yahudi olan Fransız gazeteci/yazar André Gorz'un eşi Dorine'e yazdığı veda mektubu niteliğinde. Jean-Paul Sartre'ın yakın çevresindeki isimlerden biri olan Gorz, bir türlü hakkıyla kağıda dökemediğini düşündüğü sevgisini, ölüme yaklaştıkları dönemde kaleme almış. Aşağıda da kitaptan bazı pasajlar yer alıyor.


*** Yakında seksen iki yaşında olacaksın. Boyun altı santim kısaldı, olsa olsa kırk beş kilosun ve hâlâ güzel, çekici, arzu uyandırıcısın. Elli sekiz yıldır birlikte yaşıyoruz ve ben seni her zamankinden çok seviyorum.

*** O sıralarda mı, önce mi, yoksa sonra mıydı? Her hâlükarda yaz mevsimindeydik, binanın avlusunda kırlangıçların havada yaptıkları akrobasiyi hayranlıkla seyrediyorduk ve sen şöyle demiştin: “Bunca az sorumluluk için ne büyük özgürlük!” Öğle yemeğinde bana, “Üç gündür benimle tek kelime konuşmadığının farkında mısın?” dedin. Merak ediyorum, tek başına yaşıyor olsaydın, kendini benimle olduğundan daha mı az yalnız hissederdin acaba?

*** La Vieillissement'in sonunda şu öz-teşvik yer alıyor: “İnsan sona gelmiş olduğunu kabul etmeli: başka hiçbir yerde değil burada olduğunu, başka bir şeyi değil bunu yaptığını, onu da asla ya da daima değil şimdi yapmakta olduğunu (...) sadece bu yaşama sahip olduğunu kabul etmeli.”

*** Kendimle işbirliğinden -kendime dalkavukluk yapmaktan- kaçınmak için, yazarken üçüncü şahıs kullanmaya karar vermiştim. Üçüncü şahıs beni kendimden belli bir mesafede tutuyor, kendi var olma ve hareket etme biçimimin neredeyse klinik bir portresini tarafsız, şifreli bir dilde oluşturmama izin veriyordu.

*** Kitap haline gelen hiçbir metnimi asla tekrar okumadım. “Kitabım” ifadesinden nefret ederim (...) Kitap artık “benim düşüncem” değildir; çünkü başkalarına ait bir dünyanın nesnesi haline gelmiş ve benden çıkmıştır.

*** Şunun farkındayım ki; “her şey söylenmiş olduğunda, her şey hâlâ söylenmek için kalır, her şey hâlâ söylenmek için kalacaktır daima” -başka bir deyişle, söylenmemiş olanı önemli kılan sözdür-, bu yüzden, yazmış olduğum şey, daha sonra yazabilecek olduklarımdan çok daha az ilgilendiriyordu beni.

*** Senden aşkla sevdiğim tek kadın ve birlikteliğimizden ise ikimizin de hayatındaki en önemli karar olarak söz etmek istiyorum. Ama hiç kuşku yok ki; bu hikâye beni çekmiyor (...) İlk defa tutkulu bir biçimde âşık olmak, karşılığında da sevilmek, bu, açıkça fazla bayağı, fazla basit, fazla sıradandı: Evrensele dahil olmamı sağlayacak nitelikte bir konu değildi. Engellenmiş, imkansız bir aşk ise tersine, soylu edebiyatın yaratıcısıdır. Ben başarının ve kabul görmenin güzelliğinde değil, başarısızlığın ve yıkılışın güzelliğinde rahat ediyorum.

*** (Yazdığı kitaplardaki karakterlerden birini anlatıyor) Şurası doğru ki; hayatında özel olarak birine yer yoktu (...) çünkü kendisi özel bir insan değildi ve ona özel bir insanmış gibi bağlanılması onun için önemli olmazdı.

*** Arabamızın olması, bireysel taşımacılığı, insanlara ortak yazgıdan kurtulma fırsatı sunduğunu iddia ederek onları birbirlerine karşı kışkırtan iğrenç bir siyasi seçim olarak görmekten alıkoymadı bizi.

*** Sen bana tüm hayatını ve olduğu gibi kendini verdin; kalan zamanımız boyunca, ben de sana kendimi tümüyle verebilmek isterdim.

*** Seksen iki yaşına yeni girdin. Hâlâ güzel, çekici, arzu uyandırıcısın. Elli sekiz yıldır birlikte yaşıyoruz ve ben seni her zamankinden çok seviyorum. Son zamanlarda sana bir kez daha âşık oldum ve sadece benimkine değen bedeninin sıcaklığıyla dolan, kahredici bir boşluk taşıyorum göğsümün ortasında yeniden. Geceleri bazen, boş bir yolda ve ıssız bir manzarada bir cenaze arabasının ardından yürüyen bir adamın karaltısını görüyorum. O adam benim. Cenaze arabasının taşıdığı ise sen. Senin yakılma törenine katılmak istemiyorum; elime, içinde küllerinin bulunduğu bir kavanoz vermelerini istemiyorum. “Die Welt ist leer, ich will nicht leben mehr”i (Dünya boş, ben daha fazla yaşamayacağım) Kathleen Ferrier'in sesini duyuyor ve uyanıyorum. Nefesine kulak veriyor, hafifçe seni okşuyorum. İkimizin de dileği, diğerinin ölümünden sonra yaşamak zorunda kalmamaktı. Birbirimize sık sık söylediğimiz gibi; olmaz ya, eğer ikinci bir hayatımız olsaydı, o hayatı da birlikte geçirmek isterdik. / 21 Mart-6 Haziran 2006

(André Gorz, 22 Eylül 2007 tarihinde, eşi Dorine Gorz ile birlikte, Fransa'nın Vosnon bölgesindeki evinde intihar ederek yaşamına son verdi.)


Not: Kathleen Ferrier'in sesinden “Die Welt ist leer, ich will nicht leben mehr” dizesinin de yer aldığı bölümü dinlemek için, aşağıdaki videoda 16:40'a gidin.




05 February 2013

şarkı kusursuz, sözler de..




you just have to be sure
you're doing the right thing
I mean it's easy to forget
she was just sitting there in the pub
with her new friends and her new hair
and it's been five years, but you'd
know her just to look at her

having said that I wasn't even sure it was her at first
I was ready to walk away
I was on my way to the bog
and she caught my eye, smiled
so I went over, but we really didn't have much to say
so I just went back to my table
and sat and got pissed
and I had to ask my friends to stop staring at her
but by the end of the night, the beers kicked in
and we bumped into each other at the door
and we ended up going for a walk
and we had a long chat about our new friends
our new homes
and our new birds

she said she'd been going out with him
now for about two and a half years
but they don't really live together so he'd never find out
and you think about when you were wee
and you used to chase her about school
and the first time you asked her out, she said no
but one night you got dressed up
and you went to a wedding, but it was shit
so you just went back to the pub and she saw you
and she told you she'd changed her mind
and you went for a walk for a wee while
and you remember how she used to swing her arms
when you held hands and you're on the way home
you can't remember how she kissed
but now you've got the perfect opportunity to find out
and jog your memory, but there's this other kiss
and it took months of practice
and months of embarrassment
but finally you've got this kiss right
and hopefully she's at home
and she's wondering where you are
she's... (mumbled)

you can see her breath in the air between your faces
and she just asks you straight out
if you want to come back to her flat and stay awhile
and you think about it for a minute
but then you make up your mind
and you get in your separate taxis
and you go your opposite way
and you lie in bed
and there's a slight regret
and you wonder what you missed
but before you fall asleep, you think about the kiss
that you worked so hard on
and you'll know you've done the right thing.

31 December 2012

Yılın 20 Şeyi




























Bir yılı temize çektim, özeti budur.

____________________________

Yılın En Güzel Anı (07:12)


Yılın Şarkısı


Yılın Albümü


Yılın Sürprizi


Yılın Konseri


Yılın Videosu


Yılın Basketi


Yılın Golü


Yılın Kitabı






































Yılın Ekürisi






































Yılın Hediyesi






































Yılın Dövmesi











Yılın Çocuğu


Yılın Kadını: Irina Shayk (*Özel sebeplerden)





























Yılın Erkeği


Yılın Özenilen Hayatı


Yılın Sinir Bozan Komik Videosu


Yılın Sorusu

What fucking Ian guy?!” High Fidelity / Nick Hornby


Yılın Yılbaşı Özeti

Davete geç mi kaldınız? Her zaman geç kalanlar bulunur. Hindi dolması daha bitmemiştir. Bu gece insanların hindi yemesi gerekir. Bulamayanlar üzülür. Yılbaşı hindisi… Ooooo! Eğlenmek de zorunludur bu gece. Sinemalar, tiyatrolar, barlar doludur. Evlerde toplantılar vardır. Küçük bir toplantı demişti avukat. Göz kırpmıştı. ‘Neydi o yılbaşı donattığımız masa. Şu Mehmet bey ne şakacı adam. Kırdı geçirdi bizi… Ama karısı… Sorma kardeş.’ Küçük kumarlarınız vardır. On kuruşluk tombalalar. Şimdi kim bilir kaç evde, kim bilir kaç kadının ‘Aman ayol, bu ne kötü şans böyle,’ sözüne karşılık kim bilir kaç erkek ‘Üzülmeyin; kumarda kaybeden aşkta kazanır,’ diyordur. Kim bilir kaç erkek de acele edip bu sözü ondan önce söyleyemediler diye onu kıskanıyordur. Biliyorum sizi. Küçük sürtünmelerle yetinirsiniz. Büyüklerinden korkarsınız. Akşamları elinizde paketlerle dönersiniz. Sizi bekleyenler vardır. Rahatsınız. Hem ne kolay rahatlıyorsunuz. İçinizde boşluklar yok...” Aylak Adam / Yusuf Atılgan

Yılın Özeti

(...) Bu yüzden özlemlerim yok. Yalnız bir kavrama bu. Bütünselliğin kavranması. Bitirilmişliğin. Bir yolculuğun sonu. Başlangıcı olmayan yatay bir yolculuğun sonu. Kendi yuvarlağım çevresinde dönen bir yolculuğun. Şimdi okunmuş kitapları yeniden okuyorum. Şimdi bildik müzikleri yeniden dinliyorum. Yenmiş yemekleri yeniden yiyorum. Sevip yitirdiklerimi yeniden seviyorum. Şimdi uykusuzluğumu yeniden uyuyorum. Şimdi açlığımda yeniden acıkıyorum. Şimdi gittiğim kentlere yeniden gidiyorum. Şimdi havada uçuyor, raylarda, su yüzeylerinde, yaşama ve ölüme karşı duyduğum aynı umursamazlıkla dolaşıyorum.” Kalanlar / Tezer Özlü



30 December 2012

Pink Floyd - Merry Christmas Song

The First Live Performance of Nirvana’s 'Smells Like Teen Spirit' (1991)

büyük pislik dönmüş.

dalga.




“Sen diyorsun ki; ‘Şu ilerideki elli beşinci dalgaya yüzelim birlikte. Bak o dalga ne kadar güzel!, ben de ‘Hangisi?’ diye soruyorum. Daha sorumu bitirmeden yer değiştirmiş oluyor senin işaret ettiğin dalga. Bak artık söylediğin yerde değil. Elli beşinci değil de otuz beşinci olmuş şimdi. Giderek yaklaşıyor. Yani; zaten o bu tarafa geliyor. Gelirken de elbet bir şeyler getiriyor yanında. Şimdi önünde iki seçenek var. Ya atlayacaksın denize, dalgaları filan unutup, sen de bir katre olacaksın onun içinde. Ya da kıyıda durup, bekleyeceksin. Dalgaların kıyıya vurup, parçalanmasını seyreyleyeceksin. O zaman da onlar birer katre olacak gözlerinin önünde. İki türlü yaşanır hayat eğer bir şeye benzeyecekse; ya kendini yok edeceksin hayatın içinde, ya da hayatı yok edeceksin kendinde...”

Bit Palas / Elif Şafak

*hiçbir yere gider.


2+2

1+1

saucer eyes

my tears are becoming a sea

pulp - after you

anti pioneer

sound bottle